Mickey 17: Vazgeçilebilir Olmaya Dair İnsancıl Bir Uzay Filmi
Bong Joon Ho’nun Mickey 17si, bilimkurgunun sınırlarını kendi çapında zorlayarak kara mizahıyla izleyiciyi hem düşündürüyor hem güldürüyor. En azından elinden geleni yapıyor diyelim hadi… Film, insanların tekrar tekrar ölüp yeniden üretilebildiği bir sistemde, yaşamın ve ölmenin anlamını sorguluyor. “Harcanabilir” olmayı kabul eden Mickey’nin hikayesi, bir sistemin ne kadar acımasız olabileceğini karikatürize bir otoriter rejim vesilesiyle gözler önüne seriyor. Her ölüm, yeni bir Mickey yaratıyor ama bu Mickey’lerin her biri aynı bedenin içinde farklı ruhsal çatlaklar taşıyor. Pattinson’un incelikli oyunculuğu, bu kırılmaları seyirciye neredeyse fiziksel bir ağırlıkla hissettiriyor. Film ayrıca, tekrarın getirdiği çaresizlik hissini distopik bir zarafetle işliyor.

Mekan bu kez Snowpiercer’daki gibi bir tren değil, donmuş ve düşmanca bir gezegen; ama sınıflar yine keskin bir şekilde ayrılmış. Üst sınıfın konforu ve alt sınıfın yokluğu arasında kurulan o tanıdık gerilim, Bong’un sinemasının imzası gibi. Komutan karakteri, mutlak gücün karikatürleşmiş bir temsilcisi olarak sistemin çürümüşlüğünü yansıtıyor. Karısı dahil etrafındaki herkes, bu iktidarın devamı için farkında olmadan taşeronluk yapıyor. Yiyecek, para yerine geçiyor; kimin ne kadar hak ettiğini belirleyen şey, sistemin çarpık terazisi oluyor. Mickey ise tüm bu yapının en alt katmanında, defalarca ölüp geri gelen bir emek sembolüne dönüşüyor.
Film, izleyicisini uçuk uzay sahneleriyle değil, karakterleri ve fikirleriyle sürüklüyor. Mickey’in her yeniden doğuşu, aslında sistemin ona dayattığı yok oluşun başka bir biçimi. Aynı kıyafetin, aynı yüzün ardında bambaşka içsel sancılar barındıran Mickey’ler arasında kurulan farklar, filmin dramatik gücünü besliyor. Film, ölümün sıradanlaştığı bir düzende, yaşamın ne kadar kırılgan olduğunu ustalıkla hatırlatıyor. Bu kırılganlık, izleyiciyi yakalamak için filmin en önemli kozu.

Bong Joon Ho’nun filmografisine aşina olanlar, Mickey 17de onun tanıdık temalarını hemen fark edecek: sınıf çatışması, sistem eleştirisi, alttakinin görünmeyen hikâyesi. Ancak bu film, önceki işlerinden daha soyut ve varoluşsal bir dil kurmayı deniyor. “İnsan ne zaman insandır?” sorusunun peşine düşerken, bunu bilimkurgunun olanaklarıyla değil, karakterin içsel dönüşümüyle yanıtlıyor. Kapitalizmin emek üzerindeki yıkıcı etkisini, Mickey’nin parçalanmış benlikleri üzerinden gösteriyor. Aynı Mickey’nin hem çaresizliğini hem de başkaldırısını izlemek, çelişkili bir empati yaratıyor. Film bu anlamda hem bireysel hem kolektif bir başkaldırının portresi oluyor. Bunun ne kadar özgün olduğunu sorarsanız açıkçası pek olumlu bir cevap veremem sanırım.
Robert Pattinson’un performansı, bir oyuncunun aynı karakterin farklı varyasyonlarını ne kadar detaylı oynayabileceğinin bir dersi gibi. Mickey 17’nin mahcup ve ezik hali ile Mickey 18’in soğukkanlı ve daha haşin versiyonu arasındaki farklar, mimiklerle ve ses tonuyla ustaca çiziliyor. Film, “aynılık” kavramının bile ne kadar katmanlı olabileceğini gösteriyor. Her Mickey, hem bir öncekine benziyor hem de ondan bambaşka bir bilinç taşıyor. Mickey 17, Bong Joon Ho’nun sinemasında yeni bir zirve değil belki ama kesinlikle yeni bir yol. Tanıdık öfkesini ve ironisini yepyeni bir dünya üzerinden yeniden kuruyor. Kapitalizmin bireyi tüketen yapısına duyduğu öfke, bu kez bir 3D yazıcıdan çıkan kopyalar üzerinden vücut buluyor. Ama film, aynı zamanda insanlara dair umutlu bir bakışı da barındırıyor. Çünkü her Mickey, her ölüme rağmen hala “yaşamaya değer bir şey” aramaya devam ediyor. Bu da filmi insani bir yere taşıyor.
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Mickey17
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Netflix’te Bu Ay Neler Var?

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!