İlk yorumu siz yazın!
Night Always Comes: Karanlık Bir Şehir Masalı
Netflix’in yeni yapımı Night Always Comes, sizleri Portland sokaklarında geçen tek bir geceye davet ediyor. Ben ne yapayım Portland sokaklarında dediğinizi duyar gibiyim, yine de çok önyargılı olmayın. Yönetmen koltuğunda daha önce The Crown, Sherlock ve Andor gibi yapımlardan tanıdığımız Benjamin Caron var. Senaryosu Sarah Conradt’a ait film, Willy Vlautin’in aynı adlı romanından uyarlanıyor. Başrolde ise Lynette karakterine hayat veren Vanessa Kirby’yi izliyoruz. Jennifer Jason Leigh, Stephen James ve Julia Fox gibi isimler de kadroda yer alıyor ama tüm yükü Vanessa hanım sırtlamış durumda. Hikaye, Lynette’in hem kendisinin hem de kardeşinin geleceği için verdiği zamana karşı yarışı anlatıyor.

Lynette, gündüzleri ekmek fabrikasında, akşamları ise barlarda çalışarak hayatını idame ettiren biri. Bir yandan da engelli kardeşine iyi bir gelecek sunma çabasıyla, evlerini satın alıp güvence altına almak istiyor. Ancak bu hayal, annesinin aldığı akıl almaz derecede bencil bir karar yüzünden bozuluyor. Evin ön ödemesi için biriktirilen para, bir araba uğruna harcanıyor ve Lynette’in önünde sadece bir gece kalıyor: 25 bin doları bulamazsa evsiz kalacaklar. Buradan itibaren film, bizi yüksek tansiyonlu bir maratona sürüklüyor.
Caron’un kamerası, hikayeyi büyük planlardan çok dar ve sıkışık kadrajlarla aktarıyor. Seyirci, Lynette’in nefes alamadığı anlarda aynı klostrofobiyi yaşasın isteniyor ancak bazı sahnelerde bu yaklaşım etkili olurken, bazı bölümlerde aksine monotonluk yaratabiliyor. Ben yönetmenin filme katkısının minimum düzeyde olduğunu düşünüyorum. Film, ritmini sürekli yüksek tutmak isterken kimi zaman gereksiz tekrarların içine düşüyor ve onu bu döngüden çıkarabilecek kişi de normal şartlarda yönetmenin ta kendisi olmalı…

Vanessa Kirby, performansıyla filmi sırtlayan isim. Lynette’in hem güçlü hem de kırılgan yanlarını aynı anda hissettiriyor. Tek eleştirim kendisini bazen açıklanması güç bir donukluk kaplıyor oluşu. Öte yandan annesiyle yüzleştiği sahnelerde gözlerindeki öfke ve hayal kırıklığı, kelimelerden çok daha etkili. Yine de yazının başında da belirttiğin gibi yan karakterlerde aynı derinliği bulmak zor. Onların çoğu, Lynette’in yolculuğuna engel olmak için konmuş bazı engebeler gibi duruyor. Bu da filmin karakter çeşitliliğini biraz zayıflatıyor.
Portland’ın arka sokakları, terk edilmişliğiyle beraber zenginliği ve kasvetli ortamlarıyla filme güçlü bir arka plan yaratıyor. Fakat yönetmen bu şehir resmini gerektiği kadar derinleştiremiyor. Daha çok dekor gibi duruyor yani. Oysa böylesi bir hikayede, mekanın atmosferi en az karakter kadar belirleyici olabilirdi. Bu fırsatın tam anlamıyla kullanılmadığını görmek biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Mesela yine tek gecede geçen ve çok sevdiğim bir film olan Victoria (2015), Berlin’in tam anlamıyla bir karaktere dönüştürüyordu. Bu türde örnek alınası bir iş.

Lynette’e dönersek, yaşadığı travmaların ipuçları, gece boyunca aldığı risklerin nedenlerini daha anlaşılır kılıyor. Bu açıdan film, toplumsal eşitsizliklerin bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini de suratımıza suratımıza çarpıyor. Yüksek kira fiyatları, ekonomik çıkmazlar ve aile içi sorumluluklar, Lynette’in yolculuğunda her an omzunda adeta. Sonuçta Night Always Comes, türün en parlak örneklerinin seviyesine ulaşamasa da kendini izletiyor. Bir gecelik hikayesini, karanlık bir şehir masalı tadında sunuyor.
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Night Always Comes
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Hot Milk

Eralp Alper







Aile Tadında
Konuyu oldukça yüzeysel işlemişler, bu nedenle izlerken pek keyif aldığımı söyleyemem.