Netflix yapımı The Haunting of Hill House ile yeniden gündeme gelen Shirley Jackson romanının beyazperdedeki en başarılı uyarlaması olan The Haunting, Oscar ödüllü yönetmen Robert Wise’ın 1960’larda yaşanan stüdyo baskılarına ve sansürlere rağmen hayaletli bir ev hikâyesinden hiçbir hayaleti göstermeden ortaya çıkardığı psikolojik bir gerilim filmi olmasının yanı sıra döneminin çok ilerisindeki teknik meziyetleri ve özellikle Julie Harris’in performansıyla değerlenen karakter odaklı korkuların arzu tasviri ile korku sinemasının önemli yapıtlarından biri olarak öne çıkıyor.

Geçtiğimiz aylarda sadece televizyon değil sinema seyircisinin de oldukça ilgisini çeken ve epey konuşulan Mike Flanagan imzalı The Haunting of Hill House’dan sonra, romanın sinema adaptasyonlarını ziyaret etmek elbette ki kaçınılmazdı. Eleştirel anlamda başarısız olan 1999 tarihli filmden ziyade Hitchcock’un The Birds’ü ile aynı yıl vizyona giren The Haunting ise böyle bir ziyaret için doğru bir tercih olacaktır. Öncelikle belirtmek gerekiyor ki Flanagan’ın 10 bölüme yayarak karakter ve hikâye dinamiklerinde gittiği büyük değişikliklerin aksine (ki bu değişikliklerin de kendi içerisinde çok iyi işlediği aşikâr), Shirley Jackson’ın romanına stil anlamında farklı okumalar getirse de hikâye bazında sadık kalmayı tercih ediyor film. Citizen Kane‘in editörlüğünden West Side Story ve The Sound of Music gibi filmlerin yönetmenliğine kadar farklı kulvarlarda dolaşmayı seven Robert Wise‘ın korku türünde sinemaya kazandırdığı The Haunting, yönetmenin bol ödüllü kariyerine rağmen zamanında stüdyolardan bütçe desteği bulmakta zorlanmış bir nevi tutku projesi aslında. West Side Story‘nin post-prodüksiyon sürecinde romanı okuyup oldukça etkilenen Wise, hikâyeyi beyazperdeye taşımaya heveslenirken romanın doğaüstü unsurlarını saf dışı bırakıp okurda bıraktığı travmatik olayların psikolojisine odaklanmayı düşlüyor. Hatta yaşanan her şeyi, hayaletli ev konseptinden koparıp her şey akıl hastanesinde yatan Eleanor’un sanrılarıymış gibi bir twist denemeyi bile düşünüyorlar senarist Nelson Gidding ile birlikte. Ancak Jackson’ın isteği üzerine The Haunting, böyle bir yol izlemek yerine Hill House’un doğaüstü güçlerini minimalleştirip karakter odaklı bir psikolojik gerilime doğru evriliyor.

Siyaz beyaz palette daha da ürpertici bir hâl alan buram buram gotik elementlerle bezeli Hill House’un açılışında, Flanagan’ın dizisinde ailenin babası olarak tanıdığımız Hugh Crain’in bu evi karısı için özel olarak inşa ettirdiğini öğreniyoruz. Bayan Crain’in evin bahçesinde geçirdiği kaza sonucu ölmesiyle bir şeylerin ters gittiğini anladığımız Hill House’nun laneti ise tarihi boyunca içerisinde yaşayan kimselere huzur dolu bir hayat sunamıyor. Yıllar sonrasında, paranormal olayları araştırmayı kendine misyon edinmiş Dr. Markway Hill House’un bu makus talihinin cazibesine karşı koyamayıp kendine bir araştırma ekibi oluşturmaya başlıyor. Evin hayaletli olduğuna dair öne sürülen rivayetlere aldırış etmeden bu misyona dâhil olan bu ekipte, evin potansiyel mirasçılarından Luke, mistik güçlerinin farkında bir kadın Theodora ve travmatik geçmişini ardında bırakma düşü ile yollara koyulan Eleanor var. Tıpkı dizide olduğu gibi, burada bambaşka karakterler tabii ki, Eleanor’un eve gelmesiyle adeta yaşayan bir organizma gibi davranan Hill House’un laneti çökmeye başlıyor. Wise’ın usta işçiliği ve Gidding’in hikâyeye kazandırdığı zeki dönemeçlerle neredeyse psikanalitik bir yolculuğa dönüşen hikâyenin başlangıcını tam da bu noktada yapıyoruz.

Uzun yıllar boyunca yatalak annesine bakmakla meşgul olduğu için kendi hayatını es geçen ve bu yüzden çocuk yetişkin bir kadın olarak birçok anksiyeteye sahip olan Eleanor için yeni bir başlangıç olması gereken bu perili ev macerası, aslında kendisinin bastırmaya çalıştığı korkularıyla yüzleşmesi için de bir fırsat sunuyor. Annesinin ölümüne sebep olduğu (daha doğrusu ölmesine izin verdiği) gerçeğini örtmeye çalışırken nihayet kendisini özgür hissedecek olmanın verdiği mutluluğu ile vicdan azabını bastırmaya çalışıyor. Ne var ki, Eleanor’un özgürlüğü film boyunca hayali bir özgürlükten öteye gidemiyor. Özgür olmayı sadece zihninde yaşarken materyal dünyada travmalarının ve geçmişinin kısıtlamalarından ötürü hareket edemiyor. Bu durumun meydana çıkardığı endişeleri ise kendisini çılgına çevirecek bir noktada. Kendisini diğer insanların karşısında küçük düşürmekten, insanların onunla alay edeceğinden korkuyor. Romanda da Eleanor’un gözünden anlatılan bu iç sanrılara filmde dış ses olarak tanıklık ediyoruz. Sevilmeme, dışlanma ve geçmişinden ötürü yargılanma korkusu giderek paranoyaya evrilirken hayaletli olduğuna inanılan bu evdeki paranormal olayların en büyük şahidi ve hatta kurbanı olması kendisini bir noktada özel hissettirmesine de yardımcı oluyor. Tıpkı Flanagan’ın dizisinde olduğu gibi, The Haunting’de de Hill House bu travmatik korkulardan beslenerek kurbanı Eleanor’u giderek kendi içine çekmeye devam ediyor. Korku filmlerinde genellikle görmeye alışkın olduğumuz hayaletlerden, bahçeden havlayan köpeklerden ya da karanlıkta varlığını hissettiren ruhlardan korkan bir karakterden farklı olarak Eleanor, tüm bu ürkütücü doğaüstü vukuları içtenlikle kucaklıyor. Eleanor’un çocuk yetişkinliğinin sebep olduğu psikolojik tedirginliklerinin, genelde çocukluktan geldiği düşünülen tüm bu hayalet hikâyelerini alt ediyor oluşu da ters bir paralellik yaratıyor.

Korkuların paralelliğine girmişken filmdeki bir diğer önemli karakteri de incelemekte fayda var: Hill House. Bu sözde lanetli evin yaşayan bir organizma gibi hareket ettiğinden bahsetmiştim; fakat Wise’in vizyonerliğinde bir metafor olmaktan öte adeta bir karaktere dönüşüyor The Haunting’de. Gotik janrının ilham kaynağı gotik mimarinin tanımlayıcı özelliklerini bünyesinde barındırmasının yanı sıra, hayalet varlığının geçmişten gelen korkuların yansıması olduğunun da altı çiziliyor. Dış çekimler için Shakespeare’in memleketi Statford-upon-Avon’da gotikliğiyle nam salan bir şatonun kullanıldığı filmde Hill House, devasa yapısına rağmen karakterlerine neredeyse klostrofobik bir deneyim yaşatıyor. Antisimetrik yapılanması, farklı yönlere açılan çürümüş koridorları ve yüksekliği ile tedirgin eden tavanlarıyla evdeki herkesin, özellikle Eleanor’un, evin hayaletleri tarafından kapana kıstırıldığını hissediyoruz. Tıpkı travmalarımızın belleğimize işlediği resmedilemez karabasan hissi gibi karakterler de korkuları ölçüsünde sıkışıp kalıyor bu devasa binada. Wise’ın böyle bir hayaletli ev konseptinde hiçbir şekilde doğadışı bir fiziksel betimlemeye gitmeden musallat olunma duygusunu görünmeyenin verdiği ürperti üzerinde yaratmasında en büyük destekçisi de Davis Boulton imzalı döneminin çok ilerisindeki sinematografisi. Kuleden terastaki Eleanor’un üstüne sıçrayan kameradan kuş bakışı intihara kadar kotarılan birçok ikonik sahnenin yanı sıra evin bir canlı olarak varlığını zenginleştiren çerçevelerle karakterleri olduğu kadar seyirciyi de tedirgin eden bir atmosferi deneyimliyoruz.

Çekimler sırasında set arkadaşları tarafından dışlanan ve minör bir depresyon geçiren Julie Harris, bir Hitchcock sarışını olmanın ötesinde çok katmanlı bir oyun ortaya koyarak filmin anlatısını daha da yukarıya taşıyor. Dönemin sansür problemleri sebebiyle Eleanor’a asla fazla yakınlaşmaması gereken Theodora rolünde ise Claire Bloom da bu türde rastlayabileceğimiz ilk eşcinsel kadın tasvirlerinden birinde harika bir performans sergiliyor. Son tahlilde, Robert Wise’ın stüdyoların köstekliğine rağmen kamera arkasına geçtiği bu tutku projesi The Haunting, türün dönemsel kalıplarını hem teknik hem de anlatısal anlamda yıkarak korkuların psikolojik davranışları ve travmaların çaresiz kabullenilmişliği üzerine yarattığı melankolik gerilim ile kült korku filmler listelerinde aldığı yeri fazlasıyla hak ediyor.

İlginizi çekebilir: İzlemeniz Gereken Korku Dizileri

The Haunting (1963) – ABD & Birleşik Krallık
Yönetmen: Robert Wise
Senaristler: Nelson Gidding & Shirley Jackson
Oyuncular: Julie Harris, Claire Bloom, Richard Johnson, Russ Tamblyn, Fay Compton

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN