İlk yorumu siz yazın!
Sınıfsal Hayaller: Nöro-Bilimden Habitus’a Risk Alma Lüksü
“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın.” Bu cümle, modern dünyadaki en büyük ve en ambalajlı yalanlardan biri. Bize ısrarla kişisel potansiyelin her kapıyı açacağı, bir hedefe odaklanarak gece gündüz çalışan herkesin zirveye oynayabileceği söyleniyor. Peki, sıfır network ve sıfır sermaye ile kendi tırnaklarınla kurmaya çalıştığın hayat standardı ile amiyane tabirle yurt dışında “Business & Economy” okuyup döndüğünde babasının koltuğuna oturacak birinin hayat standardı gerçekten eşit olabilir mi?

Fırsat Eşitsizliği ve Biyolojik Gerçeklik
Çocukluğundan itibaren belli başlı alanlara yönlendirilmiş, spordan sanata uzmanlaşması için önüne her türlü imkân serilmiş bir çocuğun gelişim süreciyle belirli bir yaşa geldikten sonra kendi imkânlarıyla bir alanda derinleşmeye çalışan birininki bir tutulabilir mi? Gerçek şu ki potansiyeli ve nihai başarıyı belirleyen en temel faktör, doğduğun ailenin olanakları. Bu sadece sosyolojik bir gözlem de değil. Nature Neuroscience dergisinde yayımlanan Kimberly Noble ve ekibinin yaptığı geniş çaplı nöro-bilimsel araştırmalar, ailelerin sosyo-ekonomik düzeyi ve gelir seviyesi yükseldikçe, çocukların dil, yürütücü işlevler ve bilişsel becerilerini yönlendiren beyin yüzey alanının genişlediğini; düşük sosyo-ekonomik koşullarda yetişen çocuklarda ise bu fırsat eşitsizliğinin biyolojik seviyede bir geride başlama durumuna yol açtığını gösteriyor. Bize satılan “istediğin her şeyi başarabilirsin” hayali daha nörolojik ve finansal başlangıç çizgisinde kırılıyor.
Sermaye İllüzyonu ve İstisnalar
Sistem bize “çabala ve başar” masalını anlatmak zorunda çünkü çarkların dönmesi bizim bu illüzyona inanarak durmaksızın çalışmamıza bağlı. Bugün ilham kaynağı olarak sunulan isimlerin “garajda başlayan” ya da “yoktan var edilen” başarı hikâyelerin arka planına bakın. Jeff Bezos Amazon’u kurarken ailesinden yüz binlerce dolarlık doğrudan yatırım aldı. Elon Musk zaten varlıklı bir aileye doğdu. Mark Zuckerberg elit bir özel lisede okuyup Harvard’a gitti. Bill Gates’in annesi IBM yöneticileriyle aynı yönetim kurullarındaydı ve oğluna ilk dev kapıları açtı. Müzik dünyasında bile Taylor Swift’in babası, kızının müzik hayali için yaşam alanını değiştirdi ve anlaştığı plak şirketinden hisse satın alarak onun yolunu finansal olarak destekledi.
Bu saydığım örneklerde hepsinin arkasında ailelerinin sağladığı ciddi melek yatırım sermayeleri, hazır bir network ve hepsinden önemlisi battıklarında onları tutacak devasa bir finansal güvenlik ağı vardı. Anadolu’nun bir köyünde çobanlık yapıp Türkiye birincisi olan çocukları elbette ana haberlerde gururla izliyoruz fakat onlar kuralı değil, kuralı bozan istisnaları temsil ediyor. O çocukların kaçı ileride bu sermaye devleriyle aynı masaya oturup kendi işini kurabildi?
Görünmeyen Sermaye: “Habitus” ve Özgüven Eşitsizliği
Üstelik eşitsizlik sadece banka hesabındaki rakamlardan ibaret değil. Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” ve “habitus” olarak tanımladığı kavram tam da burada devreye giriyor. Varlıklı bir ailede doğan çocuk, paradan çok daha fazlasını tevarüs ediyor. Üst düzey ortamlarda nasıl konuşulacağını, kriz anlarında nasıl rahat kalınacağını, nüfuzlu insanlarla çekinmeden nasıl iletişim kurulacağını ve sofra adabından sanatsal estetiğe kadar yazısız tüm kodları çocukluktan itibaren doğal bir refleks olarak emiyor. Sizin yetişkinlikte kurslarla, kitaplarla ya da büyük çabalarla edinmeye çalıştığınız o “doğal özgüven ve rahatlık”, onun için zaten bir yaşam biçimi. Siz bir masaya oturduğunuzda oraya ait olduğunu kanıtlamaya çalışırken o zaten masanın sahibiymiş gibi hareket ediyor.
Risk Alma Lüksü ve Başarısız Olma Özgürlüğü
Modern girişimcilik literatürü sürekli “risk alın, konfor alanınızdan çıkın, başarısız olmaktan korkmayın” ajitasyonu yapar. Ancak atlanan devasa bir gerçek var: Başarısız olma lüksü de sınıfsaldır. Üst sınıftan biri yeni bir iş kurup battığında bu onun biyografisinde havalı bir “öğrenme tecrübesi” veya bir “deneyim” olarak kalır. Arkasındaki ailevi güvenlik ağı sayesinde ertesi gün ikinci girişimini başlatabilir. Sıfırdan başlayan biri battığında ise hayatı kayar. Yıllarca borç öder, icralarla uğraşır ve sosyal olarak çöker. Dolayısıyla cesaret, inovasyon ve risk alma kapasitesi bile kişisel bir erdem olmaz, arkandaki finansal emniyet kemerinin kalınlığıyla doğrudan orantılıdır.

Eşitsiz Emeğin Aynı Teraziye Konması
Sosyo-ekonomik düzeyi düşük bir aileden gelen çocuk inanılmaz zeki ve başarılı olsa bile, günün sonunda en fazla “diğerlerinden daha yüksek maaş alan bir çalışan” oluyor. Sermayesi olmadığı için sistem onun zararına işlemeye devam ediyor. Zaten en üst sınıfta doğan biri hiç risk almasa hatta hiçbir ekstra çaba sarf etmese bile mevcut konumunu ve konforunu koruyabiliyor. Üstelik acı olan şu ki tüm imkânlara doğmuş birinin kazandığı zaferle, sizin imkansızlıklar içinden söküp aldığınız başarı günün sonunda aynı teraziye konup aynı tebriği görebiliyor.
Sınıfsal Hayaller ve Risk Alma Lüksü
Schopenhauer’ın Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar’da vurguladığı gibi, zihinsel özgürlük, estetik ve soyut hayaller kurabilme lüksü ancak maddi zorunlulukların baskısından kurtulunduğunda mümkün olabiliyor. Dolayısıyla düşünebilmek de kurabildiğimiz hayalleri sınıfsal olarak değerlendirebiliriz. Mesela inanılmaz bir yeteneğiniz olabilir ama bir burjuva çocuğu için ressam olmak estetik bir tercih veya sürdürülebilir bir tutkuyken sizin için “aç kalma” riskine dönüşebilir. Bu yüzden üniversite tercih döneminde aileniz sizi mantıklı olana, garanti olana yönlendirme ihtimali daha yüksektir; ressam olabilecek yetenekle bir mühendise, avukata veya plaza binasında beyaz yakalıya dönüşürsünüz. Çünkü kiranızı, faturalarınızı ve taksitlerinizi ödemek zorundasınızdır.
Meritokrasi Yanılsaması ve Vicdan Azabı
Michael Sandel’ın Liyakatin Zorbalığı eserinde önemli bir noktanın altını çiziyor. Bu liyakat söyleminin en acımasız tarafı yarattığı psikolojik tahribat olduğunu vurguluyor. Sistem size “Başarmak tamamen senin elinde, çok çalışırsan olursun” derken örtük bir biçimde şunu da fısıldıyor: “Eğer başaramadıysan, suç tamamen sende. Yeterince istemedin, yeterince çalışmadın.” Bu durum, alt ve orta sınıftan gelen bireylere sadece maddi imkansızlık yaşatmakla kalmıyor onlara ağır bir yetersizlik ve başarısızlık suçluluğu yüklüyor. Kısacası oyunun kuralları ve başlangıç çizgisi hileliyken, yenilginin tüm moral sorumluluğu yarışmacıya yıkılıyor.
Cam Tavanlar ve Plaza Tükenmişliği
Bugün plaza koridorlarında, eğitimli gençlerde gördüğümüz o derin tükenmişlik ve isteksizlik tam olarak bu farkındalıktan besleniyor. Saçını süpürge ederek, haftada 50-60 saat çalışarak ve tüm gençliğini feda ederek bir kurumda gelebileceğin en üst nokta, diğerinin sadece bir telefonla ya da kan bağıyla ulaştığı başlangıç noktasının çok gerisinde kalıyor. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın o “cam tavanı” kıramayacağını anlayan eğitimli kitle, bir noktadan sonra sistemi tamamen protesto edemediği için kendi kabuğuna çekiliyor.

Ne Yapmalı? Yanılsamasız Bir Gerçeklik ve Öz-Şefkat
Tüm bu sistemik haksızlığı teşhis etmek, bize edilgen bir kurban rolünü benimsetmemeli. Aksine daha nitelikli bir zihinsel dönüşümün kapısını aralamalı diye düşünüyorum. Kabul etmek gerekiyor ki içinde bulunduğumuz bu devasa çark ve sınıfsal düzen bir günde değişmeyecek. Bizler fırsat eşitsizliğini bilimsel araştırmalarda, sosyolojik analizlerde veya dost sohbetlerinde elbette tartışmaya ve görünür kılmaya devam edeceğiz. Fakat hayatın katı bir gerçekliği var ki bu sistem yarın sabah aniden adil bir yere dönüşmeyecek.
Tam da bu yüzden, yapabileceğimiz en özgürleştirici şey, kendi tırnaklarımızla inşa ettiğimiz hayatı, arkasında devasa bir aile desteği, hazır sermaye ve hazır network olan insanların ulaştığı noktayla kıyaslamaktan vazgeçmek bana göre. Şanslı bir ailede doğduğu için kulvarda kilometrelerce öteden yarışa başlayan insanlara bakıp kendimizi “başarısız” ya da “yetersiz” hissetmek, sistemin bize yüklediği en haksız vicdan azabı.
Bize düşen, oyunun kurallarının adil olmadığını bilmek ama bu hileli oyunda kendi kulvarımıza odaklanmak. Kendimizi başkalarının hazır imkanlarıyla karşılaştırmaktansa yalnızca kendi geçmişimizle, katettiğimiz mesafeyle ve sıfırdan söke söke aldığımız mevzilerle kıyaslamalıyız. Çözüm, erişemeyeceğimiz hayallerin altında ezilmekte değil. Kendi gerçekçi hedeflerimizi koymak, benzer imkânsızlıklardan gelen insanlarla kolektif ağlar ve dayanışma alanları yaratmak ve en önemlisi kendi emeğimize hak ettiği saygıyı en başta kendimiz göstermek olduğuna inanıyorum.
Sistem çarklarını adaletle döndürmüyor olabilir. Ancak gerçek özgürlük, kendi katettiğimiz mesafeyi başkalarının hazır sahip olduklarıyla tartmayı bıraktığımız an başlıyor. Kağıt üzerinde aynı noktaya varmış gibi görünsek bile birinin yarışa başladığı çizgi, bir başkasının hayatı boyunca var gücüyle tırmandığı zirvedir.
Kapak Fotoğrafı: Serhat Beyazkaya – unsplash.com
İlginizi çekebilir: İrem Turhan’dan Y Kuşağı Yanılgısı

İrem Poçan Çermik







Aile Tadında
Küresel kapitalist evrenin dopamin tetikleyici illüzyonu artık herkesin dilinde bir slogana dönüştü: “İste, çalış, başarırsın. Sen en değerlisin.”
Başarıyı tamamen iradeye bağlayan her cümle, başarısızlığı veya fakirliği bir beceriksizlik, bir zayıflık, bir zafiyet olarak kodlar. Kurulurken hiçbir şekilde müdahil olmasına izin vermediği bu acımasız sistemin tüm yükünü de bireyin vicdanına devreder.
Oysa başarı dediğimiz şey irade ile birlikte, başlangıç koşulları, sosyal sermaye, entelektüel sermaye, zamanlama ve yapısal fırsatların bileşkesidir. ‘Nasip’ ‘kısmet’ ve ‘kader’ kavramlarına ise hiç girmiyorum. Yalnızca iradeyi görünür kılıp diğerlerini silmek, avantajlı doğmuş olanı becerikli ve çalışkan dezavantajlı doğmuş olanı ise kusurlu ve tembel gösterir. Böylece eşitsizlik, kişisel bir ahlâkî meseleye dönüşür ve gerçekte sorunlarla dolu olan bu düzen sorunsuzmuş gibi görünmeye devam eder.
Kapitalist başarı ideolojisinin asıl tahakkümü, insana yalnızca kaybettirmesi değil kaybın müsebbibinin, bireyin yine kendisinin olduğuna inandırmasıdır.
Aileden devralınan şeyler yalnızca sahip olunan maddî imkânlar değildir. Ebeveynler iki önemli miras daha bırakır; neyin mümkün olduğunu gösteren ‘zihinsel harita’ ve neyin mümkün kılınabileceğine dair ‘network’.
Kimin ‘ben oraya aitim’ duygusuyla büyüdüğü, kimin ise daha eşiğe gelmeden kendini dışarıda hissettiği, eşitsizliğin servetten önce zihinlerde neşvünema bulduğunu gösterir. İşin ilginci, bireylerdeki bu toplumsal farklılaşma çoğu zaman ayrıcalıklı olduğunu hissettirmeyecek kadar erken yaşta normalleşir.
Doğru ve açık bir yazı olmuş tebrik ediyorum.