29 Kasım günü Eskişehir Odunpazarı Modern Müze, kapılarını yeni bir sergiye açtı. Müze ekibinin kendi tanımıyla Ferahfeza, insanları bir araya getiren, anıları besleyen ve kültürel bağları güçlendiren sofra kavramı etrafında şekillenen bir seçki sunuyor. Sergideki her eser, evrensel yaşam coşkusunu görsel bir dille aktarırken geçmişin izlerini bugünün umutlarıyla harmanlıyor. Ferahfeza, yalnızca “ferahlık veren, gönül genişleten” anlamıyla sınırlı kalmayıp neşenin, kutlamanın, birlikte sevinip hüzünlenebilmenin, komşuluk ilişkilerinin, hoş sohbetin ve bir sofranın altında paylaşılan dilsiz ortak duyguların kapısını aralıyor. Ziyaretçilerine, aynı masa etrafında toplanmanın yarattığı o ortak yolculuğa davet ediyor. Ben de sergiyi gezerken sofranın, yeme-içme kültürünün ve eğlencenin çevresinde kümelenmiş eserlerin izini sürerek izlenimlerini anlatmaya çalıştım. Gerçeklik algımızı yerinden oynatan, sanatsal estetiğin gündelik olanla karıştığı ve ayrıca sofranın sadece “iyi bir anı” olmadığını hatırlatan birkaç eseri sizlerle paylaşmak istedim.

sss-5
Ferahfeza Sergisi Tanıtım Kapağı | Fotoğraf: OMM.ART

16 Eylül 2026’ya kadar devam eden sergi OMM’nin yapısına göre şekillenmiş olup katlı bir şekilde dizayn edilmiş. 3. kat ile geziye başladığımızda Ara Güler’in eski meyhane ve gazinolarda çekmiş olduğu fotoğraflar bizleri karşılıyor. Claudia Comte’un üç boyutlu eserlerinin yanı sıra Eren Göktürk gibi genç sanatçıların eserlerine rastlamak da mümkün. Göktürk’ün 2024 tarihli Fani adlı çalışması ise ​benim favorilerimden oldu. İlk bakıldığında basit bir kompozisyon çalışması gibi duran bu eser detaylandırmaları ile kendini öne çıkartıyor. İki çöp konteynerı üzerinden anlatılan insanlık ve insanların hikâyesi izleyicinin kurgusuna bırakılmış. Benim kurgumda ise eğlenceli bir akşamın, zevklerin, aşıkların izlerinin ve tüketimin kalıntılarının tek bir yerde toplanması şeklinde oldu. Çöplük kendi metasının dışında insanın izlerini de taşıyan ve sanatçının dokunuşu ile hem yiyeceklerin hem de duyguların tüketimini bir anlatıya gözler önüne seriyor. 

copluk
Fani  2024 Eren Göktürk | Fotoğraf: www.erengokturk.com

İkinci katta, çeşitli sanatçıların yanı sıra Fikret Mualla’nın natürmort ve suluboya çalışmalarının dikkat çekici bir biçimde ziyaretçileri karşıladığı bir seçki yer alıyor. Ancak Mustafa Boğa’nın serbest nakış tekniğiyle ürettiği Portakal Ağacı adlı eser, sanat ile gerçeklik arasındaki çizgiyi adeta bulanıklaştırarak öne çıkıyor. Öyle ki diğer işlere bakarken bile gözünüz yeniden ve yeniden bu esere dönüyor.

İlk bakışta bir portakal ağacının sade bir tasviri gibi görünse de detaylarına yaklaştıkça bundan çok daha fazlasını sunduğu açıkça hissediliyor. Üzerinde kalan küçük iplik parçaları eserin bir parçası hâline gelmiş; doğru ve olması gereken görüntü sanki tam da buymuş gibi bir etki yaratıyor. Renk paletindeki pastel tonlar ise esere hafiflik ve sıcaklık katıyor. Bu dokunuşlar sayesinde zihinde beliren görüntü, gerçek bir ağacın ötesine geçerek daha estetik, hatta “gerçeğinden daha güzel” denebilecek bir izlenim bırakıyor.

whatsapp-image-2025-12-12-at-16-18-05-2
Portakal Ağacı 2022 Mustafa Boğa | Fotoğraf: Bedirhan Ayten

Yine ikinci katta yer alan Hakan Gürsoytrak’ın Şehzadebaşı tablosu ise bir tür gastrodiplomasi temsili olarak görülebilir. Yemek ve sofra kavramlarının yalnızca birer anı malzemesi olmadığını; aynı zamanda bir iletişim biçimi, güç gösterisi ve buluşma alanı olarak işlev gördüğünü bu eserde açıkça okumak mümkün.

Tabloda, ciddi bir duruşla sofraya oturmuş tam takımlı insanlar görülüyor. Ancak eseri asıl ilginç kılan, yemek masasının üzerine yer yer yerleştirilmiş olan sosyopolitik katmanlar ve yapılar. Bu dokunuşlar, izleyiciyi figürlerin ötesinde yemek, insan ve mekân ilişkisi üzerine düşünmeye yönlendiriyor.

Gürsoytrak, yemek masasını yalnızca bir buluşma noktası olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve politik süreçlerin sessiz tanığı olarak resmediyor. Böylece sofra, hem gündelik hayatın bir parçası hem de eleştirel bir okumanın kapısını aralayan bir sahneye dönüşüyor.

whatsapp-image-2025-12-12-at-16-18-05-1
Şehzadebaşı 2010 Hakan Gürsoytrak | Fotoğraf: Bedirhan Ayten 

Zemin katın en dikkat çekici işlerinden biri, McIntosh’un Napoli’de gündelik hayatın içinden yakaladığı sahnelerden birini konu alan eseri. Bu çalışmada deniz, güneş ve makarna üçlemesi öne çıkıyor. Tuzlu deniz kokusunun hemen yanı başında bir tepsi makarna ve insanlar… Neredeyse herkes için tanıdık sayılabilecek bir hikâye. Napoli’de makarna, Türkiye’de helva ya da mısır; ürün değişse de tüketim pratiğinin tekil ve evrensel bir norm hâline gelişi bu karede yalın bir dille aktarılıyor. İçten, sıcak ve izleyeni masaya davet eden bir atmosferi var.

McIntosh’un bir diğer eseri olan Tutto Passa, 2023 ise samimi bir ifadeyle “bu da gelir, bu da geçer” mottosunu yansıtıyor. İki çalışma tek tek ele alındığında farklı anlatımlar sunsa da bu sergi bağlamında yan yana getirilmiş olmaları beni her ikisini birlikte düşünmeye yöneltti. Bu bakışla, iki eser arasındaki ilişki daha da belirginleşiyor: Bir öğle yemeğinin anlık zevki ile zevklerin geçiciliğini hatırlatan motto yan yana durduğunda, haz ile geçicilik arasındaki bağ güçleniyor. Böylece izleyiciye zevkin de, anın da gelip geçici olduğu; ama tam da bu nedenle değer kazandığı hissi aktarılıyor.

fotoram-io-1-2
Öğle Yemeği Yiyen İnsanlar 2022, Tutto Passa 2023 | Eser: Robbie McIntosh

Son olarak beni en çok etkileyen çalışmalardan biri, Hans Op de Beeck’in video formatında sunduğu Kutlama adlı eser oldu. Hiçliğin ortasında, Arizona çölünde kurulan mükellef bir sofra… Gümüş takımlar, şamdanlar, aşçılar, garsonlar ve bekleyen bir adam. Çölün ıssızlığı ile bu ihtişamlı düzen arasındaki zıtlık hem absürt hem de çarpıcı bir anlatım yaratıyor. Büyük hindiler, çeşit çeşit pastalar, şaraplar ve daha niceleri masayı dolduruyor; her şey olması gerektiği gibi, kusursuz bir düzen içinde.

Ancak benim en çok dikkatimi çeken detay şamdan oldu. Bir ziyafet masasından eksik düşünülemeyecek bu obje, gündüz vakti rüzgârlı bir çölün ortasında işlevsizliğiyle gözüme battı. Derken, aslında masadaki herkesin bu şamdandan pek de farklı olmadığı düşüncesine vardım. Aşçılar, garsonlar, servis tepsilerini tutan insanlar… Hepsi orada duruyor; yorgunlukla hafifçe sallanıyor, ama hiçbir şey yapmıyorlar. Varlar, fakat işlevsizler. Eserin video formatında olması da bu durumu daha akıcı, daha ikna edici bir biçimde hissettiriyor.

Bu çalışmada dikkat çeken bir diğer unsur ise, masada oturan misafir dışında herkesin izleyiciye bakıyor oluşu. Oturan adam birini ya da birilerini bekliyor olabilir; umudu var mı, yok mu bilemiyoruz ama bizi görmediği kesin. Bizim görebildiğimiz ise şu: En mükellef, en absürd sofralarda bile insanın insana, sohbete ve paylaşıma duyduğu ihtiyaç değişmiyor.

youtube play youtube play

Bu eseri sona bırakmamın nedeni de tam olarak bu. Genel sergiyi ve sofra temasını özetleyen, hatta derinleştiren bir çalışma niteliğinde. Kim nereden bakarsa baksın, sofra ve mutfak kültürü insan olmadan anlam kazanamıyor; insandan bağımsız bir bağlamda var olamıyor.

Kapak Fotoğrafı: Bedirhan Ayten

İlginizi çekebilir: Artsy Magger’dan OMM Shop