Cannes Film Festivali her yıl sinemayı ve dünyayı yeniden düşünmemize vesile oluyor. Bu yılın en dikkat çekici yapımlarından biri de Ari Aster’in Eddington filmi. Western türünü kara komediyle buluşturan film, Pedro Pascal, Emma Stone ve Joaquin Phoenix gibi güçlü isimleri bir araya getiriyor. Ama Eddington’u yalnızca bir tür denemesi olarak görmek haksızlık olur; film, içinde yaşadığımız çağın sancılarını da yansıtıyor.

eddington
Eddington Film Afişi | Fotoğraf: Wikipedia

COVID-19’un Ardından Gelen Sessizlik

Pandemi dönemini hatırlayınca ilk aklıma gelen şey maskeler oluyor. Nefes almak bile zorlaşırdı bazen; gözlüklerimiz buğulanır, caddede yürürken bir yudum temiz hava için maskeyi hafifçe aralardık. O küçücük bez parçası, hepimizin hayatında koca bir ağırlığa dönüşmüştü.

Zorunlu sosyal izolasyon da bambaşka bir deneyimdi. Sevdiklerimizi görememek, yüzyüze iletişim kurmak, bayramları ekrandan kutlamak, birinin omzuna dokunmayı özlemek… İnsan yakınlığının ne kadar kıymetli olduğunu o günlerde öğrendik.

Eddington | Fotoğraf: The Playlist

Bir de virüse inanmayanlar maskesiz gezenler hepsinin bir aldatmacadan ibaret olduğunu düşünenler vardı. Onlara karşı bakışlar sertleşir, sosyal medyada linçler peş peşe gelirdi. Twitter ve Instagram, pandemi boyunca adeta bir mahkeme salonuna dönüşmüştü; herkesin “doğru” bildiği vardı ve yanlış yapan anında cezalandırılırdı. Önümüze düşen haberler, istatistikler, uyarılar derken kafamızın içi hep gürültüyle doluydu.

Eddington’daki kasaba halkını izlerken ben tam olarak o günleri hatırladım. Birbirine yabancılaşmış, birbirinden şüpheyle bakan, ama yine de aynı sessizlikte sıkışıp kalmış insanlar… Ari Aster’in kasabası aslında pandeminin ruh halinin bir yansıması gibi: Herkes aynı yerde, ama kimse yan yana değil.

Eddington | Fotoğraf: Fanbolt

George Floyd’un Gölgesi

2020’de George Floyd’un ölümü ve ardından yükselen Black Lives Matter hareketi, yalnızca Amerika’yı değil tüm dünyayı sarstı. Eddington’da ise Western’in en temel öğesi olan “güç ve iktidar çatışması” bu yeni toplumsal belleği hatırlatıyor. Kasabada kimin sözünün geçtiği, kimin ezildiği, kimin adalet arayışının görmezden gelindiği… Bunların hepsi bize Floyd’un ardından yükselen eşitlik ve adalet talebini anımsatıyor. Western türünün tarihsel olarak “güçlü olanın hakkı” üzerine kurulmuş olması, bugün bambaşka bir eleştiriyle yeniden okunuyor.

Aster’in Cesareti ve Zamanın Ruhu

Ari Aster, daha önce korku türünde insanın karanlık yanlarını sergilemişti. Şimdi ise Western aracılığıyla toplumsal travmaları işaret ediyor. COVID-19 sonrası kırılganlık, Floyd sonrası eşitlik arayışı ve günümüzün kara mizahla harmanlanmış kaotik ruhu, Eddington’un atmosferine sızıyor. Bu yüzden film, yalnızca türler arası bir oyun değil; aynı zamanda yaşadığımız dönemin karikatürize bir aynası.

Eddington | Fotoğraf: Letterboxd

Eddington, izleyiciye yalnızca “western mi bu şimdi?” sorusu sordurmuyor. Aynı zamanda “COVID-19 sonrası biz kimiz?”, “George Floyd’dan sonra adalet anlayışımız neye evrildi?” gibi sorulara da alan açıyor. Sinemanın en güçlü yanı tam da burada yatıyor: Ekrandaki bir kasaba, bizim dünyamızın izdüşümüne dönüşebiliyor. Ve o aynada gördüğümüz şey bazen güldürüyor, bazen ürkütüyor, ama her zaman düşündürüyor.

Kapak Fotoğrafı: The Hollywood Reporter

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Night Always Comes: Karanlık Bir Şehir Masalı