Kanadalı yönetmen Philippe Lesage’ın Genèse / Genesis filmi, ilk gençliğin karanlık acılarını çocukluğun saf duygularıyla duygusal ve zarif bir biçimde birleştiriyor.

genesis filmi

38. İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma jürisinde yer alan Philippe Lesage’ın yeni filmi Genèse / Genesis de eşzamanlı olarak festival programındaydı. Önceki yıllarda yine festivalde Les démons / The Demons filmini izlediğimiz Quebecli Lesage, yeni filminde aynı filmin içinde birbirine yoğun duygularla bağlı olsa da birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan iki ayrı hikâye anlatıyor: İlk ve uzun bölüm, lise çağındaki iki kardeşin, Charlotte (Noée Abita) ve Guillaume’un (Théodore Pellerin) aşk, cinsellik, dostluk ve hayata dair deneyimlerinden oluşuyor; yer yer romantikliğiyle yürek ısıtıyor, yer yer karanlığı ve sertliğiyle yumrukluyor, yer yer tarif ettiği evrensel duygularla nostaljik bir ‘karında uçuşan kelebekler’ anı yaşatıyor. İkinci ve kısa bölüm ise bir yaz kampına, ilk aşkı tadan iki küçük çocuğun dünyasına sürüklüyor.

genesis filmi

Film boyunca yalnızca iki kez yan yana gördüğümüz iki kardeş, farklı dünyalarında benzer acılar yaşıyorlar. Charlotte, erkek arkadaşının açık ilişki teklifinin ardından cinselliğe ve ilişkilere olan bakışını değiştiriyor, özgürleşiyor ama aynı zamanda acıyla ve kötülükle (hatta şiddetle), hayal kırıklıkları ve kalp kırıklıklarıyla tanışıyor. Charlotte tanıdık sulardan yeni deneyimlere savrulurken ne istediğini, ne aradığını, yaptıklarını ya da seçimlerini kendi iradesine mi borçlu, erkek arkadaşıyla girdiği bir rekabete mi yoksa karşılaştığı insanların beklentilerine mi, anlamakta güçlük çekiyor. Charlotte karakteriyle, cinsel ve duygusal özgürlüğünün bilincinde ama hayatla yeni yeni tanışan, yeni yeni yaralanan bir genç kadın portresi çiziyor yönetmen. Guillaume’un ise favori yazarının Salinger olması tesadüfî değil; dışarıdan girişken, haşarı, dobra ve özgüvenli duran Guillaume, içinde yaşadığı fırtınalarla barışmakta – örneğin en yakın arkadaşına karşı hissettiği duyguları kendisine itiraf etmekte – zorlanan, çekingen, hassas ve kırılgan bir genç erkek. Lesage ve Pellerin, Guillaume’u yaratırken Holden Caufield’ın tasviri ve temsili zor karakterinin ortaya çıkarabileceği hatalı bir ukalalıktan kaçınmış ki bunun özellikle büyüme hikâyeleri izlemekten ve Salinger okumaktan zevk alanları tatmin edeceğini söyleyebilirim.

genesis filmi

Film ikinci yarısının ortalarında, ters köşeye yatıran bir paralel hikâyeye doğru yelken açıyor. Charlotte ve Guillaume, onların acıları ve deneyimlerinin üzerine temiz bir sayfa… Bir yaz kampında, iki çocuğun saf duyguları, ilk aşkın masumiyeti çıkıyor karşımıza. Yönetmen Lesage, İstanbul Film Festivali gösterimindeki soru-cevap bölümünde bu bölüm hakkında “Radikal bir son olduğunu biliyorum fakat istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Bu bölümü filmin sonundaki bir şiir gibi, bir müziğin sonu gibi, baştaki karakterlerin bir fantezisi gibi düşünebilirsiniz; bunu izleyiciye bırakıyorum.” diyor. Küçük Félix’in hikâyesi, gerçekten geçmişe yazılmış bir şiir gibi. Bundan yıllar önce hissettiklerimizin, ilk aşkı tadışımızın bize ne kadar zor, farklı, yabancı, acı-tatlı geldiğini anımsatıyor. Filmin önceki karakterlerinin yaşadıklarının yanında çok hafif, çok ihmal edilebilir gözüken bu zorlukların o dönemde ne büyük kalp ve karın ağrılarına yol açtığını hatırlatıp gülümsetiyor bu hikâye.

Philippe Lesage’ın filminin en iyi yanıysa müzik kullanımı; tekrar eden şarkılar, hem karakterlerin duygularıyla özdeşleşen bir uyarıcı etkisi yaratıyor hem de kendilerine filmin anlatısı içinde uzun ve geniş bir yer bularak zihne kazınan, filmin önemli birer parçası haline geliyorlar, biraz da video klip estetiğiyle film ve duygular arasına ufak ayraçlar gibi yerleşiyorlar. Filmin iki bölümü arasında bir köprü işlevi gören de yine müzik oluyor; iki bölümün aynı coşkulu şarkıyla başlaması hayatlarımızın sanki biri olmadan diğeri var olamayacak iki döneminin birbirine muhtaç olduğunu hatırlatıyor.

genesis filmi

Genèse / Genesis nesnel olarak iyi, herkese, her duyguya hitap edecek bir film olmayabilir ama Xavier Dolan filmlerinde hissettiğim o kalp sızısını, boğaz düğümünü, müziğin her yükselişinde akan gözyaşlarımı hatırlattı bana. Çok kişisel yaralara parmak basan, yıllar sonra çekmecede karşına çıkan bir aşk mektubu gibi…

IMDb Puanı: 7.0/10

Emre Eminoğlu

Sinema, Kültür ve Sanat Yazarı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN