Bir an geliyor her şeyi bırakıp gidesimiz gelmiyor mu? Uzak yerlerde bilinmedik yerleri keşfetmek hangimizin hayalleri arasında değil ki? Ancak hayat koşulları çoğumuzun hayallerinin önüne bir engel olarak iniyor ama bazıları var ki bu engelleri de aşıp hayallerinin peşinden gidiyor. İşte Şafak Yırtıcı ve Rabia Sulhan! Evet onları Instagram hesapları olan safakvebia‘dan arkadaşımın tavsiyesi üzerine takip etmeye başladım. İyi ki de başlamışım, paylaşımları sayesinde uçsuz bucaksız keşiflere tanıklık etme imkanı buluyorum. Eminim bu röportajda çoğumuzun kafasında yer alan soru işaretlerine birer cevap bulacağız.

Öncelikle kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?

R: Herkese merhaba! Ben Rabia, 26 yaşındayım ve geçtiğimiz sene Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi grafik tasarım bölümünü bitirdim. 7 sene sürdü ama güzel bir öğrencilik hayatı yaşadım. Hemen ardından yaklaşık 7-8 ay boyunca bir dijital ajansta çalıştım ve çalışma saatlerinden, maaşın yetersizliğinden ve emeğimin karşılığını alamamaktan aşırı boğulup istifa ettim. Sonrasında aynı ortama bir süre tekrar girmek istemediğime karar verdim. Büyük bir boşluğa düştüm ve Şafak’la beraber ne yapmak istedğimizi düşünmeye başladık. İkimiz de o günlerimizde kapitalist sistemden bıkmış, hayatı sorgular bir dönemimizdeydik. Nasıl tanıştığımıza gelirsek de, aslında hep çok yakındık fakat çok geç tanıştık. Neredeyse tüm ilk ve ortaokulu aynı sitede oturarak, aynı okula giderek, aynı arkadaşlarla görüşerek geçirmişiz fakat nedense hiç tanışmamışız. Ben sadece Şafak’ı altıncı sınıftayken bir gece gördüğümü, aynı grupla oturduğumuzu hatırlıyorum. Gerçek anlamda yaklaşık üç sene önce ortak arkadaşlarımızdan biri tanıştırdı denebilir. Tanıştıktan sonra kısa süre içinde iyi arkadaş olduk, üzerinden bir sene geçmeden de bir baktık ki sevgili olmuşuz.

Ş: Ben Şafak, Beykent Üniversitesi grafik tasarım bölümü öğrencisiyim. Üniversite ikinci sınıfın ortalarında bir lojistik firmasında çalışmaya başladım. Fakat geçtiğimiz yaz çalıştığım firma battı, ben de battım. Bu süreçte şehir hayatını, iş hayatını çok sorgular oldum. Tüm bunların üstüne en yakın arkadaşımı kaybetmem, buralardan uzaklaşma isteğimi en çok arttıran şey oldu. O sıralarda Rabia da bir çok şeyden bunalmış, bir yerlere kaçmak istiyordu. Biz de kafamızda zaten hep olan dünya turuna çıkma fikri üstüne yoğunlaştık, maddi durumlarımızın elverişsizliğine rağmen olabilirliğini araştırdık.

Bu kararı ortaklaşa mı aldınız? Yoksa hanginizin düşüncesi bu maceranın oluşmasında daha baskın olarak rol aldı?

R: Evet bu kararı ortaklaşa aldık, ben zaten birkaç yılda bir İstanbul’dan kaçıyor; gerek Erasmus programı, gerek Work and Holiday gibi vizeler veren ülkelere başvurarak oralarda yaşıyordum. Yani belirli aralıklarla aslında uzun süredir seyahat ediyorum denebilir. Bu yüzden başka ülkelerde parasız veya yalnız kalma gibi korkularım yoktu, beraber her şeyin üstesinden gelebiliriz diye düşündük. Yanılmamışız da. Hem zaten şehrin karmaşasından daha kötü ne olabilir ki? Şafakla böyle konularda aynı maceracı ruha sahibiz, o yüzden ikimiz de birbirimizi gaza getire getire bir bakmışız ki uçak biletleri alınmış. Tabi öncesinde aylarca para biriktirmeye, rota belirlemeye çalıştık. Güney Amerika fikri Şafak’tan çıktı, burada görmek istediği sevdiği arkadaşları yaşıyordu, biz de biraz da onları görme bahanesiyle büyük bir geziye başlamış olduk. Ayrıca rotamızda Küba dışında burada bulunan hiçbir ülke  vize istemiyordu, o Güney Amerika tercihimizde çok büyük bir etken oldu.

Kararı aldığınızda yakın çevrenizden ne gibi tepkiler aldınız?

Ş: Genel olarak çok da iyi tepkiler almadık. Güney Amerika’ya gidiyoruz dediğimiz an çoğu zaman “aman başınıza bir şey gelmesin oralar tehlikeli yerler” cevabını duyduk. İnternette turist gibi ingilizce arama yaptığınızda Türkiye hakkında da “çok tehlikeli” uyarılarıyla karşılaşabiliyorsunuz, o yüzden bu tarz konuşmaları ciddiye almadık. Biz sadece kazanacağımız iyi deneyimlere odaklandık. İyi ki de öyle yapmışız.

Bu kararı verirken zorlandığınız bir an oldu mu? Fikrinizden vazgeçmeye yakın bir süreçten geçtiniz mi?

R: Geziye başlamadan önce birkaç fiyasko yaşadık, çok sinirlenip vazgeçecek gibi olduk ama yılmadık. Mesela ilk çizdiğimiz rotanın birinci durağı ABD idi; fakat Şafak’a vize çıkmadı, tüm planlarımız suya düştü, rotayı yeniden çizmek zorunda kaldık ve tüm bunlar olurken dolar 7’ye yükseldi, bir günde uçak bileti fiyatları tavan yaptı, Amerika kıtasının tamamına uygun uçuş bulmak çok zorlaştı. Biz de en uygun uçuşu garip bir şekilde Küba’ya bulduk ve böylece ilk durağımız Küba oldu.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Şafak & Bia (@safakvebia) on

Bu yola çıkmanıza ilham olan bir olay veya kişi(ler) var mı?

Ş: Çalıştığım süre boyunca cesaret edebilirsem dünyayı gezeceğimi düşünüp durdum fakat bunları düşünürken kendimi tüm birikimimi yatıracak kadar işin içine sokmuşum, farkında değildim. Şirketin batması ve bu süreçte en yakın arkadaşımın hastalığını öğrenmem bu yolculuk konusunu içimde daha da ciddi bir yere taşıdı. Kendisine dünyayı gezmek istediğimi anlattığımda manevi olarak en büyük destekçim olmuştu, bize en çok ilham veren kişi de o oldu.

Rotanız nerelerden geçiyor? Peki bu rotayı neye göre şekillendirdiniz?

R: Rotamız Küba’da başladı, sonrasında en ucuz şekilde nasıl ilerleyebileceğimize göre şekillendi. Bazen de yolun kendisi bize ne yapmamız gerektiğini söyledi. Mesela Peru’dayken Bolivya’yı es geçip direk Şili’ye gitmeyi planlamıştık, fakat orada tanıştığımız insanlar bize Bolivya’dan sınırı geçmenin daha kolay ve uygun olabileceğini anlattı ve rotamıza Bolivya’yı da ekledik. Sırasıyla Küba, Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya, Şili, Arjantin ve Brezilya’ya gitmeyi planladık.

Şu zamana kadar gezdiğiniz yerlerden hangisi sizde unutulmaz izler bıraktı?

Ş: Ekvador’da Amazon Yağmur Ormanları’nın ortasında bir ay boyunca vahşi hayvan rehabilite merkezinde çalıştık. Bizi duygusal olarak en çok etkileyen yer orası oldu kesinlikle. İnsanların doğa üzerinde ne kadar yıkıcı bir etkisi olduğunu çok net bir şekilde deneyimledik, bakımından sorumlu olduğumuz tüm o hayvanların gözlerinde bunu her gün gördük. Çoğu insan tarafından işkence görmüş, kullanılmış hayvanlardı. Eskiden denek hayvanı olarak kullanılan, yıllarca hapsedilmiş bipolar maymunlardan, stresten tüylerini yolan, epilepsi hastası olmuş papağanlara ve bunun gibi yüzlerce hayvana baktık. En unutamadığımız şey hepsinin gözlerindeki o ifadeydi. Günlük görevlerimizi bitirip birbirimize neler yaşadığımızı anlatırken neredeyse her akşam ağlıyorduk. Bir ay sonunda oradan ayrıldığımızda doğal hayata karşı çok daha duyarlı bireyler haline dönüştüğümüzü fark ettik ve bunu koruyacağımıza dair kendimize söz verdik.

Bu süreçte en zorlandığınız an hangisiydi? Zorluk yaşadığınızda motivasyonunuzu nasıl sağlıyorsunuz?

R: En fazla zorluk yaşadığımız an ne yazık ki aynı zamanda en çok sevdiğimiz ülke olan Ekvador’da gerçekleşti. Peru’ya gitmek için bilet aldığımız otobüs firmasının kilitli dolabı vardı. Biz de otobüsün kalkış saatine daha çok var diye sırt çantalarımızı o dolaba bıraktık ve birkaç saat şehirde gezinip Ekvador’a veda ettik. Döndüğümüzde ikimizin de çantasından değerli eşyaları çalınmış halde bulduk. Ama bizi en çok üzen şey hard diskimizin de çalınmış olması oldu. İçinde Ekvador’da, Amazonlar’da, Kolombiya dağlarında çektiğimiz tüm fotoğraflar, Youtube kanalımız için çektiğimiz tüm videolar vardı ve hepsi yok oldu. Kısacası bu hırsızlıkla beraber Ekvador’da kaydettiğimiz tüm içeriğimizi kaybettik, geriye sadece hatırlayabildiğimiz güzel anılarımız kaldı. Motivasyonumuz ilk birkaç hafta çok düştü, fakat sonra birbirimize verdiğimiz güven ve motive edici planlarla tekrar eski neşemize kavuştuk. Kısacası gezinin kendisi ve birbirimize sahip olmamız en büyük motivasyon kaynağımız.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Şafak & Bia (@safakvebia) on

Gelelim herkesin merak ettiği soruya… Bir yola iki kişi olarak baş koymak içinde güzellikler kadar zorluklar da barındırıyor. Birbirinizi nasıl dengeliyorsunuz?

Ş: Gezimiz boyunca birbirimizin yaşam stili dolayısıyla ikimiz de çok farklı konularda dikkatli olmakta ustalaştık. Ben daha tutumlu oldum, Rabia da daha tedbirli bir karaktere dönüştü. İkimiz de Güney Amerika’yla sınırlı kalmayıp kendi içimize ve birbirimizin ruhuna doğru bir geziye çıkmış olduk aynı zamanda. İlk başlarda ters düştüğümüz, anlaşamadığımız konularda birbirimize kızıp karşı çıkıyorduk, sonrasında nasıl oldu bilmiyoruz ama bir noktada birbirimizi tüm saçma özelliklerimizle kabullendik. Mesela Rabia’nın sürekli çikolata yemek istemesine kızıyordum, ama kabullendikçe komik gelmeye başladı. :) Birbirimizi değiştirmeye çalışmadığımız, aksine birbirimize güç ve güven veren bir ilişkiye dönüştü aramızdaki.

İyi ki’ler ve keşke’ler… Sizlerin en büyük iyi ki’si ne oldu? Keşke’leriniz de oldu mu?

R: Çok klasik olacak ama iyi ki tanışmışız, iyi ki yola çıkmışız. Keşke’lerimizi pek olmadı sanırım, her gün ufak ufak şeylere keşke diyoruz ama o kadar küçük şeyler oluyor ki hiçbirini hatırlamıyorum. Şafak’ın tek keşke’si de ucuz diye dandik kamera almakmış. :)

Bir yere gitmeden önce iş imkanlarını ve kalacak yeri mi araştırıyorsunuz? Yoksa karşınıza çıkan fırsatları o yere yerleştikten sonra mı değerlendiriyorsunuz?

Ş: Bu tarz şeyler tamamen spontane gelişiyor. Bu gelişmeler yolda tanıştığımız bir arkadaşımızdan aldığımız tavsiyeler olabilir, internette gördüğümüz bir fotoğraf veya doğal bir güzellik olabilir. Bazı güzellikleri de o ülkeye gitmeden bilemiyorsunuz. Mesela biz şu an El Calafate diye bir kasabadayız ve buraya 2 saat mesafedeki bir National Park’a gidip buzulları görebiliyorsunuz. Ama buranın yakınında bulunmadan, insanlarla konuşmadan bu bilgiyi bilmezdik, ikimiz de önden büyük çaplı araştırma yapmayı seven tipler değiliz. Öyle bir zamanımız da, yaşam alanımız da yolculuk sırasında pek olmuyor zaten. Çoğu bölgeyi ve ülkeyi spontane keşfetmekten daha çok zevk alıyoruz.

Bu macera yaklaşık ne kadar sürecek? Bundan sonraki hedefleriniz ne yönde?

R: Güney Amerika maceramızı Haziran başında bitirmeye karar verdik çünkü Haziran’da İstanbul’da olup oy kullanmak istiyoruz. Şafak da geri dönünce okulunu bitirmeye karar verdi, yani yaklaşık bir sene kadar Türkiye’de olacağız. Bu süre zarfında hep hayalini kurduğumuz bir karavanla Kuzey Avrupa turuna çıkıp Kuzey Işıkları’nı görme planımıza odaklanacağız. Karavan alıp içini kendimiz döşeyelim ve belki 1-2 arkadaşımızı da yanımıza alıp birkaç ay gezelim istiyoruz. Umarım planımızı gerçekleştirebiliriz. :) İstanbul’da yaşarken sık sık kamp yapmaya giderdik, bu sene de bol kamplı, Türkiye’nin güzelliklerini de keşfettiğimiz bir yıl olacak. Yani maceramız uzun yıllar bitmeyecek gibi duruyor.

Oradan oraya koştururken alışkanlıklarınız ne yönde değişti? En çok özlediğiniz rutininiz hangisi oldu?

Ş: Ben en çok Türk yemeklerini özledim. 2-3 ayda bir ülke değiştirince yeme alışkanlığı da çok değişiyor haliyle. Bunun dışında planlı olmayı öğrendik bence. Öğrenmek değil de, zorunda kaldık. Başka bir şansımız yok çünkü. İkimiz de daha derli topluyuz artık, fazla yayılacak alanımız genelde olmuyor zaten. Yayılsak da her hafta kalacak yer değiştirdiğimiz için genelde 1-2 günde toparlanmak zorunda kalıyoruz. Sürekli çanta toplamaktan, içlerinde bir şeyler aramaktan bıktığımız günler oluyor dolayısıyla. Rabia en çok sabah rutinlerini özlemiş. Yalnız başına sessiz bir sabaha uyanıp en sevdiği bardağından kahvesini içmek istediğini söyledi.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Şafak & Bia (@safakvebia) on

Sizin gibi sırt çantasını alıp dünyayı keşfetmek isteyen çok insan var ama bir türlü cesaret edemiyorlar. Onlardan biri de benim :) Bizlere ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

S&R: Emin olun yola çıkmanın en zor aşaması bu kararı verebilmek. Sonrasında her şey o kadar kolay bir hal alıyor ki bunca zamandır neyi bekliyorduk acaba diye kendinize soruyorsunuz. Bazı şeylerden vazgeçmekten, konfor alanımızın dışına çıkmaktan çok korkuyoruz fakat bu korkuyu kırıp her şeyi bırakmayı göze alınca insanın içini huzur kaplıyor. Aslında yaşadığımız çok basit bir hayat. Minimum kıyafet, obje ve parayla minimal yaşamanın huzuru çok farklı. 7 aydir stressiz, telaşsız yaşıyoruz ve bu fiziksel sağlığımıza da çok yansıdı. İstanbul’da tüm gün evde otursak da bel ağrısı çekiyorduk, artık 7 aydır günde 20 km’yi sırtımızda 15 kiloluk çantalarla yürüyüp hiç ağrı sızı çekmiyoruz. Herkes kendi ruh ve fiziksel sağlığı için her şeyi ardında bırakıp bir süre uzaklaşmalı bence. Olabilecek en kötü şey bile sizi hayatta daha güçlü bir insan kılıyor ve bunun bilincinde olduğunuz sürece güçlenmeye ve bazı şeyleri gerçekleştirmek için cesaretlenmeye devam ediyorsunuz.

Biz bu şekilde şehirdeki hayatımıza dışarıdan şöyle bir bakma şansı bulduk ve orada kendimizi ne kadar boşuna hırpaladığımızıı çok iyi görmeye başladık. Dünyanın en uzak noktasında bile huzurlu, stressiz bir hayat kurulabileceğini anladık.  “Sahip olma hırsı” nın bizi ne kadar çok yorduğunu, ne kadar boşuna olduğunu anladık. Kimse bu hayata haftada 50 saat çalışmak için gelmedi. Biz niye hayata geldigimizi sorgulamayı hiç bırakmadık. Yolculuğa çıkma kararını alırken çoğu zaman içimizdeki sesi dinledik ve o bizi hiç yanıltmadı. Herkesin iç sesini dinlemesi ve cesaretini toplaması dileğiyle…

İlginizi çekebilir: “Dicle Doğan: Dünyayı Yürüyerek Keşfeden Gezgin”

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN