20. yüzyılın en önemli ressamlarından biri olan Jackson Pollock, damlatma (dripping) yöntemini kullanarak yaptığı resimlerle soyut dışavurumculuk akımının bir kolu olan Eylem Resmi (Action Painting) ‘nin öncüsü olmuş; kendine özgü sanat tarzı ve hayatı yaşayış şekli ile adını sanat dünyasına yazdırmıştır. Gelin beraber damlalarla taşan, kural tanımaz ressamımızı çalışmaları üzerinden daha detaylı tanıyalım. Zira kendisinin de dediği gibi “Her iyi ressamın resmettiği, kendisidir.”

poll-1
Jackson Pollock’un Mural isimli eseri | Fotoğraf: ARTnews.com

Soyut Dışavurumculuk

Jackson Pollock’u yakından tanımaya başlamadan önce çok kısa biçimde soyut dışavurumculuk akımından bahsetmek istiyorum. Pollock’un da en önemli temsilcilerinden olduğu soyut dışavurumculuk (Abstre Ekspresyonizm) akımı II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Amerika’da meydana gelen bir sanat akımıdır. Savaşın ortaya çıkardığı ruhsal değişimler ve psikolojik sorunlar hayatın her alanını etkilediği gibi sanat alanını da etkilemiştir. 20 yy.’ın bu kaotik zamanlarında sanat dünyasında Soyut Dışavurumculuk akımı kendini göstermeye başlamıştır.

theMagger Banner
pollock-dripping
Jackson Pollock | Fotoğraf:  wikiart.org

Temelini dışavurumculuk akımından alan Soyut dışavurumculuk, II.Dünya Savaşın zamanında Nazi baskısından kaçan sanatçıların Amerika’ya gelmesi sonucu şekillenmiştir. Sanatçının bilincinde-bilinçaltında olan duygu ve düşünceleri gerçek nesneler kullanmadan ve belli bir düzen/ plan oluşturmadan, renk ve şekillerle ifade ettiği soyut bir sanat akımıdır.

Akım, kabaca iki kategoride incelenebilir. Bunlardan biri Aksiyon (Eylem) Resmi, diğeri ise Renk Alanı Resmi (Geç Resimsel Soyutlama)’dır. Renk Alanı Resmi’nde fırça darbelerine ve sanatçının hareketine verilen önem azdır. Sanatçı yalın ve özenilmemiş bir şekilde, iç dünyasını eserine yansıtır. Pollock’un da öncüsü olduğu Eylem Resmi’nde ise boya, yere serilen tuvalin üstüne damlatılarak ve fırlatılarak atılır. Resmin yapımı sırasında hareket halinde olan ressam, beden hareketleri ile eserde yer alacak çizgilerin ve cisimlerin şeklini ve konumunu belirler. Bu sayede sanatçı soyut bir şekilde duygu ve düşüncelerini tuvale yansıtır.

Jackson Pollock: Yaşamı ve Sanatçı Kimliği

Artık Pollock’un hayatına daha yakından bakıp, sanatını incelemeye başlayabiliriz. Soyut dışavurumculuk dendiği zaman aklımıza ilk gelen ressamlardan biri olan Paul Jackson Pollock Ocak 1912’de Cody, Wyoming’de dünyaya gelmiştir. Stella May MacLure ve Le Roy Pollock’un beşinci çocuğu olan Pollock, babasının işinden dolayı göçebe hayatı yaşamak zorunda kalmış ve babasından uzak bir çocukluk geçirmiştir. Babasından ayrı bir çocukluk geçirmesi ve annesinin otoriter bir kişiliğe sahip olması, Pollock’un yetişkinlik dönemlerinde yaşadığı uyum problemlerinin ve aykırı kimliğinin nedenleri olarak gösterilebilmektedir.

Pollock’un asi kimliği kendini lise yıllarında da göstermiştir. Sanatçı bu dönemde, eğitim aldığı Riverside Lisesi’nden atılmış ve ardından Los Angeles’a gitmiştir. Pollock’un sanat alanına attığı ilk resmi adım, illüstratör ve ressam olan Frederick John de St. Schwankovsky’nin El Sanatları Yüksek Okulu’ndaki atölyesine katılmasıdır diyebiliriz diye düşünüyorum. Fakat Pollock’un asi ve kural tanımaz kişiliği burada da kendini göstermiş ve 1930 yılında okuldaki kaydı resmi olarak iptal edilmiştir. 20. yüzyılın en önemli ressamlarından biri olan Pollock öğrenim hayatı çalkantılı bir biçimde sürse de o resim sanatının peşini bırakmamış ve New York’a taşındıktan bir süre sonra Sanat Öğrencileri Birliği’ne (Art Student League) katılarak öğrenimini burada tamamlamıştır.

1936 yılında Meksikalı duvar ressamı David Allaro Siqueiros ile yolları kesişen Pollock, Siqueiros’un Deneysel Atölye’sinde çalışmış ve orada boya damlalarının sanatsal kullanımını öğrenmiştir. Ayrıca 1940’ların başına kadar da Federal Sanat Projesi’nde yer alan Pollock’un sanat alanındaki tarzı bu dönemlerde daha şekillenmiş ve kalıpların dışına taşan ressam, soyut dışavurumculuk (abstract expressionism) üzerinden sanat çizgisini oluşturmaya başlamıştır. Ona göre “İfade edilen bir şeyler olduğu sürece boyanın nasıl uygulandığı önemli değildir. Teknik sadece bir ifadeye varmak için kullanılabilecek yollardan biridir.”

Jackson Pollock’un Sanatında Jung İzleri

Jackson Pollock | Fotoğraf Kaynağı: Pinterest

Sanat kariyerinde tüm bu gelişmeler yaşanırken, gençlik yıllarından beri mücadele ettiği alkol ve psikolojik problemleri Pollock’u peşini bırakmamıştır. Bu nedenle Jung ekolünü benimseyen bir psikoterapist olan Dr. Joseph Henderson’dan destek almıştır. Dr. Henderson ile yaptığı görüşmeler her ne kadar Pollock’un alkol problemini tamamen çözmüş olmasa da sanat çizgisinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır diyebiliriz. Katıldığı terapi seansları ile birlikte Jung’un kuramlarından etkilenen Pollock, resimlerinin altyapısını Jung’un kuramının temel kavramları sayabileceğimiz kolektif bilinçaltı, arketipler (gölge, persona, anima/animus, ben(self)) ile oluşturmuştur. Bu konunun üstünde biraz daha fazla durmak istiyorum çünkü Pollock’un tarzını anlayıp, eserlerini yorumlamak için Jung’un rolünü ve kuramını anlamak çok önemlidir.

Jackson Pollock’un The Flame adlı eseri | Fotoğraf: moma.org

Peki nedir Pollock’un da sanat hayatında önemli bir yeri olan bu terimler? Freud’un öğrencisi ve Analatik Psikoloji’nin kurucusu olan Carl Gustav Jung, her ne kadar Freud gibi bilinçaltı ile ilgilenmiş olsa da konuyu ele alış şekli bakımından Freud’tan ayrılır diyebiliriz.

Jackson Pollock’un Mask isimli eseri| Fotoğraf: WikiArt.com

Jung’a göre kişinin bilinçaltı sadece bireyin öznel deneyimleri ile şekillenmez. Kişinin içinde bulunduğu toplum, aynı kültürü paylaşan insanların deneyimleri ve atalarının geçmişte edindiği tecrübeler kişinin bilinçaltını şekillendirmede önemli rol oynar. Bu sayede insanın kollektif bilinçaltı şekillenir ama durum bununla sınırlı değildir. Jung, kolektif bilinçaltı ile şekillenenen ve nesilden nesile geçtiği düşünülen dürtülerimize, duygu ve davranışlarımıza “arketip” adını vermiştir. Ayrıca sayıca çok olan arketipleri “kendilik” (İngilizce adıyla ‘”the self” yani kişinin bilinç ve bilinçaltının birleşimi), “anima” (erkeklerde bulunan kadınsı yön)/ “animus” (kadınlarda bulunan erkeksi  yön), “persona” (topluma kendimizi sunduğumuz kimliğimiz)  ve “gölge” (bastırılmış duygu ve düşüncelerden oluşan karanlık yönümüz) olarak 4 ana gruba ayırmıştır.

Kısaca Jung’un bize kazandırdığı terimlerden bahsettim. Şimdi, asıl konumuza yani sınırları, savurduğu damlalarla aşan ressamımız Pollock’a dönebiliriz. Bahsettiğim gibi, Pollock’un sanatında Carl Jung’un kolektif bilinçaltı terimi ve arketipleri önemli bir yere sahipti. Kendisinin “Resmin kaynağı bilinç dışıdır.” sözü de sanatında Jung’un izlerinin bulunduğunu kanıtlar bir söylemdir. Daha iyi açıklayabilmek için sizinle Sürreyla Öztürk Kamışoğlu’nun Jackson Pollock ve Jung İlişkisi isimli tezinde yer alan örneği paylaşmak istiyorum.

theMagger Banner
Advertisement
Jackson Pollock’un Daireyi Kesen Ay Kadın isimli Eseri | Fotoğraf: jackson-pollock.org

Portreye ilk baktığımızda Picasso’nun ve Kübizm akımının izlerini görmemiz muhtemeldir ama tablo, Jung’un kuramı üzerinden incelendiği zaman başka birtakım detaylar göze çarpmaktadır. “Jackson Pollock ve Jung İlişkisi” adlı tezde eser, Jung kavramlar üzerinden şöyle yorumlanmıştır: “Kadının ay ile temsil edildiği ve Daireyi Kesen Ay Kadın adlı eserin de bilinçdışı ve bilinç kavramlarının birbiriyle olan iletişimini ele alır. Pollock, bu tabloyu resmederken negatif animasını dışarı vurarak, kadınlarla olan problemlerini işlemiştir.”

Jung’un etkisini Pollock’un sanatında nasıl yer aldığından kısaca bahsettikten sonra ressamımızın hayatından bahsetmeye geri dönebiliriz. Her ne kadar psikolojik olarak zorlu zamanlar geçirse de sanatıyla var olmaya devam eden Pollock, ilk kişisel sergisini 1943 yılında açmış ve ardından kendi gibi ressam olan Lee Krasner ile 1945 yılında evlenip, Long Island’a yerleşmiştir. Giderek ününü ve sanat dünyasındaki gücünü arttıran Pollock, esas tanınırlığını ise boyaları tuvalin üstüne damlatarak yani damlatma tekniğini (dripping) kullanarak yaptığı eserleriyle elde etmiştir.

Damlatma Tekniği (Dripping)

Peki nedir bu “damlatma tekniği”? Fırça kullanmak ya da boyayı karıştırma gibi klasik yöntemleri kenara koyup, bunlar yerine hareket halinde boyayı tuval üzerine dökme, damlatma ve fırlatma  yöntemi ile resim yapmaya damlatma tekniğine verilen isimdir. Pollock bu tekniği ve resimlerini yaratırken içinde bulunduğu mental durumu açıklamak için “Resimlerim üzerinde çalışırken, o an için ne yaptığımın tamamen bilincinde olmam. Ancak belli bir ‘tanışıklık’ döneminden sonra ne ile ilgili hareket ettiğimi görebilirim. Değişiklikler yapmak, imgeleri yok etmek gibi konulara dair korkularım yoktur, çünkü.” ifadelerini kullanmıştır.

theMagger Banner

Jackson Pollock’un Son Yılları

Her ne kadar kariyerinde yükseliş dönemine geçmiş ve sanat dünyasında adını duyulur hale getirmiş olsa da psikolojik problemler, Pollock’un peşini bırakmamıştır. Resim yapması 1954 yılından itibaren oldukça seyrekleşmiş hatta neredeyse resim yapmayı bırakmıştı diyebiliriz. Bununla beraber evliliğinde de çalkantılı bir döneme girmiş ve eşi Lee Krasner ile ayrı yaşamaya başlamışlardır.

Giderek psikolojisi kötüleşen Pollock, yeniden alkol almayı arttırmış ve alkol problemi hayatını olumsuz etkilemiştir. Sanatçı 1956 yılında yoğun şekilde alkol aldığı bir gece otomobili ile yaptığı bir kaza sonucunda hayatını kaybetmiştir. Geçtiğimiz aralık ayında ise MoMA’da, kalıplardan damlalarla taşan değerli ressam Jackson Pollock anısına bir sergi düzenlenmişti. O halde Pollock’un modern sanata bakış açısını ortaya koyan bir sözü ile noktalayalım yazıyı: “Modern sanatçı uzam ve zamanda, duygularını resmetmederek değil dışa vurarak çalışır.

Kapak Fotoğrafı: Pinterest

İlginizi çekebilir: İrem Dastan’dan Dışavurumculuk