İki Dünya Bir Dilek: Masal İle Gerçek Arasında Bir Hikaye
Koşturmacalı, yoğun, bazen monoton ve insanı kendine bile yabancılaştıran hayatımızın arasına bir dilek hakkı sıkıştırılıyor ve o dileğin yarattığı hikaye iki karakteri de içine alıyor. Hande Erçel ve Metin Akdülger’in başrollerini paylaştığı İki Dünya Bir Dilek filmi, hayatın karmaşasında kaybolmuş yetişkinler ile içindeki mucizeyi hiç susturmayan çocuk ruhları aynı masanın etrafında topluyor.
Yılın sonuna doğru yaklaşırken dijital platformlarda ve sinemada belirmeye başlayan o sıcak Noel temalı filmler kendini göstermeye başlar. İki Dünya Bir Dilek filminin sinematografisi, duygusal ritmi, nostaljik kış akşamlarını andıran sahneleri ve uzun zamandır özlediğimiz karlı İstanbul görüntülerini izlemek gerçekten çok keyifliydi.
Battaniye altında keyifle izlenebilecek, yormayan, kafa dağıtmalık ve içimizi ısıtan bir film olmuş. Senaryosunu Hande Erçel kaleme almış. Oyunculuğu sık sık eleştiri konusu olsa da bu projede kendisini belirgin şekilde geliştirdiği görülüyor; hatta rolüne oldukça yakışmış. Metin Akdülger’e ise diyecek pek bir söz yok. Her zamanki gibi samimi ve doğal bir performans sergilemiş. İkili arasındaki kimya da ekrana fazlasıyla yansımış bence.
Filmin başında Bilge’nin (Hande Erçel) masalı anlatmasıyla birlikte kitabın sayfa sayfa canlanması ve illüstrasyonların görüntüsü hikayeye enfes bir derinlik katmış. Yazıyı okurken filmin Amazon Prime tarafından yayınlanan ilk 10 dakikası size eşlik etsin;
İyi bir çocuk olursanız ve filmi gerçekliği bir kenara bırakıp izlerseniz hikayenin peri masalına dönüşmeden büyünün kenarında nasıl gezindiğini görebilirsiniz.
Filmde avukat Bilge ve arkeolog Can’ın birbirleriyle telepati yoluyla iletişim kurması, fiziksel olarak hiç temas etmeden aşk yaşamaları ilgi çekici bir anlatı sunuyor. Sadece zihinlerin ve duyguların kesiştiği anlarla bağ kurulabilir mi sizce?
Bazılarınız mutlaka yaşamıştır; durup dururken bir sızı girer kalbinize, çok sevdiğiniz birine bir şey olduğunu hissedersiniz ya hani… Ve sonra gerçekten de içinizdeki o tuhaf his doğru çıkar… Ya da değer verdiğiniz biri hastanededir, sizi duyamadığını düşünürsünüz; yine de onunla konuşursunuz. Sonra bir anda, sizi dinlediğine dair küçük bir tepki verir ve o an şaşkınlıkla karışık bir umut dolar içinize. Filmi izlerken kendimi sık sık şu düşüncenin içinde buldum: Kaybettiğimiz sevdiklerimiz de belki bizimle böyle telepatiyle konuşmaya çalıştı da biz duyamadık mı acaba?
İki Dünyanın Kesiştiği Yer: Hayal ile Gerçek Arasında
“tele:” uzak + “patheia:” hissetmek= Uzaktan hissetmek
Filmdeki bu sahne çok tatlıydı. Eski Yunancadaki “uzak” anlamına gelen tele (τηλε) sözcüğü ile “etkilenme, tesir almış olma, hissetme” anlamlarına gelen patheia (πάθεια) sözcüğünün birleştirilmesiyle elde edilmiş. Mesela; televizyon, telefon… Aynı Bilge karakteri gibi bir aydınlanma yaşadım o sahnede.
Film boyunca içten içe mutlu bir son bekledim ama öyle olmadı. Komada olan Can’ın kalbinin Bilge’ye nakledilmesi ise hem klişeydi hem de “Aşk Tesadüfleri Sever” tadı verdi. Çok fazla mantık aramadan izlediğinizde içinizi sıcacık yapacak ve hayatla ilgili biraz düşündürecek bu filme bir şans vermenizi öneririm.
Sevgili okur; yetişkin olduk diye dilek dilemeyi bırakmak zorunda değiliz, dimi ama?
Kapak Fotoğrafı: Prime Video
İlginizi çekebilir: Eda Akça’dan Yan Yana Hakkında: Soyut Dışavurumcu Bir Yazı

Dilay Muran 









Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!