Pluribus: Topluma Rağmen Bireycilik
Vince Gilligan’ın (Breaking Bad ve Better Call Saul’un dehası) elinden çıkan yeni bilimkurgu dizisi Pluribus, sessiz sedasız sayılabilecek bir şekilde gündemimize düştü ve hakkında konuşmaya başladık. Dizinin başrolünde, Better Call Saul’daki harika performansıyla gönlümüzü fetheden Rhea Seehorn var. Sadece Seehorn ve Gilligan adlarını yan yana görmek bile dizi için insanda merak uyandırıyor. Konusu da kimisi için bir ütopya, kimisi için de bir distopya şöleni: Dünyayı ele geçiren bir virüs, insanlığı zorla ‘süper mutlu’, tek bir bilincin parçası yapıyor (Hive Mind gibi bir şey), ama Seehorn’un canlandırdığı yazar Carol Sturka bu duruma bağışık kalan 13 şanslı/şanssız kişiden biri. 7 Kasım 2025’te yayınlanan ilk bölümeriyle, hem eleştirmenlerden tam not almayı başardı (Rotten Tomatoes’ta şov yaptı) hem de prodüksiyonunun çapı izleyicisini şaşırttı diyebiliriz. Zira söylentilere göre her bölüm için harcanan bütçe 15 milyon doları buluyor, ki bu rakam bir TV yapımı için deli işi. Kısacası, Apple bu diziye varını yoğunu basmış, işin nereye varacağını çok merak ediyorum…

Dizi ilk iki bölümünde dünyasını harikulade bir şekilde kuruyor. Meselesini anlatırken aceleye getirmiyor, yavaş yavaş zihnimizi tırmalayacağının sinyallerini veriyor özetle. Fakat 3. bölümden itibaren bu yavaşlık biraz tatsız seviyelere geliyor… Her hafta çeşitli eleştiri oklarının hedefi haline gelmekten yorgun düşen Pluribus, ya sezon finalinde inanılması güç bir şov yapacak, ya da biz Gilligan’ın kusursuz yaratıcılığından şüphe etmeye başlayacağız. Ana karakterinin yalnızlaşma sürecini en ağır tonda işleyen dizi, ana karakter dışında bir çatışma yaratabilecek elemente sahip olmayışının sıkıntılarını yaşıyor. Bir kahraman inşa ederken hikayenin seyir gücünü etkileyen en önemli şey o kahramanla keçi gibi kafa kafaya gelecek olan şeyler. Fakat Pluribus o kadar barışçıl bir gerginlik yayıyor ki, biz istediğimiz gürültünün ortasında kalamıyoruz. Aksine gittikçe daha izole olduğumuz garip bir forma dönüşüyor hikaye.

Ana karakterimiz haricinde bu virüsten etkilenmeyen bir grup insan daha var. Normal şartlarda izleyiciyi diziye bağlayacak olan karakterlerin de o ekipten çıkması mümkün geliyordu bana ilk başta. Çünkü Carol pek sevilesi biri değil ve sırf bu yüzden farklı bir denge yakalamak istediğini düşündüm ben dizinin. Fakat maalesef diğer bağışıklığı gelişmiş olanların da ilgi çekici hiçbir tarafı yok. Düz insanlar… Aradığım çatışmayı bulamadıkça huzursuzluk yüklenmeye başladı. Bölüm sonlarına serpiştirilen Türkçe şarkılarla gazımı almaya çalışan Vince Gilligan, ya sezon finalinde bizi şaha kaldıracak, ya da kendisini rafa kaldırtacak…

Kafasında tasarladığı 4 sezon 40 bölüm varmış Gilligan’ın. İlk sezondaki bölümlerin bu kadar “dingin” olmasının sebebi eğer diğer sezonlarda hikayenin uçacak olması ise, bu devirde kaç kişi bu derece sabırla bekler emin olamıyorum. Ben her ihtimale karşı iyimser ve pozitif yaklaşıyorum bu duruma. Yapay zekadan nefret eden bu adamın ve politik anlamda pek de sır vermeyen yapısının sürprizlere gebe olduğunu düşünüyorum. Ekran başına yeni bir Breaking Bad fırtınası diye geçenler ise benimle pek aynı düşüncede değil eminim. Umarım benim bardağın dolu tarafını görmeyi seven yapım beni üzmez bu sefer….
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Pluribus
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Ripley


Eralp Alper 




Aile Tadında
Macroonline
İlk yorumu siz yazın!