33. İstanbul Film Festivali, kişisel tarihimde belgesellere en fazla vakit ayırdığım festival oldu. Uzun yıllardır NTV Belgesel Kuşağı adıyla festival bölümleri arasında yer alan ve belgesel yapımlara ayrılan bölümde izlediğim 6 belgeseli yazmak istedim. Hayatın hangi alanından zevk alıyorsanız alın, bu 6 belgesel arasında size ve zevkinize hitap eden bir tanesi mutlaka vardır!

grazing the sky

NTV Belgesel Kuşağı’nda bu yıl 18 belgesel vardı. Bunlar arasında Oscar ödüllü “Twenty Feet from Stardom”, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanan ilk belgesel yapım olma özelliği taşıyan “Sacro GRA” ve merakla beklenen yerli yapım “İstanbul United” da bulunuyordu. Ben de 33. İstanbul Film Festivali belgesellerinden 6’sını izleme fırsatı buldum. İşte müzikten edebiyata, spordan sinemaya; farklı alanların derinliklerine inen bu belgeseller:

grazing the sky

Grazing the Sky (Horacio Alcalá, Meksika/Portekiz/İspanya, 2013)

Festivalde bu yıl izlediğim ilk belgesel olan “Grazing the Sky”, beni bugüne dek çok uzak olduğum bir dünyaya götürdü: Sirk Sanatı. Dünyanın farklı köşelerinden gelmiş, farklı diller konuşan, farklı yetenekleri ve farklı hikayeleri olan akrobatların yaşamlarını ve gösterilerini sunuyor. 11 ülkede çekilen belgeselde sirkin ne olduğunu ve ne olmadığını, her bir akrobatın yeteneğini keşfetme ve sirke dahil olma hikayesinin benzersizliğini izleyebiliyorsunuz. Her bir hikayenin bambaşka bir güzelliği olmasına rağmen, filmin tek olumsuz yanı tüm bu hikayelerin tek bir noktada kesişmiyor olması. “Grazing the Sky”, sirk hakkında hiçbir şey bilmiyor olsanız, hatta bugüne dek hiçbir şekilde sirk dünyasıyla ilgilenmemiş olsanız bile amacına ulaşıyor ve size bu dünyaya dair birçok şey öğretiyor. Diğer yandan belgeselin soundtrack’inin dört dörtlük olduğunu eklemek gerek.

twenty feet from stardom

Twenty Feet from Stardom (Morgan Neville, ABD, 2013)

“Act of Killing” ve “The Square” gibi iki güçlü rakibe rağmen, 2013’ün En İyi Belgesel Oscar’ını alan yapım, “Twenty Feet from Stardom” olmuştu. Sonunda Festival’de izleme fırsatı bulduğum bu film, geçtiğimiz yıl izlediğim hiçbir belgeselin yapamadığı şeyi başardı ve duygularıma dokundu. Adının mükemmel bir şekilde yansıttığı gibi, tüm yaşamları dünyaca ünlü starların burnunun dibinde geçen, fakat bizim adlarını bilmediğimiz vokalistleri konu alıyor “Twenty Feet from Stardom”. Aralarında talihsizlik ve fırsatsızlık nedeniyle yıldız olmanın eşiğinden dönmüş olanlar da var, hiçbir zaman bir yıldız egosuna sahip olmadıkları için gönüllü olarak arka planda kalmayı seçenler de… Yeryüzünden gelip geçmiş tüm starlarla, Ray Charles’tan David Bowie’ye, Michael Jackson’dan Rolling Stones’a gerçekten HERKESLE aynı sahneyi paylaşmış, sesleri kusursuz, müziği ruhlarında hisseden isimlerle tanışmak için kesinlikle izlemelisiniz. Gözyaşlarınızı tutmakta zorlanacağınız, müziğin güzelliğine doyacağınız ve hayatınıza nasıl bir yön vermeniz/hayatınızın hangi yönde ilerlemesini istediğiniz konusunda düşüneceğiniz bir deneyim olacağına emin olabilirsiniz.

trespassing bergman

Trespassing Bergman (Jane Magnusson & Hynek Pallas, İsveç, 2013)

Sinemaya olan tutkuma ve aşkıma rağmen şu ana kadar yalnızca tek bir Bergman filmi izlediğimi üzülerek itiraf edeyim. Yine de Festival programında görür görmez, “Trespassing Bergman” kesinlikle izlemem gerektiğini düşündüğüm filmler arasında yerini almıştı. Neden mi? Belgeselde, Bergman’ın uzun yıllar boyunca İsveç’in bir adasında, kimsenin nerede olduğunu bilmediği bir eve konuk olarak Bergaman ile ilgili deneyimlerini ve onun sinemasını anlatan kişilere odaklanıyor. Ve bu kişiler, kim olursanız olun favori yönetmenlerinizden en az birinin dahil olduğu bir kalabalık: Woody Allen, Wes Anderson, Francis Ford Coppola, Wes Creven, Claire Denis, Alejandro Gonzalez Iñarritu, Michael Haneke, Takeshi Kitano, Ang Lee, Alexander Payne, Ridley Scott, Lars von Trier, Thomas Vinterberg… Sadece Bergman’ı değil, günümüz sinemasının birçok önemli yönetmenini tanımak/anlamak için sinemayı seven herkesin izlemesi gerekli. Çünkü Alejandro Gonzalez Iñarritu’nun heyecanına, Ang Lee’nin sevinç gözyaşlarına, Haneke’nin çocuk yanına tanık olmak gerçekten heyecan verici. İzlediğiniz şey yalnızca Bergman’ı değil, “sinemayı” anlatan bir belgesel.

armstrong lie

The Armstrong Lie (Alex Gibney, ABD, 2013)

Spora az ilgili ve çok uzak olmama rağmen, bisiklet sporu dendiğinde benim de aklıma ilk olarak Lance Armstrong’un ismi geliyor. İşte “The Armstrong Lie”, uzak kaldığı birkaç yılın ardından bir kez daha spora dönen ve  kariyeri boyunca peşini bırakmayan, o güne dek hep inkar ettiği doping suçlamaları bu geridönüşün ardından tekrar alevlenen sporcunun yalanlarla dolu kariyerine odaklanıyor. İtirafının ardından tüm Tour de France birincilikleri ve ömrü boyunca bir spor müsabakasında yarışma hakkı elinden alınan Lance Armstrong’un aynı anda birçok farklı yüzünü ve duygusunu hissedebiliyorsunuz filmde. Bisiklet sporuna ve doping konusuna dair birçok ilginç bilgi ediniyorsunuz. Yine de, bu bilgilere ya da Lance Armstrong’a dair gerçekleri öğrenmeye hevesli değilseniz “The Armstrong Lie” bir kenarda durabilir.

salinger

Salinger (Shane Salerno, ABD, 2013)

The Catcher in the Rye / Çavdar Tarlasında Çocuklar… J.D. Salinger imzalı bu romanı okumadıysanız, şu anda yapaileceğiniz iki şey var: Yeni bir sekme açarak online kitap satışı yapan bir siteye girip bu kitabı almak ya da dışarı çıkıp en yakın kitapçıdan bu kitabı almak. Yalnızca benim değil, dünya çapında milyonlarca insanın hayranı olduğu bu romanın yazarı J.D. Salinger’ın yaşamını anlatan ve haliyle onun adını taşıyan bu belgesel ne yazık ki Salinger’ın dünyasına yabancı olanlar için pek bir şey ifade edecek güçte değil. Fakat popülerliği reddettiği için onyıllarca gözlerden uzakta yaşamış, mükemmeliyetçiliği nedeniyle değiştirilen bir virgülü nedeniyle bile kıyametler koparmış, yazdığı roman üç büyük süikaste neden olmuş bir edebiyatçının dünyasına geç de olsa girdikten sonra, onun hakkında öğrenecekleriniz için doğru bir kaynak niteliğinde “Salinger”. Filmin en vurucu cümlesi, “World War II created J.D. Salinger.”, her şeyi özetliyor belki de…

das grosse museum

Das Große Museum (Johannes Holzhausen, Avusturya, 2014)

“Das Große Museum”, Festival’de izlediğim belgeseller arasında yer yer sıkıldığımı düşündüğüm tek yapım oldu. Viyana’nın en büyük müzesi olan (“Museum Hours” filmini izlediyseniz bu müzeyi yakından tanıyorsunuz zaten) “Kunsthistoriches Museum”, yani Sanat Tarihi Müzesi’nden farklı sahneleri gözler önüne atan bir belgesel. Evet ‘seren’ değil, ‘atan’. Belgesel boyunca, herhangi bir olay örgüsü, herhangi bir bağlantı, herhangi bir hikaye olmadan müze yönetimine dair farklı departmanlardan sahneler izliyoruz. Bu sahnelerin her biri, hele ki sanat tarihi ya da müzecilik alanlarına ilgiliyseniz size çok şey katabilecek, bir müzeyi gezerken merak ettiğiniz şeylere cevap olabilecek ya da Türkiye’deki müzeleri dünya standartlarıyla karşılaştırmanızı sağlayabilecek sahneler: Her bir parçanın yerleştirilirken ne kadar vakit harcandığı, eserlerin nasıl ve hangi ortamlarda korunduğu, müze tanıtımında kullanılacak bir cümle ye ada font üzerine bile ne kadar emek harcandığı örneğin… Sanat tarihçilerine ve müze yöneticilerine özellikle tavsiye edilir.

 

Ben belgesellerin dünyasının da en az kurmaca filmlerin dünyası kadar yaratıcı olabildiğini biraz geç keşfetmiştim. Umarım bu belgeseller arasından zevklerinize hitap eden biri ile başlayarak siz de bu dünyaya adım atabilirsiniz.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?