Sofar Sounds: Dinlemenin Başka Bir Hâli
Bazen müzik, kalabalığın içinden çekilip gerçekten dinlenebildiği bir yere dönüyor. Sofar tam olarak o alan. Sofar Sounds, 2009 yılında Londra’da ortaya çıkan ve müziği kalabalıktan çıkarıp tekrar gerçekten dinlenebilir bir alana taşıyan küresel bir konser serisi. Açılımı “Songs From A Room” olan bu formatta, izleyici ne mekânı ne de sahne alacak müzisyenleri önceden bilmiyor; etkinlikler genellikle evler, otel odaları ya da şehrin beklenmedik köşelerinde gerçekleşiyor. Bu bilinmezlik aslında deneyimin en güçlü tarafı. Çünkü Sofar, müziği tüketilen bir şey olmaktan çıkarıp anın içinde kurulan daha kişisel bir bağa dönüştürüyor.
Bugün 400’den fazla şehirde, 75’in üzerinde ülkede düzenlenen Sofar konserleri, sadece bir konser formatı değil; birçok bağımsız müzisyen için görünürlük kazandıkları önemli sahnelerden biri olarak da biliniyor. Sofar’dan geçip daha geniş kitlelere ulaşan isimleri düşündüğünde, izlediğin performans sadece o ana ait kalmıyor, bazen henüz başında olunan bir hikâyeye yakından tanıklık etme hissi de taşıyor.
Belki de Sofar’ı bu kadar özel kılan şey tam olarak bu: Neye tanık olduğunu o an bilmiyorsun. Sofar, 2013’te Sofar Sounds İstanbul olarak Türkiye’ye gelmişti. Kısa sürede özellikle İstanbul ve Ankara’da kendi kitlesini yaratmıştı. 2010’lu yılların ortasında popülerliğini artırarak ev konserleri kültürünü yaygınlaştırdı; YouTube performanslarıyla da bu samimi formatın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağladı.
Türkiye’deki sahneler zaman zaman duraklasa da her şehir kendi dinamiğiyle varlığını sürdürdü. Ankara uzun süre en istikrarlı sahnelerden biri olarak öne çıkarken İzmir 2022’den itibaren düzenli etkinliklerle aktifliğini korudu; Eskişehir ise 2026 baharı itibarıyla yeniden hareketlenmeye başladı.
Sofar İstanbul ise bir süredir hayatımızda yoktu; 2026 başı itibarıyla yeni bir ekiple yeniden etkinlikler düzenlemeye başladı. Geri gelişi, hem bağımsız üreticiler hem de yeni sesler keşfetmek isteyen dinleyici için yeniden heyecan yaratan bir alan açıyor. Bir dönem başvuru sistemiyle ilerleyen ve katılımcılarını seçerek belirleyen Sofar, aynı kişilerin sürekli etkinliklerde yer almamasına da özellikle dikkat ediyordu. Bu da deneyimi, planlanarak gidilen bir şeyden çok, seçilerek dahil olunan ve yakalanması gereken bir ana dönüştürüyordu.
Bugün daha sık gerçekleşen etkinliklerle daha erişilebilir, farklı deneyimlere de açılan bir forma evrilmiş durumda ama hâlâ o ‘orada olma’ hissini koruyor. Yeniden aktifleşen Sofar, hem İstanbul’da hem de farklı şehirlerde kurduğu bu atmosferle tekrar keşfedilmeyi, takip edilmeyi ve tanıklık etmeyi hak ediyor.
Sofar’ı benim için anlamlı kılan şey, tek bir an ya da tek bir konser değil; farklı zamanlarda, farklı mekânlarda kurduğu o hissin tekrar tekrar aynı yerden yakalanabilmesi. Daha önceki Sofar deneyimlerimi düşündüğümde, her biri kendi içinde ayrı bir dünya gibi ama aynı duyguda birleşiyor.
Bunlardan biri, 2019’da Eminönü’nde KFC ile yapılan bir iş birliği kapsamında gerçekleşen etkinlikti. 21 Aralık’ın o uzun gecesinde, yılbaşı dönemine yaklaşırken, tarihi bir binanın içinde kurulmuş sıcak bir atmosfer vardı. O akşam sahne alan isimler benim için tamamen bir keşifti. Pandemiden hemen önceki o dönemde, hiç tanımadığın ama kendi müziğini üreten insanlarla aynı odada olmak, onların müziğine ilk kez orada tanık olmak. Sofar’ın en sade ama en etkili tarafını gösteriyordu.
O geceden aklımda kalan isimlerden biri de bugün Şenceylik olarak bilinen, gerçek adıyla Eda Sena Şenceylan’dı. O zamanlar kariyerinin başlarında olan bir müzisyeni, bu kadar yakın ve filtresiz bir hâliyle dinlemek; yıllar sonra onun farklı sahnelerde, farklı şehirlerde karşılık bulduğunu görmekle birlikte başka bir anlam kazanıyor.
Sofar İstanbul yeniden aktifleştiğinde o geceden paylaştığım video üzerinden yeniden temas edip duygularımızı paylaşmak ise, o hissin aslında hiç kaybolmadığını gösteriyor. Aynı anı paylaşmış insanlar olarak, zaman geçse bile o duygunun bir yerden tekrar birbirine değebilmesi, belki de Sofar’ın en görünmeyen ama en kalıcı tarafı. Çünkü aslında mesele sadece kim sahne alıyor değil; nerede dinlediğin ve o an kiminle birlikte olduğun. Mekân, müzik ve dinleyici tek başına bir anlam taşımıyor; Sofar bu üçünü bir araya getirerek baştan bir deneyim tasarlıyor. Seni bulunduğun yerden alıp başka bir atmosfere taşıyan şey de tam olarak bu bütünlük.
Aynı yıl, Grand Hyatt İstanbul’da gerçekleşen bir Sofar buluşması da aklımda kalan deneyimlerden biri. O gece sahnede Sedef Sebüktekin ve Ege Çubukçu vardı. Sedef Sebüktekin o dönemde kariyerinin daha erken bir aşamasındaydı; bugün kendi müziğini daha geniş kitlelere ulaştıran, sahnesini büyüten bir sanatçı olarak yoluna devam ediyor.
Özellikle Ege Çubukçu’yu o sahnede, akustik ve neredeyse tamamen çıplak bir sesle dinlemek ise, benim için beklenmedik bir kırılma anıydı. 2000’ler boyunca daha çok prodüksiyonla, beat’le, şehirle birlikte hatırladığın bir sesi; bu kadar sade, bu kadar filtresiz bir hâliyle dinlemek, sanatçıyla arandaki mesafeyi bir anda ortadan kaldırıyor.
Zaten Sofar’ın en güçlü tarafı da bu: sanatçılar o sahnede mümkün olduğunca “raw” hâlleriyle var oluyorlar. O yüzden dinlediğin şey sadece müzik değil; o anın içindeki insanla kurduğun doğrudan bir temas oluyor, konser bitiminde, hiçbir şey söylemeden sarıldığımız o anı hâlâ hatırlıyorum.
Bugün Sofar’ın Türkiye’de yeniden canlandığını ve farklı şehirlerde tekrar hayat bulduğunu görmek mümkün. İstanbul’un yanı sıra Ankara, İzmir, Eskişehir ve Zonguldak’ta düzenlenen etkinliklerle bu ağın giderek genişlediği de açıkça hissediliyor. Yakın zamanda İstanbul’un global Sofar ağı içinde öne çıkan şehirlerden biri olması ve uluslararası sanatçıların bu sahneye dahil olması da bu hareketliliğin doğal bir uzantısı.
Bu sadece konser sayısının artması değil; aynı zamanda yerel sahnenin daha büyük bir dolaşıma girmesi anlamına geliyor. Sofar’ın bugün kurduğu modelde mekânlar da bu deneyimin aktif bir parçası. Farklı şehirlerde, farklı alanlarda gerçekleşen etkinlikler sayesinde, daha önce hiç gitmediğin bir yer bir anda senin için bir hafıza mekânına dönüşebiliyor. Bu iş birlikleri, mekânların yeni kitlelerle buluşmasını sağlarken; dinleyiciye de şehri başka bir gözle deneyimleme imkânı veriyor.
Dolayısıyla Sofar bugün sadece müziği değil, şehirle kurduğun ilişkiyi de yeniden tanımlayan bir noktada duruyor. Her yeni etkinlik, sadece bir konser değil; farklı bir mekân, farklı bir ses ve farklı bir kalabalıkla yeniden kurulan bir deneyim anlamına geliyor.
Bugün Türkiye’de beş farklı şehirde yeniden hayat bulan Sofar, hâlâ aynı şeyi hatırlatıyor: Müzik bazen en beklenmedik yerlerde keşfediliyor. Birinin salonunda, mutfağında ya da bir kütüphanenin içinde; hiç tanımadığın bir sanatçıyı ilk kez dinlemek, o anı gerçekten paylaşan insanlarla aynı odada bulunmak, Sofar’ı sadece bir konser serisi olmaktan çıkarıp başka bir deneyime dönüştürüyor.
Belki de bu yüzden, Sofar hâlâ bir araya gelmenin en sade ama en etkili yollarından biri. Yeni sesler keşfetmek, o anın içinde kalmak ve müziği gerçekten dinlemek isteyen herkes için, yakın zamandaki etkinlikleri kendi kanallarından takip etmek yeterli. Gerisi zaten o odada, kendiliğinden oluyor.
Kapak Fotoğrafı: Sofar İstanbul
İlginizi çekebilir: Melo Magger’dan Türkiye’nin Unutulmaz Festivalleri


Tuğçe Işık 












Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!