Türkiye futbol sevmenin, konuşmanın, takım tutmanın ve futbolla ilgili konularda rasyonel ve bilgiye dayalı düşünceyi fanatiklikle, hamasetle ve şovenizmle ezmenin erkeklik kimliğinin temel bileşenlerinden biri olarak görüldüğü bir ülke. Daha da ötesinde toksik erkeklik, sorunlu milliyetçiliğin travmalarıyla birleşir ve tadından yenmez bir hal alır. Böyle bir ortamda futbolu sevmemek ve bunu açık açık söylemek, en yumuşak tabirle “entellik” veya “yumuşaklık” olarak görülme riskini de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla bunu ifade edebilmek Türkiye’de ciddi ve cesur bir iş. Bu yazıya bu riski alarak bir itirafla başlıyorum: Yaşamım boyunca futbolu hiç sevmedim.

Dünya Kupası | Fotoğraf: CNN

Profesyonel spor dallarını ve etkinliklerini yakından takip ettiğim dönemlerde başta atletizm, yüzme, basketbol ve voleybol olmak üzere olimpik spor dallarını daha fazla sevdim ve izledim. Tenis, eskrim gibi bireysel dalları; Türkiye’de bilinmeyen veya popüler olmayan polo ve squash gibi sporları elimden geldiğince araştırdım, izlemeye çalıştım. Öte yandan futbolu sevmesem de ona karşı derin bir ilgi duydum. Bir spor dalı olmasının çok ötesinde, politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel bağlamı akademik ve entelektüel düzeyde hep ilgimi çekti. Sanatla kurduğu sınırlı da olsa bağı anlamaya çalıştım. Nitekim bu platformda futbol filmleri üzerine yazdığım yazı bu ilginin göstergelerinden biridir.

Bugün baktığımda, futbola karşı ilgimin zamanla gelişen, özellikle akademik çalışmalarım sırasında yoğunlaşan, akademik ve entelektüel boyutunun öncesinde, özellikle çocukluk yıllarında ortaya çıkmasının asıl nedeninin Freudyen bir mevzu olduğunu düşünüyorum. Hatta artık kesinlikle eminim: Ben futbola asıl olarak, gençliğinde yarı-profesyonel futbolculuk yapmış, asıl mesleği inşaat mühendisliği olan ve işi ile ailesi dışında kalan tüm yaşamını ve zamanını futbola adamış babamla iletişim kurabilmek ve ikimiz için ortak bir alan yaratabilmek amacıyla ilgi göstermişim; dünya kupası da bu ortak alanın ve iletişimin hayata geçtiği platform olmuş. 

Türk Futbol Ligi beni çok ilgilendirmiyordu; babamla ilkokul yıllarımda gittiğim birkaç Samsunspor maçı dışında, asıl olarak babamla futbol aracılığıyla bol bol vakit geçirdiğim etkinlikler Avrupa Kupaları ve özellikle de Dünya Kupası’ydı.

Dünya Kupası’nı diğer futbol turnuvalarından ayıran çok önemli farklar vardır. Sporun en büyük ve kapsamlı etkinliği olan olimpiyatlarda futbol, FİFA’nın dünya kupası üzerinden futbol üzerindeki politik ve finansal hâkimiyetini korumak için önemsiz bir hale getirilmiştir. Takımlar, ana milli takımdan birkaç oyuncuyla desteklenmiş genç kadrolarla katılırlar olimpiyatlara. Takım sporları söz konusu olduğunda olimpiyatların kralı basketboldur; sonra voleybol, hentbol ve hatta su topu futbolun üzerinde yer alır. Avrupa Futbol Şampiyonaları için yıllar öncesinde bir spor yazarı, Brezilya ve Arjantin olmadığı için “mini dünya kupası” terimini kullanmıştı. Adını hatırlamadığım bu spor yazarı maalesef dünya kupasını çok yanlış anlamış. Dünya kupalarını asıl çekici kılan, tam da futbolun büyük takımları dışında kalan, futbolla yatıp kalkan bir meraklının bile seyretme şansı neredeyse olmayan takımları seyretme şansı sunmasıdır. Dünya kupaları, futbolda ve genel olarak spor alanında çok dikkat çekmeyen, dünyanın farklı bölgelerinden gelen ülkelerin takımlarını seyretmenin getirdiği jeopolitik ve jeokültürel bir zevk sunuyor. Bir Ekvador-Curaçao veya Demokratik Kongo Cumhuriyeti-Özbekistan maçını başka hangi platformda seyredebilirsiniz? Bu takımların maçlarını seyrederken, Kongo’daki ebola salgınının veya Ekvador’daki uyuşturucu çetelerinin yol açtığı şiddet sarmalının, futbolun parlak formaları tarafından kısa süreliğine de olsa nasıl unutulduğunu görürsünüz. Özellikle eleme turlarına geçildiğinde, İngilizce tabirle “underdog” (yani favori olmayan) takımların futbolun büyük isimlerine yaptığı sürprizler, son dakika golleri ve penaltı atışları, izleyicisine bir opera sahnesinin en yüksek perdeden yükselen dramasını yaşatır. Her turnuva kendi librettosunu yazar: Grup aşaması sahnenin kuruluşudur, eleme turları gerilimin yükseldiği perdedir ve bazen bir oyuncu, bir Baggio, bir Iniesta, sahneye çıkıp kendi aryasını söyler.

Dünya Kupası | Fotoğraf: Sky Sport

Benim şahsi dünya kupası maceram 1982 İspanya ile başlar. Sadece dünya kupası ve futbol değil, spora dair ilk anılarım da bu turnuvaya aittir. Annemin bugün bile nasıl bulup satın aldığını anlamadığım, sorsam muhtemelen kendisinin de hatırlayamayacağı, dünya kupası tişörtümün bunda bir etkisi var mı, açıkçası ben de bilmiyorum ama beyaz üstüne İspanya bayrağının kırmızı-sarı-siyah yatay çizgileri ve sol göğsünde yazan “España 1982” ile pek çok kişinin iltifatını aldığımı hala hatırlarım. İtalya sevgim, tüm turnuvalarda İtalya’yı tutmaya başlamam ve hatta gök mavisinin, İtalyanların tabiriyle azzurro, ki İtalyanlar milli takımlarını Gli Azzurri olarak tanımlarlar; bu, İtalyan Kraliyet Ailesi Savoylar’a özel bir mavi olduğundan Savoy Mavisi olarak da bilinir, en sevdiğim renk haline gelmesi de o turnuva sayesindedir.

Bir sonraki dünya kupası, 1986, anılarımda ayrı bir yere sahiptir. O sene ilkokulu bitirmiş ve Anadolu Lisesi/Kolej sınavlarına girmiştim. Net hatırlamıyorum ama sanırım grup maçları bitmek üzereyken çok iyi bir dereceyle sınavı kazandığımı öğrenmiş olmak, o turnuvayı benim için çok özel bir yere konumlandırır. Bir de tabii Maradona nefretim o turnuvada başlamıştı. Tuttuğum takım olan İngiltere’ye elle attığı gol (ki bunu bazıları, aralarında İtalyan sinemasının yaşayan en büyük ismi Paolo Sorrentino’nun da bulunduğu kişiler, “Tanrı’nın eli” olarak adlandırır ve hatta Sorrentino çocukluğuna ve memleketi Napoli’ye adadığı filme bu adı vermiştir) bence Tanrısal değil basbayağı sahtekâr, ahlaki açıdan sorunlu bir adamın yaptığı hileden başka bir şey değildir.

Maradona | Fotoğraf: Wikipedia

1990 Dünya Kupası, ikinci memleketim İtalya’da yapılıyordu ve ben, pek çok İtalyan gibi, bir İtalya zaferinden emindim. Ama ortaya yine Maradona ve onunla çirkeflikte yarışan arkadaşları çıktı; İtalyan politik, toplumsal ve ekonomik travmalarının su yüzüne çıktığı, Kuzey-Güney ayrımının futbol ve bir futbolcu üzerinden İtalyanların damarlarına nasıl sindiğini gösteren bir yarı final sonucunda İtalya finale çıkamadı. Neyse ki finalde, birleşme öncesindeki Almanya kupayı aldı ve Maradona’yı ağlarken görmenin zevkini yaşattı bana.

Futbol açısından hiç de zevkli olmayan 1994’ün benim için iki anlamı oldu. Birincisi: Başından sonuna babamla beraber takip ettiğim son dünya kupasıydı, o turnuvadan sonra bir daha hiçbir dünya kupasını babamla seyretme şansı bulamadım. İngiltere’den dönmüş, yaz sonunda yüksek öğrenimime devam etmek üzere İstanbul’a taşınıyordum; aramızdaki o ortak alan, fark etmeden, sessizce kapanmıştı. İkincisi, Azzurri’lerin final çıkışı ve Roberto Baggio’nun turnuvanın başından itibaren sürdürdüğü efsanevi yürüyüşünü o son penaltıyla dramatik biçimde sonlandırması. Akla Madama Butterfly’dan veya Pagliacci’den bir aryayı getiren ve Baggio’yu yaşamı sorgulatacak farklı bir ruh haline sürükleyen o penaltı, dünya kupası tarihinin en unutulmaz aryalarından biriydi.

1998 yazı, mezuniyet telaşının ve yüksek lisans başvurularının stresine denk gelen yoğun bir depresyon yüzünden, o yıla dair unutmak istediğim bazı hatıralara şahit olmuştu. Dünya kupası ve futbol, içine düştüğüm bu içsel boşlukta umurumda olmadı. Tüm dünya kupaları içinde neredeyse hiç ilgilenmediğim; finalini seyretmek için oturduğumda da Zidane’in arka arkaya attığı iki gol sonrasında uykuya dalıp son dakika golüyle uyandığım bir turnuvaydı Fransa 98.

2002, muhtemelen en unutulmaz dünya kupası sıralamasında benim için ilk üçte yer alır. Türkiye’nin yarı finale çıkması ve turnuvayı üçüncü bitirmesi, elbette dünya kupası anılarımın en büyüklerinden biri, belki de birincisidir. Yarı final maçını başından sonuna ayakta seyretmiştim. Yahya Kemal Beyatlı, Türk şiirinin en müthiş örneklerinden biri olan “Erenköy’de Bahar”da der ya: “Aylarca hayâl içinde kaldık; / Zannımca Erenköyü’nde artık / Görmez felek öyle bir bahârı.” Ben de bir daha o turnuvadaki gibi bir heyecanı ve kenetlenmiş bir milleti göreceğimi düşünmüyorum.

2006 yazı, 98 yazının aksine, yaşamımın her anlamda en mutlu ve neşeli dönemlerinden birine denk gelmişti ve elbette bu neşeyi o dünya kupasındaki Azzurri zaferi taçlandırdı. Yine Beyatlı’ya dönersem: Mevsimler iyi, kâinat iyiydi ve zaman bir hülya gibi hoş geçiyordu.

2010 Güney Afrika… 82 İspanya ve 2002 Kore/Japonya ile birlikte anılarımda yer etmiş en unutulmaz dünya kupası. Bütün o vuvuzela gürültüsünü bastıran bir coşkuyla, Hollanda’da, Hollanda takımının finale yürüyüşüne canlı şahit olmak benim için unutulmaz bir deneyim olmuştu. Hollanda Dışişleri Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı’nın ortaklaşa kurduğu bir programa kabul edilmiştim ve o yazı program kapsamında Hollanda’da geçirecektim. Bir anda kendimi Hollandalıların (Türk medyasındaki tabirle “portakalların”) dünya kupası coşkusu içinde buldum. Hollanda grup maçlarında Danimarka, Japonya ve Kamerun’u yenerek tüm maçlarını kazanınca bu coşku daha da arttı. Hollanda o dönem futbol tarihinin en iyi jenerasyonlarından birine sahipti; grup maçlarından sonra ikinci turda Slovakya’yı geçip çeyrek finalde Brezilya karşısına çıkıldığında nefesler tutuldu. Brezilya’ya karşı 1-0 geriye düşmesine rağmen Wesley Sneijder’in iki golüyle Hollanda 2-1’lik bir geri dönüş yaşayınca, şampiyonluk havası iyice yerleşti. Yarı finalde de Uruguay’ı 3-2 yenince Hollanda finaldeydi. Final öncesi, EVD Programı kapsamında bizimle ilgilenen ekip, turnuva için özel hazırlanmış Hollanda Milli Takımı formalarını hediye etmişti. Final penaltı atışlarına kalacak derken, 116. dakikada Andrés Iniesta’nın attığı golle İspanya 1-0 kazandı ve ilk kez dünya şampiyonu oldu. Turnuvanın son aryası, beklenmedik bir anda yükseldi. Hollanda da üçüncü kez bir finalden eli boş döndü. 2010’dan sonra, hep bir sempati duyduğum Hollanda, İtalya’dan sonra tuttuğum ikinci takım haline geldi.

2014 Dünya Kupası, yarı finallere kadar bende iz bırakmayan bir turnuva oldu; neredeyse hiçbir maçını seyretmemiştim. Bir şekilde içime doğdu: Brezilya-Almanya yarı finalini seyredeyim dedim. Ne kadar doğru bir karar verdiğimi, Almanya’nın ilk yarım saatte 5-0 öne geçtiği ve kendi seyircisi önünde Brezilya’yı 7-1 yendiği anda anladım. Opera sahnesinde bu kadar erken ve bu kadar acımasız biten bir aryaya nadiren tanık olunur. Muhtemelen dünya kupaları tarihinin en ilginç ve etkileyici maçıydı. Hollanda’nın, Arjantin’e yarı finalde penaltılarla kaybetmiş olmasına üzüldüm. Hollanda’nın Brezilya’yı 3-0 yenerek üçüncülüğü, Almanya’nın da Arjantin’i 1-0 yenerek dördüncü şampiyonluğunu aldığı maçları, bir iş için bulunduğum Selanik’te, Aristoteles Meydanı’ndaki bir otel odasında seyrettim.

2018, final dahil hiçbir maçını seyretmediğim, bende hiçbir anısı kalmayan bir dünya kupası oldu ama bu kez tesadüf değildi. O turnuvada sahada ne İtalya vardı ne de Türkiye. İtalya, 1958’den beri ilk kez elemelerde kalmıştı. Benim için yıllardır rengi, takımı, kimliği olan azzurro sahada yoktu. Tutacak bir takımım olmayınca, ekrana bakmak için de bir neden kalmamıştı sanki.

2022 Katar Dünya Kupası’nın benim için tek özelliği, Dubai’de yaşamaya yeni başladığımız bir döneme, komşu bir ülkede gerçekleşmiş olmasıydı. Bu kez de İtalya yoktu kadroda, Türkiye de yoktu ama bu sefer boşluğu dolduran başka bir şey vardı: Oğlum Kerem. İtiraf edeyim, kendisi ısrar etmeseydi final maçını da seyretmeyecektim. Nitekim tarihin en büyük finallerinden birine sahne oldu; daha da önemlisi, benim için babamla geçirdiğim en zevkli ve mutlu anlara sahne olan dünya kupası, bu kez oğlumla birlikte sonradan hatırlayacağımız yeni bir anıya dönüştü. Sahadaki yokluk neyse, benim hayatımdaki devir teslim de oydu: Bir kuşaktan ötekine geçen, formasız ve renksiz de olsa, aynı ortak alan arayışı. Kerem bir yıl daha futbola ilgi duydu; sonra ilgisi yavaş yavaş yalnızca formalarla sınırlı kaldı ve sonunda futbolu yaşamından tamamen çıkardı. Artık ilgi alanları basketbol, rugby ve jiu-jitsu.

2026 Dünya Kupası, futbolun asla yalnızca futbol olmadığının; ulusal ve uluslararası politikanın tam göbeğinde yer aldığının mükemmel bir örneği. Daha turnuva başlamadan İran’ın katılımıyla ilgili tartışmalar, ABD’ye giden takımlara ve taraftarlara yapılan muamele ve FİFA’nın tavrı beni soğutmaya yetmişti ama bir kez daha babamın anısına, kendimce futbolla ilişkilendirdiğim jeopolitik ve jeokültürel merakıma yenildim ve Almanya-Curaçao maçıyla turnuvaya giriş yaptım.

Ben bu yazı üzerine çalışırken eleme turlarına geçilmiş, futbol operası sahnesinde drama kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı: Paraguay Almanya’yı, Fas Hollanda’yı penaltı atışlarıyla eledi. Brezilya ve Kanada, 90+6’da attıkları son saniye golleriyle bir üst tura çıkmayı başardılar. Çok takım, çok maç, çok drama… Perde daha yeni açılıyor, bu operanın son aryasının kim tarafından, ne zaman söyleneceğini henüz kimse bilmiyor.

Kapak Fotoğrafı: These Football Times