13-23 Şubat tarihleri arasında devam eden 13. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ndeki film maratonuma başlamış bulunuyorum. !f Günlükleri de böylece, festivalin ilk üç gününden notlarımla başlıyor.

Cutie and the Boxer (1)Spot: Cutie and the Boxer

(Genç Kız ve Boksör, ABD, Zachary Heinzerling)

Neden Seçtim? En İyi Belgesel dalında Oscar adayları arasında yer alan “Cutie and the Boxer”, aynı zamanda her ikisi de sanatçı olan ve yıllardır New York’ta yaşayan bir çifti konu alıyor.

Cutie and the Boxer (5)

Filmin Olayı: 40 yılı aşkın evliliklerinde birçok problemle karşılaşan, fakat halen birbirine aşık ve birlikte olan Ushio Shinohara ve Noriko Shinohara çifti, New York’ta yaşayan iki sanatçı… Film boyunca 80 yaşındaki Ushio ve 58 yaşındaki Noriko’nun eserlerini, bu eserlere yansıyan ortak yaşamlarını izliyor, aşkın tüm zıtlıklara rağmen iki insanı bir araya getiren ve ikisini bir arada değiştirip geliştiren bir güç olduğunu anlıyorsunuz. Aynı zamanda Chelsea’nin ve Chelsea galerilerinin fon oluşturduğu bir New York’ta gezebiliyor, sanat eserlerinin yapım ve alım-satım sürecine dair bilgiler edinebiliyorsunuz.

Cutie and the Boxer (2)

Filmin Notu: (7/10) İki sanatçının ve uzun yıllardır süren aşklarının hikayesini başarılı bir kurguyla anlattığı hikayesinin yanında, canlı renkleri ve iyi seçilmiş müzikleri ile görsel ve işitsel olarak da tatmin edici bir film “Cutie and the Boxer”. Henüz diğer adayları izlememiş olsam da En İyi Belgesel kategorisinde yer almayı kesinlikle hak ediyor. Yalnızca sanatı ya da bir sanatçının hayatını belgeleyen bir belgesel olmakla sınırlamıyor çünkü kendini. Aşk hakkında, iki insanın birbirini nasıl değiştirdiği ve bu değişikliklerin nasıl kendilerini ve sanatlarını etkilediğini gösteriyor.

!f Notları:

Gün #1, Film #1: Shirley: Visions of Reality (Shirley: Gerçekliğin Kehanetleri, Avusturya, Gustav Deutsch)

Shirley-Visions of Reality  (1)

Festivalin birbirinden ilginç gözüken sanat begeselleriyle dolu “Sanat Hayat İçindir” bölümünü incelediğimde, en sevdiğim ressamlar arasında saydığım Edward Hopper’ın eserlerinden ilham alan bir film görmek beni heyecanlandırmıştı. Ne var ki, “Shirley: Visions of Reality”, okuduklarımdan sandığımın aksine bir belgesel değildi; üstelik !f için gerçekten kötü bir başlangıç yapmama neden olan sorunlu bir kurmaca filmdi. Sorunlarının temeli Avusturyalı bir yönetmenin Amerikalı bir ressamın tablolarındaki Amerikalı bir kadını anlatmaya çalışması mıydı emin değilim. Fakat ressamın 13 tablosunda gözüken Shirley’nin episodik ve kurmaca hikayesi gerçekten soğuk, mesafeli ve sıkıcı… Ressam hakkında hiçbir şey öğrenmeyişimiz bir yana, bazen hayallerine bazen hayal kırıklıklarına bazense tiyatro aşkına tanık olduğumuz bu kadının yaşadığı anlar arasında bir bütünlük kurmak çok zor. Aynı zamanda filmin senaristliğini, kurguculuğunu ve prodüksiyon tasarımcılığını üstlenmiş yönetmenin başarılı olduğu tek alan prodüksiyon tasarımı. Film başlar başlamaz Edward Hopper’ın tablolarının içinde hissetmenizi sağlayan dekorlar, renkler ve objeler dışında filmi izlemenizi gerektirecek hiçbir sebep yok bana kalırsa.

Gün #1, Film #2: Concussion (Sarsıntı, ABD, Stacie Passon)

Concussion (2)

!f’i takip etmeye başladığım 2006 yılından beri festivalin en sevdiğim bölümlerindendir Gökkuşağı. Adındaki renklilik yalnızca LGBT karakterlerle ilgili filmlere yer verişinden değil, 4-5 filmlik bölümde her zevke, her renge hitap eden bir film bulunmasından kaynaklanıyor bence. Bu yıl programıma eklediğim iki Gökkuşağı filminden ilki olan “Concussion”, hikayenin belli bir cinsel yönelime bağlı kalmaksızın okunabilir olmasından dolayı ortalamının üzerinde bir filmdi. Lezbiyen, evli ve çocuklu bir çiftten Abby’nin hissettiği cinsel boşluğu ve açlığı karısı ile dolduramaması sonucunda fahişelerle birlikte olmaya, hatta hemen sonrasında düzenli olarak bizzat fahişelik yapmaya başlamasının ardındaki duygu ve sebepleri izliyor; bir insanın bedeniyle neler yapabileceği ve bunun ahlaki boyutu üzerine derinlemesine düşünme imkanı buluyoruz. Filmin başrolündeki Robin Weigert çok iyi oyuncu. Filmde beni rahatsız eden ve eksikliğini hissettiğim tek nokta ise şu: “Concussion”, adını Abby’nin filmin hemen başında başına aldığı darbeden alıyor. Sembolik olarak Abby’nin bu darbenin ardından değişimini görmemiz bekleniyor. Diğer yandan bu darbenin filmin hemen ilk sahnesi oluşu, Abby’nin karısı Kate ya da çocukları ile olan ilişkileri konusunda hiçbir ipucuna sahip olmamamıza neden oluyor. Yine de Stacie Passon’un ilk filmi “Concussion”, yılın benzer temalı François Ozon filmi “Jeune et jolie” ile kıyaslanacak denli başarılı.

Gün #2, Film #3: El vals de los inútiles (İşe Yaramazların Valsi, Şili & Arjantin, Edison Cajas)

The Waltz of Useless Mass  (3)

Şili ve Arjantin ortak yapımı bu belgeselimsi yapım, 2011 yılında Şili’de yaşanmış bir halk hareketini gözler önüne seriyor. Devletin özel okullara verdiği desteğe ve paralı eğitimden yana oluşuna karşı çıkan öğrenciler ve halkın karşılaştığı orantısız polis şiddeti, ve yaptıkları yaratıcı eylemler ile  kamusal alan işgalleri anlatılıyor filmde. Ülkemizde yaşanmakta olan toplumsal değişikliklerle olan paralellikleri fark ettiğimizde, filmin evrensel bir boyutu olduğunu görüyorsunuz. Kamera çoğunlukla bir lise öğrencisini, geri kalan zamanlarda ise Pinochet diktatörlüğüne karşı hareketlerde rol almış orta yaşlı bir tenis öğretmenini takip ediyor. Filmin amatör bakış açısı ve gerçekçi tekniği kendinizi Şili’deki toplumsal hareketin bir parçası hissetmeniz için çabalasa da; hikayesizliği ve birbiri ardına kaydedilmiş görüntüleri, beni kendine çekemedi.

Gün #3, Film #4: Cutie and the Boxer (Genç Kız ve Boksör, ABD, Zachary Heinzerling)

!f 2014’te tam anlamıyla beklentilerimi karşılayan ilk film, festivalin üçüncü günündeki “Cutie and the Boxer” oldu. Nedenlerini ‘Spot’ bölümünde sıraladım.

Gün #3, Film #5: Swim Little Fish Swim (Yüz Küçük Balık Yüz, ABD & Fransa, Ruben Amar & Lola Bessis)

Swim Little Fish Swim  (4)

New York’un sanat ortamında kendilerini göstermeye çalışırken aileleri ve sanatları arasında kalan bir kadın ve bir adamın kesişen hayatlarını anlatıyor “Swim Little Fish Swim”. Bu iki sanatçıdan biri olan 19 yaşındaki video sanatçısı Fransız Lilas’ı canlandıran Lola Bessis, aynı zamanda filmin iki yönetmeninden biri. Filmin indie, hipster gibi kavramlarla tanımlanabilecek havası, sonuna kadar yüzünüzde bir gülümsemeyle izlemenizi sağlıyor. Diğer yandan şarkılarıyla, karakterlerinin birbirleriyle ilişkileriyle ve sanatçı tiplemeleriyle farklı, alternatif olabilen filmin senaryosundaki sıradanlıklar ve klişe sınırlarını zorlayan finali tüm bunlarla ters düşüyor.

!f 2014 Günlükleri #2′yi buradan okuyabilirsiniz.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?