Soyut dışavurumculuk, 1940’ların sonlarında ortaya çıkan; duyguyu, içsel devinimi ve sanatçının bilinçaltını ön plana çıkaran bir modern sanat akımı. Resim, artık yalnızca bir yüzey değil; sanatçının iç enerjisinin taştığı bir eylem alanı hâline gelir. Kontrolün yerini özgürlük, biçimin yerini hareket alır. Ferruh’un Refik’in hayatına girişi de tam olarak böyle: kapalı, hareketsiz ve sıkışmış bir dünyanın ortasına birdenbire giren bir özgürlük ve eylem hali. Ölü bir yüzeye yeniden hayat veren o beklenmedik hareket gibi…

Yan Yana | Fotoğraf: IMDb

Editör notu: Yazının devamı spoiler içermektedir.

Mert Baykal’ın yönettiği Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana, senaryosunu Aziz Kedi, Feyyaz Yiğit ve Mert Baykal’ın birlikte kaleme aldığı, Türkiye’nin ilk yerli IMAX filmi olma özelliğini taşıyan bir yapım. 2011 tarihli Fransız filmi Intouchables’ın yerli bir uyarlaması olarak karşımıza çıkan filmde Haluk Bilginer, felç geçirdikten sonra hayatla bağını yeniden kurmaya çalışan Refik’i; Feyyaz Yiğit ise bu kapanmış dünyaya ansızın giren, kaba saba samimiyetiyle düzeni altüst eden Ferruh’u canlandırıyor. Hatice Aslan, Bige Önal ve Şevval Sam gibi isimlerin de eşlik ettiği film, vizyona girdiği ilk haftada yarım milyon izleyiciyi aşarak yılın en güçlü açılışlarından birini yaptı. Dram ile mizahı aynı kadrajda buluşturan bu hikâye, iki zıt karakterin sürtünmesinden doğan sıcaklıkla, dostluğun evrensel diline yerli bir yorum getiriyor.

Yan Yana, dünyanın neresinden bakarsanız bakın anlaşılacak bir hikâye anlatıyor: dürüstlüğün, samimiyetin ve gerçek bir temasın insanı nasıl dönüştürebildiğini. Çünkü filmde dostluk, iki insanın yan yana gelmesinden ibaret değil; iki ayrı dünyanın birbirine yavaş yavaş temas etmesi, aynı acıya gülmeyi öğrenmesi, birinin ötekini hayata doğru hafifçe itmesiyle şekillenen bir bağ. Ferruh’un sıcak ve hareketli varlığı, Refik’in içine çökmüş durağanlığına çarpıp yeni bir hareket, yeni bir ritim yaratıyor. Film tam da bu sürtünmenin ortaya çıkardığı ışığı izliyor: İnsanın ancak başka bir insanın yalınlığıyla karşılaştığında kendine yeniden görünür olabileceğini hatırlatan bir ışık.

“Ben bana birinin dürüst davranmasının nasıl olduğunu unutmuşum.”

Yan Yana | Fotoğraf: IMDb

Ferruh’un, orijinalindekiyle karşılaştırıldığında çok daha romanesk ve özgün bir karakter olarak resmedilmesi, filmde en çok hoşuma giden ve onun sıcaklığını en iyi hissettiren detaylarından. Uyarlama dediğimiz şey tam olarak böyle olmalı; kaynağı tekrar etmek değil, onun ruhunu yerelleştirerek yeniden kurmak. Ferruh’un zor ama bir o kadar da eğlenceli, kendi kaotik ritmine sahip dünyasının yanında Refik’in hayatı renksiz, durağan ve içine kapanmış bir halde duruyor.

Farklılıkları olan insanlara genellikle daha incelikli, merhametle yaklaşılması beklenir; oysa Refik merhamet istemiyor. Hatta merhametin ona özel bir ayrıcalık gibi sunulmasına tahammülü yok. “Normal” insanlara ne kadar merhamet ediliyorsa, ona da o kadarı yeterli… Çünkü acınmak değil, eşitlenmek istiyor. Dünyadaki bütün dostlukların temelinde de bu yok mu zaten? İki insanın, birbirine aynı yerden bakabilmesi.

Tam da hikâyenin bu kısmında, bakıcı aranırken, Ferruh kapıdan içeri giriyor ve sadece Refik’in değil, evdeki herkesin alıştığı düzeni yerinden oynatmaya başlıyor. O ana dek evde olmayan en büyük şey samimiyet. Yüksek sesle dinlenen klasik müziklerden, duvarda asılı milyonluk tablolardan içeriye samimi biri sızıyor; filtresiz, olduğu gibi, hatta bazen fazlasıyla olduğu gibi… Refik’in ihtiyacı da tam olarak bu biri. Yaşadığı korkunç olay, eşinin kaybı ve yatağa hapsolmasının ardından renklerini kaybeden dünyasına bir renk. Klasik müzikleri roman havasına, duvardaki tabloları badana boyaya çevirebilecek biri.

Yan Yana | Fotoğraf: Box Office

“Her şey fiziksel olmak zorunda mı?”

Bazen hayatın taşıyamadığımız ağırlığı, ancak başkasının gülüşüne yaslanınca hafifler. Yaslanmak, tüm sessizlikleri ve içe kapanıklıkları iyileştirir. Yan Yana, tam olarak buna dair bir film: gülerken boğazınıza düğümlenen, tanıdık ama çoğu zaman unuttuğunuz o acıya… Bazen en ufak bir şakanın sebep olduğu gülümseme insanın kalbine doğrudan açılan bir kapıdır çünkü en hafif dokunuşlar, en derin yaraları bile iyileştirebilir. Filmin tamamı bu incelikli dengede ilerliyor kahkaha ile hüzün, hafiflik ile ağırlık, zenginlik ile fakirlik ve iki insanın birbirine uzanan kırılgan ama güçlü elleri arasında…

Dünyaları o kadar farklı ki, Ferruh başta Refik’in evindeki çini tabakları çalacak biri gibi görünüyor. Ama filmin sonunda, o aynı tabak Refik’e sadece geri dönmekle kalmıyor; Refik’i kendi içine kapanmış hapishanesinden çıkarıp, yeni bir hayata adım atmasına vesile oluyor. Bu çini tabak, basit bir obje olmanın çok ötesinde, Refik’in eski eşini, geçmişin yaralarını ve kapalı dünyasını simgeliyor. Filmin uzun ve soyut dışavurumcu isminin hakkını veren detay da tam olarak bu: Sıradan görünen bir nesne aracılığıyla karakterin içsel enerjisi ve dönüşümü görselleşiyor. Tabak Refik’e geri döndüğünde, yani karısıyla yüzleşmesine aracılık ettiğinde, o yeni hayatı kucaklayacak gücü kendinde buluyor.

Yan Yana | Fotoğraf: IMDb

Komedileri izlerken beni en çok rahatsız eden şey, kadın bedeninin metalaştırılması. Ne yazık ki Yan Yana da bundan payını almış. Oysa komedi, hayatın kendisiyle; hikâyenin sunduğu zıtlıklarla, karşılaşmalarla ve beklenmedik birlikteliklerle var olur. Her unsur, gülünç ve sıcak bir detay olarak işlev görebilecekken kadınların özne olmaktan çıkarılıp nesneye indirgenmesi, erkeklerin her hâlleriyle komik sayılırken kadınların yalnızca bir “eşlikçi” unsur olarak konumlandırılması oldukça can sıkıcı. Lale ve Figen gibi güçlü ve kendine has komedisi olan kadın karakterlerin var olduğu; başladığı andan bitimine kadar, hatta sinema salonundan çıkıp yolda yürürken bile, bana iyi hissettirmeyi başaran bir film için bunu yazmak istemezdim. Ama yazmasaydım, sanki görmezden gelerek sistemin bir parçası olmuşum gibi hissederdim.

Yan Yana | Fotoğraf: Box Office

Yan Yana, IMAX  teknolojisiyle daha da büyüleyici hale gelen İstanbul manzaralarıyla, filmden çıktığınız andan itibaren dilinize dolanan şarkısıyla; gülümsemenin, gülümsetmenin ve samimiyetin insanı nasıl dönüştürebileceğini anlatan bir hikâye. Ferruh ve Refik’in dünyaları ne kadar farklı olursa olsun, aralarındaki temas, iki ayrı hayatı birbirine doğru çekiyor; birinin güldüğü yerde öteki de hafifliyor, birinin cesareti diğerine yol oluyor. Film, yalnızca bir uyarlama olmaktan çıkıp; sıradan bir objeyi, bir bakışmayı, en basit şakayı, gülümsemeyi bile bir dönüştürücü güç hâline getirebileceğimizi bize gösteriyor.

Ve belki de asıl mesaj budur; hayatın ağırlığı ne kadar büyük olursa olsun, bir başkasının varlığı insanı yeniden ayağa kaldırabilir.

Kapak Fotoğrafı: IMDb

İlginizi çekebilir: Emre Eminoğlu’ndan Yan Yana: Yönetmen Mert Baykal ile İlk IMAX Filmimiz Üzerine