Son günlerde Mabel Matiz üzerinden yeniden sanat, ahlak, toplum ve sansür konuşuyoruz. Aslında Türkiye’de bu tartışmayı ilk kez yapmıyoruz. Muhtemelen son kez de yapmayacağız. Çünkü mesele yalnızca Mabel Matiz’in ne söylediği, ne yaptığı ya da sanatını nasıl ortaya koyduğu değil. Mesele biraz daha büyük: Bir sanatçının sınırlarını kim belirliyor?

Mabel Matiz | Fotoğraf: A Canım – YouTube

Bir sanat eserini beğenmeyebiliriz. Bir şarkının sözlerini fazla bulabiliriz, bir klibi gereksiz derecede cesur görebiliriz, bir sanatçının söyledikleri bize hiç hitap etmeyebilir. Bunların hepsi son derece doğal. Sanat zaten herkesin aynı şeyi düşünmesi için yapılmıyor. Hatta bana kalırsa sanatın en önemli taraflarından biri, insanları aynı fikirde buluşturmak yerine birbirinden farklı düşüncelere itebilmesi. Fakat son yıllarda itiraz etmekle susturmak arasındaki sınırı giderek daha fazla karıştırıyoruz. “Ben bunu beğenmedim” demek başka bir şey, “Bunu kimse görmemeli” demek başka. Bir sanatçıyı eleştirmek başka, onun üretim alanını daraltmaya çalışmak başka.

George Orwell’in sansür ve ifade özgürlüğü üzerine yazdıklarını bugün yeniden okuduğunuzda insanı rahatsız eden şey, söylediklerinin hâlâ bu kadar tanıdık olması. Orwell’in asıl dikkat çektiği meselelerden biri, insanların yalnızca açık bir yasak nedeninden öte söyleyeceklerinin sonuçlarından korktukları için de kendilerini susturabilmeleri. Bence bugün sanat açısından konuşmamız gereken noktalardan biri tam da burası. Çünkü sansür tahmin ettiğimizin aksine her zaman “Bunu yapamazsın” şeklinde gelmiyor. Bazen sanatçı daha eserini ortaya koymadan önce neyin tepki çekeceğini hesaplıyor. Hangi kelimenin sorun yaratacağını, hangi görüntünün fazla bulunacağını, hangi konunun tartışma çıkaracağını düşünüyor. Bir süre sonra dışarıdan gelen sansüre bile ihtiyaç kalmıyor; insan kendi kendisinin sansür mekanizmasına dönüşüyor.

Bu bence çok daha tehlikeli. Çünkü sanatın görevi nedir, bunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Sanat sadece güzel olanı göstermek, iyi hissettirmek veya herkesin kolayca kabul edeceği şeyleri anlatmak zorunda mı? Bir şarkının, bir romanın ya da bir filmin bizi rahatsız etme hakkı yok mu? Var!

Hatta bana kalırsa sanatın biraz rahatsız edici olması gerekiyor. Çünkü hayatın kendisi zaten rahatsız edici. İnsanların çelişkileri var, arzuları var, öfkeleri var, korkuları var, kimlikleri var, yalnızlıkları var. Toplumun konuşmakta zorlandığı pek çok şey sanatın içinde kendine yer buluyor. Biz bunların hepsini “uygun”, “makul”, “kabul edilebilir” hale getirmeye başladığımızda sanatın da alanını daraltıyoruz.

Mabel Matiz meselesine de bu açıdan bakıyorum. Olay Mabel Matiz’i sevip sevmemenin çok dışında. Yaptığı her işi beğenmek zorunda da değiliz. Bir şarkısını kötü bulabilir, bir klibini eleştirebilir, sanat anlayışını kendimize uzak görebiliriz. Bunlar özgürlüğün içinde var. Fakat bir sanatçının ürettiği şeyin bizi rahatsız etmesini, o şeyin var olmaması gerektiği sonucuna bağladığımız anda başka bir yere geçmiş oluyoruz.

Burada biraz da “toplumun değerleri” cümlesini sorgulamak gerekiyor. Toplumun değerleri dediğimiz şey tam olarak kimin değerleri? Toplum dediğimiz şey zaten birbirinden farklı milyonlarca insanın bir arada yaşadığı bir yapı değil mi? Hepimizin aynı şeyi beğenmesini, aynı şeye kızmasını, aynı şeyi ayıp veya doğru bulmasını beklemek gerçekten mümkün mü? Üstelik sana tarihi biraz da bu sınırların değişmesini anlatmıyor mu? Bugün sıradan gördüğümüz pek çok şey geçmişte aykırı, ahlaksız, kabul edilemez veya tehlikeli bulunuyordu. Eğer her dönemde çoğunluğun rahatsız olduğu noktada sanatçı geri çekilseydi bugün elimizde nasıl bir sanat tarihi olurdu, bunu düşünmek bile yeterli.

Asıl problem, bizim özgürlüğü biraz yanlış anlamamız. Özgürlüğün yalnızca bizim hoşumuza giden şeylerin özgürce söylenebilmesi olduğunu düşünmek yanlış olur. Asıl sınav, hoşumuza gitmeyen bir şey söylendiğinde başlıyor. Sevmediğimiz bir sanatçının da konuşabilmesini, katılmadığımız bir fikrin de ifade edilebilmesini savunabiliyor muyuz? Bunu yapabiliyorsak gerçekten ifade özgürlüğünden söz edebiliriz.

Mabel Matiz | Fotoğraf: Umrumdışı – YouTube

Yok eğer özgürlüğü yalnızca kendi tarafımız için istiyorsak, orada özgürlükten çok konfor alanımızı savunuyoruz demektir. Bir de sansürün yalnızca sanatçıyı etkilemediğini düşünüyorum. İzleyiciyi de etkiliyor. Çünkü bir sanat eserini görme, dinleme, okuma ve onunla ilgili kendi kararını verme hakkımız da elimizden alınmış oluyor. Bir şeyin bize sunulması, onu beğenmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bazen en güzel şey, bir eseri görüp “Ben bunu hiç sevmedim” diyebilmektir.

Bunun yerine daha baştan “Bunu kimse görmesin” demeye başladığımızda ise tartışma imkânını da ortadan kaldırıyoruz. Bugün Mabel Matiz üzerinden konuşuyoruz. Yarın başka bir müzisyen, başka bir yazar, başka bir yönetmen üzerinden aynı tartışmayı yapabiliriz. Çünkü mesele tek bir sanatçıdan çok daha fazlası. Mesele, sanatın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği.

Ben sanatın biraz daha cesur olmasından yanayım. Bazen fazla gelmesinden, bazen düşündürmesinden, bazen rahatsız etmesinden, hatta bazen bizi kızdırmasından yanayım. Çünkü sanatın bize sürekli olarak “Merak etmeyin, herkes için uygun bir şey söylüyorum” demesine ihtiyacım yok. Bana göre sanatın değeri biraz da burada. Bize alıştığımız yerden değil, hiç beklemediğimiz bir yerden bakabilmesi.

Bu yüzden Mabel Matiz meselesini yalnızca Mabel Matiz üzerinden konuşmanın eksik olduğunu düşünüyorum. Bugün onun üzerinden konuştuğumuz şey aslında hepimizin meselesi. Çünkü sanatçının alanını daraltırken yalnızca onun ne söyleyebileceğini belirlemiyoruz; toplum olarak neyi duyabileceğimizi, neyi tartışabileceğimizi ve neyi hayal edebileceğimizi de belirliyoruz. Bence kendimize daha sık sormamız gereken, zor bir soru var: “Bana uygun olmayan bir sanat eserinin var olmasına tahammül edebiliyor muyum?” Çünkü özgür sanat tam olarak orada başlıyor.

Kapak Fotoğrafı: Sarmaşık – YouTube

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Sansür