Tavşan İmparatorluğu: Yokluk İçinde Tutunma Çabası
Antalya’da tam yedi ödül alarak isminden bahsettiren Tavşan İmparatorluğu, yönetmen Seyfettin Tokmak’ın ikinci filmi. Uluslararası festivaller arasında son zamanlarda dikkat çeken Tallinn’de prömiyer yapıp, orada da hakkında konuşturmayı başaran bu filme dair ülkemizde pek bir şey konuşmadık. Bunun bir çok sebebi olabilir, değineceğim… Musa ismindeki bir çocuğun hikayesine misafir oluyoruz. Yanılmıyorsam filmin çoğu Urfa’da çekilmiş. Taşra anlatılarına dair bilmediğimiz nüanslar yok içinde. Fakat bildiğimiz malzemeyi, çok özel bir rejiyle harmanlıyor film. En büyük alametifarikası da buna dönüşüyor hikaye ilerledikçe. Özenli bir film izlediğime emin olunca sonunu getirmek de o kadar kolaylaşıyor benim için.

Filmin odağındaki Musa, yakın zamanda annesini kaybetmiş. Babasıyla da arası pek iyi sayılmaz. Hatta babasının faydacı ve dolandırıcı yaklaşımlarından ötürü hayatı zehir olmaya başlamış Musa’nın. Engelli taklidi yaparak, bu amaç doğrultusunda okul değiştirerek, çok zor bir sürecin içine girmek zorunda bırakılıyor babası tarafından. Tek amaç var o da kendisine rapor almak ve devletin imkanlarından yararlanmak. Bu çocuğun içinde bulunduğu durum yeterince travmatikken, bir de üstüne bunlarla uğraşıyor olması, ana karakterle bağ kurmamızı kolaylaştırıyor maalesef. Bize taraf olma hakkı sunulmuyor, zaten anlamaya çalışacağımız tek karakter Musa’nın kendisi.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.

Maden ocağı ve çevresi, tazılarla ve tavşanlarla düzenlenen yarışlar, yozlaşmaktan tuz buz olmuş insan ilişkileri. Bunlar kağıt üstünde pek de ilgi çekici değil gibi. Açık söylemek gerekirse ben filmin anlatısını da bu anlamda demode buldum biraz. 15-20 sene önce daha farklı yaklaşılabilecek ama günümüz sinemasında özgünleşemeyen bir anlatı bence. Fakat bunu öyle bir sinematografi başarısıyla kırıyor ki, muazzam. Görsel anlamda, veya teknik anlamda diyeyim, o kadar özenli ve alımlı bir iş ortaya koymuş ki yönetmen ben sürekli bir sonraki kadrajı merak eder hale geldim izlerken. Hikayede ne olacağından daha çok bir sonraki kartpostal tadındaki kadrajın ne olacağını merak etmek hem sevindirici hem üzücü tabi…
Fakat burada şunu düşünebiliriz, yönetmenin ikinci uzun metraj filmi. Teknik anlamda çok üst seviyede. Anlatısına dair ne kadar çok tartışma düzlemi yaratılırsa, diğer filmlerinde karşılaşabileceğimiz işlerin potansiyeli o kadar değişebilir… Çünkü sinemamızda görüntü ve ses anlamında çok büyük sıkıntılar yaşayan, hikayesini sinemaya uyarlamaya çalışırken tüm gücünü o süreçte yitiren sinemacılarımız var. Ben o yüzden işin bu tarafında daha çok potansiyel görüyorum. ‘Gözü olan’ bir sinemacının doğru isimlerle çalıştığı zaman ortaya koyabileceği işlerin sınırı yok. En azından arthouse sinemayı takip eden sinemaseverler adına konuşuyorum, ana akım sinemada bunun bir karşılığı pek yok malum.

Tavşan İmparatorluğu’nun tam göbeğinde Mavi isimli tazıyı aradığımız bir süreç var. Bulunca her şey güzelleşecekmiş gibi. Yılmaz Güney’in Umut filmindeki hisse benziyor. Finale doğru onu bulduğumuzda yaşananlar yerimizden zıplatıyor ve filmin asıl mutlu sonuna buruk bir dokunuş bırakıyor… Hani böyle bir hikayedeki mutlu son ancak bu kadar mutlu olabilirdi, masalsı bir final yapsan bile arka planda yepyeni travmaları da bagajında götürürsün gibi bir durum. Bu anlamda realist bir nüans, ki bu hoşuma gitti. Zira hikaye ne çok pesimist olmak zorunda ne de bir ütopya gibi bitmek zorunda. Siyahla beyazın ortasında finaller vadeden filmlere sempati duyuyorum…
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Tavşan İmparatorluğu
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Kurtuluş

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!