Tarihe tanıklık etmiş, üç imparatorluğa başkentlik yapmış, adına şiirler yazılan, çoğu sanatçıya ilham olan bir şehir: İstanbul. Katman katman bir geçmişin üstünde; üst üste binmiş kültürler, sesler, renkler… Her dönem yeniden doğmuş, her seferinde başka bir yüz göstermiş; küllerinden yeniden yükselmiş bir kent. Işığın da karanlığın da aynı sokaktan geçtiği; iyinin ve kötünün, cesaretle korkunun, eskiyle yeninin yan yana durabildiği kadim bir coğrafya. Sokaklarında kaybolduğunda binbir rengi görebildiğin, sanat ve tarih dolu bir cennet. Ve İstanbul artık hepimiz için sanatın başkenti. Bunun en somut kanıtı olan 18. İstanbul Bienali, İstanbul’un hafızasına yeni bir renk ekleyerek geride kaldı. Üç yıl aradan sonra eylül ayında bizimle buluşan bienal, rekor katılımla kasım ayında kapılarını kapattı. “Kendini koruma” ve “gelecek olasılıkları” temaları etrafında şekillenen 18. İstanbul Bienali, “Üç Ayaklı Kedi” başlığıyla duyuruldu ancak geçtiğimiz haftalarda küratör Christine Tohmé’nin kişisel sebeplerle süreçten ayrılmasıyla bienalin üç aşamaya yayılan planı değişti ve 18. İstanbul Bienali bu hâliyle tamamlanmış oldu. Ben de bu yılki bienalin ardından kalanları ve 2027’de gerçekleşecek 19. İstanbul Bienali’ne dair yeni gelişmeleri konuşmak için İstanbul Bienali Direktörü Kevser Güler’le bir araya geldim. Bienalin izlerini İstanbul’da yakaladığınız günlerde, keyifli okumalar dilerim.

kevserguler_muhsinakgun_7
İstanbul Bienal Direktörü Kevser Güler | Fotoğraf: İKSV

Kevser Hanım öncellikle vaktiniz için çok teşekkür ediyorum. 18.İstanbul Bienali sona erdi ama şehrin sokaklarında hâlâ bir yankısı var. Bienal 600.000’in üzerinde ziyaretçiyle tarihindeki en yüksek izleyici sayısına ulaştı. Siz geriye dönüp baktığınızda 18. İstanbul Bienali hedeflediği etkiyi yarattı mı? “Kendini koruma” teması izleyiciyle buluştu mu?

18. İstanbul Bienali “kendini koruma” temasını beden, mekân ve hafıza üzerinden okunabilen somut ama kırılgan pratikler bütünü olarak ele aldı. Tema izleyicinin farklı işler ve mekânlar arasında kurduğu bağlantılar üzerinden açıldı. İzleyiciye hazır bir anlatı sunmak yerine, kişinin kendi konumunu ve deneyimini bu karşılaşmada ortaya koymaya davet eden bir sergi dili oluşturdu. İzleyiciden gelen geri dönüşler, temanın çoğu zaman sözel anlatım ötesinde duyusal ve sezgisel düzeyde deneyimlendiğini gösteriyordu diyebilirim; bu da serginin kurduğu hayalin önemli ölçüde karşılık bulduğuna işaret ediyor. 18. İstanbul Bienali’nin izleyiciyle kurduğu ilişkinin, açıklayıcı ya da temsil edici olmaktan çok, düşünsel ve bedensel bir katılıma dayandığını söyleyebilirim. Serginin eleştirel gücü de bu karşılaşma alanlarında ortaya çıktı. Bu açıdan İstanbul Bienali’nin hedeflediği etkiyi yarattığını düşünüyorum.

Bu süreçte öngöremediğiniz, planlanandan farklı gelişen şeyler oldu mu? Bienalin üretim ve izleme sürecinde sizi en çok dönüştüren neydi?

Bu ölçekte bir sergide elbette öngörülemeyen pek çok gelişme yaşanıyor. Üretim süreçlerinde, mekânlarla ilişkilerde veya planlanmaya dair yeniden kararlar almak gerekiyor. Sanatçıların işleriyle kurduğumuz ilişki, kimi zaman başlangıçta hayal ettiğimizden bambaşka yönlere evrilebiliyor. Hem üretim hem de kurulum döneminde ortaya çıkan dinleme ve yeni yolları birlikte bulma ihtiyaçları, bienali sabit bir yapıdan ziyade canlı bir organizmaya dönüştürüyor. Bu da benim için bienallerin en öğretici ve kalıcı kazanımlarından biri.

bc6449d4-f64e-4aa1-b8a7-43fb6110e0bd
18. İstanbul Bienal Küratörü Christine Tohme | Fotoğraf: İKSV

Geçen haftalarda küratör Christine Tohmé’nin süreçten ayrıldığını duyurdunuz. Bu gelişmenin  ardından bienalin yolculuğu nasıl devam edecek? Bu değişimin ekip ve çalışma biçimleri üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Sevgili Christine Tohmé’nin, önerdiği üç ayaklı küratoryal programın ilk ayağının ardından kişisel sebeplerle ayrılmak istemesi ve böylece bienalin ilk ayağın ardından tamamlanması hepimiz için üzücü oldu. Bununla birlikte bu süreç, 18. İstanbul Bienali’nin kamuoyunda yarattığı heyecanı ve özellikle akademi programına yönelik güçlü beklentiyi daha net biçimde görmemizi sağladı. Şu anda, bir yandan Danışma Kurulumuz ile 19. İstanbul Bienali’nin küratörünü belirleme sürecini yürütürken, diğer yandan İstanbul Bienali’nin davet edilen küratörlerin programlarından bağımsız olarak sürdüreceği öğrenme programını tartışıyor ve bu yapıyı kurmak üzere somut adımları değerlerlendiriyoruz.

b9438d3c-46c3-4509-820c-e84f0704ea33
Zihni Han | Fotoğraf: Sahir Uğur Eren

Zihni Han bienalin çoğu ziyaretçinin favori mekânıydı, sosyal medyada çoğu ziyaretçi ordan paylaşım yaptı. Aynı şekilde, Gazze doğumlu Sohail Salem’in “Gazze Günlükleri” de çok konuşulan işlerden biriydi. Sizce bu iki mekânı ve işi bu kadar kılan neydi? Süreç sizin açınızdan nasıl bir deneyim yarattı?

Zihni Han’ın tarihsel yükü ve bugünkü kırılganlığı mekânı aktif bir anlam üretim alanına dönüştürdü. Yapının sessizliği ve zamansal süreksizliği, izleyiciyi hızla tüketilen bir sergi deneyiminden uzaklaştırdı. Bu bağlam, Sohail Salem’in Gazze Günlükleri ile güçlü bir karşılaşma zemini oluşturdu. Gazze’de yaşamaya ve üretmeye devam eden Salem’in bu işi, olağanüstü koşullar altında sürdürülen bir üretim pratiğinin doğrudan izlerini taşıyor. Filistin’de devam eden savaş sırasında Deyr el-Belah’a yerleşmek zorunda kalan sanatçının, UNRWA tarafından dağıtılan okul defterlerini bir kayıt alanına dönüştürerek ürettiği çizimler, kuşatma altındaki gündelik hayatı dolaysız bir görsel dille aktarıyor. Bu çizimler estetik bir mesafeyi reddediyor, izleyiciyi yaşananlara tanıklığa çağırıyor. Bienalde sergilenen çizimler ve defterlerin kopyaları, izleyiciye yalnızca imgeler sunmakla kalmıyor; üretim koşullarını, dolaşım zorluklarını ve işlerin buraya ulaşmasının ardındaki süreci de hissettiriyor. Çizimlerin bir kısmının Gazze’den gizlice çıkarılmış olması, işi içerik kadar varlığıyla da sarsıcı kılıyor. Salem’in çizimleri izleyiciyi bakmaya değil, duymaya ve tanıklığa davet ediyor.

773be579-bf0c-48ef-91f4-de3a5f09d155
Sohail Salem-Gazze Günlükleri | Fotoğraf: Sahir Uğur Eren

Lungiswa Gqunta’nın “Kaybolanı Bir Araya Getir” işi, travma ve iyileşme arasındaki kırılgan dengeyi görünür kıldı. Lungiswa Gqunta’nın bu yerleştirmesi ve “kendini koruma” teması arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Lungiswa Gqunta’nın Kaybolanı Bir Araya Getir adlı yerleştirmesi, “kendini koruma”yı bireysel bir savunma refleksi olarak değil, tarihsel, bedensel ve mekânsal bir pratik olarak ele alıyor. Toprak, kırılgan malzemeler ve labirenti andıran mekânsal kurgusuyla bu iş, izleyiciyi süreksizlik, yaralanabilirlik ve dönüşüm deneyimleriyle yüz yüze getiriyor. Gqunta’nın pratiğinde kırılganlık, travmayla temas etmenin ve iyileşme ihtimalini düşünmenin bir yolu olarak ortaya çıkar. Bu yaklaşım, “kendini koruma”yı dünyadan geri çekilme hâli yerine, yara ile birlikte var olabilmenin ve dayanıklılığı kolektif bir zeminde yeniden düşünmenin imkânı olarak konumlandırır. Bu açıdan eser, bienalin temasının ortaya attığı soruları izleyici için somut, bedensel ve düşünsel bir deneyim alanına çeviriyor.

18-ib_lungiswa_gqunta_galatarumokulu_sahirugureren_20250915_8
Kaybolanı Bir Araya Getir | Fotoğraf: Sahir Uğur Eren

17. İstanbul Bienali’nin üzerinden üç yıl geçti. Siz bu süreyi de göz önünde bulundurduğunuzda, izleyici kitlesinde ve insanların sanata yaklaşımında bir değişim gözlemlediniz mi?

Evet, son üç yıl içinde izleyicinin sanata yaklaşımında belirgin ve çok katmanlı bir değişim gözlemlediğimizi söyleyebilirim. 18. İstanbul Bienali’nde bizi mutlu eden izleyici sayısı artışının, yalnızca bienale özgü bir ilgiyle açıklanamayacağını; sergi gezme alışkanlıklarında yaşanan olumlu gelişmelerle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sergi mekânlarında izleyicilerle yaptığımız sohbetlerde de bu yönde geri bildirimler aldık. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin son beş yıl içinde açtığı ücretsiz sergi mekânlarının, sergi ziyaretini gündelik hayatın bir parçası hâline getirmede çok önemli bir rol oynadığını anlıyoruz; bu, İstanbul adına gerçekten gurur verici bir gelişme.

Çocukların, gençlerin ve eğitimcilerin sergilere ve sergi kapsamındaki etkinliklere artan ilgisi de bir dönüşümün önemli göstergesiydi. Ücretsiz çocuk kitabımız “Opti ile Pesi” bu yıl da çok büyük bir sevinç ve ilgiyle karşılandı. İlk kez düzenlediğimiz prodüksiyon turlarına gösterilen yoğun talep, izleyicinin yalnızca sergiyi gezmekle yetinmediğini; serginin nasıl üretildiğini, teknik ve mimari süreçlerini de merak ettiğini ortaya koydu. Şehir dışından otobüslerle gelen okul grupları ve tur organizasyonları ise İstanbul Bienali’nin yalnızca kent ölçeğinde değil, Türkiye genelinde de güçlü bir karşılık bulduğunu gösterdi.

Bunun yanı sıra Erişilebilir Turlar, Bebekli Sabahlar ve Mülteci Turları gibi özelleştirdiğimiz programların ne kadar gerekli ve karşılık bulan çalışmalar olduğunu daha net biçimde gördük. Bu alanı geliştirmek üzere şimdiden yeni araştırmalar yapmaya başladık. Rehberli turların ve bienal rehber kitapçığı eşliğinde sergi gezme alışkanlığının artmış olması da izleyicinin sergiyle daha katmanlı bir ilişki kurma hevesini gösteriyor. Kişisel bir gözlem olarak ise sergi gezmenin giderek bireysel bir etkinlikten çok, birlikte deneyimlenen, paylaşılan bir grup faaliyeti olarak algılanmaya başladığını gördüğümü söyleyebilirim.

Bienalin mekânlarının Beyoğlu–Galata hattında, şehrin merkezinde ve adeta İstanbul’un kalbinde konumlanması dikkat çekiciydi; bence bu tercih bienalin İstanbul’la bağını güçlendirdi. Bu hattı özellikle seçmenizin bienalin temasıyla bir ilişkisi var mı?

Beyoğlu–Karaköy hattını seçmemizin en önemli nedenlerinden biri, bu bölgenin İstanbul’un gündelik hayatının merkezlerinden biri olmasıydı. Bu bienal “kendini koruma”yı steril ya da izole mekânlarda değil; şehrin akışı, gürültüsü, yoğunluğu ve kırılganlığı içinde düşünmek istedi. Bu hattın sunduğu mekânlar, temanın gündelik hayatla doğrudan temas edebilmesine imkân verdi.

Aynı zamanda Beyoğlu–Karaköy, güncel kent mekânına dair ilişkilerin, müdahalelerin ve çelişkilerin son derece yoğun yaşandığı bir bölge. Tarihsel katmanların güncel dönüşümlerle iç içe geçtiği bu hat, hem geçmişin hem de bugünün mekan politikalarının ve bu bağlamdaki çatışmaların da ifadesini bulduğu alan. Bu durum, “kendini koruma” temasının yalnızca bireysel değil; mekânsal ve kolektif bir mesele olarak da okunabilmesini sağladı.

Bunun yanı sıra, İstanbul’un kültür ve sanat altyapısının önemli bir bölümünün bu bölgede yoğunlaşması, bienalin kentle kurduğu ilişkiyi daha da güçlendirdi. Bienal, bu anlamda kentin kültürel yaşamına “komşu” oldu. Popüler ve gündelik kullanımı olan mekânların varlığı sayesinde, bienal izleyicisi olmayan pek çok kişi de sergiyle karşılaşma olanağı buldu. Bu karşılaşmaların, bienalin izleyiciyle kurduğu ilişkiyi daha geçirgen ve beklenmedik kıldığına inanıyorum.

d29d22a9-7f21-4857-8aef-1f122d9dbe5a
İKSV | Fotoğraf: İKSV

Koç Holding sponsorluğunda ve ücretsiz olarak gerçekleşen İstanbul Bienali’nin, kentle ve izleyiciyle kurduğu ilişki sizce nasıl?

İstanbul Bienali, 2013’te Fulya Erdemci küratörlüğünde düzenlediğimiz 13. İstanbul Bienali’nden bu yana ücretsiz. Ücretsiz olmasının teşvik edici etkisini, izleyici deneyimine dair yaptığımız araştırmalarda her zaman görüyoruz. Ücretsiz erişim, farklı deneyimlere, arka planlara ve beklentilere sahip izleyicilerin bienale ilgi göstermesinde belirleyici bir rol oynamaya devam ediyor. Bu sayede bienal, kentle daha kapsayıcı bir ilişki kurabiliyor. Bienalin kamusal bir sanat mekanı olarak varlığı güçleniyor ve izleyicinin bienalle kurduğu bağ derinleşiyor.

18-ib_2540ustundagsalih_20250916_16
18. İstanbul Bienali | Fotoğraf: Sahir Uğur Eren

İstanbul’da sanat sergilemek size nasıl bir sorumluluk hissettiriyor? Bienaldeki eserlerin mekânlarla buluşma ve lojistik süreci nasıl ilerledi peki?

İstanbul’da sergi yapmak her zaman büyük bir sorumluluk. Mekânların fiziksel koşulları, kentin temposu ve lojistik ihtiyaçlar işleri zaman zaman karmaşıklaştırabiliyor. Her adımda hem sanatsal hem de teknik kararları birlikte düşünmek gerekiyor. Ekip olarak her yapıtın ve mekânın kendi ritmine, hafızasına ve sınırlarına saygı duyan bir çalışma yürüttük. Bu yaklaşım, işlerin mekânlarla ve birbirleriyle kurduğu ilişkileri besledi ve serginin bütününe yayılan bir denge yarattı.

Bienalde her mekânın kendi sesi ve hikâyesi vardı.Sizin kişisel olarak en çok bağ kurduğunuz mekân hangisiydi?

Her mekân kentin ve bienalin kentsel mekân ve mimariyle kurduğu ilişkinin başka bir yüzünü açtı. Zihni Han benim için özel bir yerde duruyor. Hem Karaköy’ün tarihine ilişkin hafızası hem bugünkü kırılganlığı, aynı anda içerdeki boşluk ve yalınlık bienalin ruhunu çok güçlü bir biçimde yansıttı diye düşünüyorum. Orada, sergi içinde veya İkinci Katta, ortak buluşma alanında geçirilen zaman, serginin kişisel ve kolektif deneyimine önemli bir katkı sundu.

Son soru olarak bundan sonraki İstanbul Bienali için izleyicileri, bizleri nasıl bir yaklaşım bekliyor? 

Gelecek bienal hakkında konuşmak için henüz erken; her bienalin kavramsal çerçevesi, temasını, seçkisini ve yaklaşımını belirleyen özgün bir düşünsel süreçten besleniyor. Bu çerçeve, Danışma Kurulu’nun önerdiği adaylar arasından davet edilen küratör tarafından şekillendiriliyor. Bu nedenle her edisyonun yaklaşımı, küratörün bakışıyla birlikte bienalin kurumsal hafızası ve toplumsal sorumlulukları arasında kurulan bir denge üzerinden gelişiyor. Şu anda 19. İstanbul Bienali’nin küratörünü belirleme aşamasındayız ve bu süreci büyük bir heyecanla yürütüyoruz. Danışma Kurulu’nun önerileri arasından davet edilecek küratörle bienalin nasıl ilişkiler kuracağını, hangi sorular etrafında konumlanacağını ve nasıl bir sergi dili önereceğini birlikte düşünmeyi önemsiyoruz. Bu sürecin de İstanbul Bienali’nin uluslararası konumunu ve yerel bağlamla kurduğu ilişkiyi daha da güçlendireceğine inanıyorum.

Beraberinde, 18. İstanbul Bienali’nin küratoryal önerisi doğrultusunda geliştirmeyi planladığımız akademi programını, bienalin temel sorumluluk alanlarından biri olarak baştan ele almaya karar verdik. Bu amaçla, Türkiye’den uzmanlar ve sanat akademisi üzerine farklı alanlarda çalışmış paydaşlarla birlikte bu yapıyı oluşturmak için adımlar atacağız. Bu program, bienali yalnızca sergi dönemiyle sınırlı bir etkinlik olmaktan çıkararak, sürece yayılan bir öğrenme, paylaşım ve karşılaşma alanı olarak güçlendirecek. 

Kapak Fotoğrafı: İKSV

İlginizi çekebilir: Artsy Magger’dan 18. İstanbul Bienali