İstanbul’un Hafızası: 18. İstanbul Bienali’nin Mekânları ve Eserleri
İstanbul’un kültür takviminde iki yılda bir şehri bambaşka bir gözle görmemizi sağlayan bir durak var: Koç Holding sponsorluğunda gerçekleşen İstanbul Bienali. Bu yıl 18. kez düzenlenen bienal, “Üç Ayaklı Kedi” başlığıyla Beyoğlu–Karaköy hattına yayılıyor ve kentin gündelik mekânlarını sanatın sahnesine dönüştürüyor. Eski hanlardan yetimhane bahçelerine, dondurma külahı fabrikalarından tiyatro salonlarına uzanan rota, izleyiciyi hem eserlerle hem de şehrin kendi katmanlı hikâyeleriyle buluşturuyor.

Küratör Christine Tohmé’nin hazırladığı sergi, günümüz dünyasının kırılganlıklarına, göçebe hâline gelen toplumsal yapılara ve insan-doğa ilişkisine bakıyor. Bienali gezerken sadece eserleri değil, İstanbul’un hafızasını da keşfediyorsunuz; her adımda karşınıza çıkan bir yapı, geçmişten bugüne açılan bir pencereye dönüşüyor. Biz de bu çok katmanlı yolculukta, bienalin sekiz farklı mekânında en çok ilgimizi çeken eserleri sizler için derledik.

Eski Fransız Yetimhanesi Bahçesi — Tophane
1860’larda inşa edilen ve yıllarca hem yetimhane hem okul olarak kullanılan bu bahçe, bugün şehrin tam ortasında gizli bir durak gibi. Sessiz atmosferi, taş merdivenleri ve Galata’ya doğru açılan manzarasıyla bienale şiirsel bir açılış yapıyor.
Khalil Rabah — Kırmızı Rotavesait (2025)
Rabah’ın yerleştirmesi, bahçenin kuytu bir köşesinde ziyaretçiyi bariyerler, geçişler ve çelişkili işaretlerle örülü bir alana davet ediyor. Dar bir su kanalı boyunca uzanan kırmızı metal boru, hem mekânı ikiye ayırıyor hem de birleştiriyor; bir yanda tarihsel su kaynaklarına, diğer yanda ise günümüzün iklim ve jeopolitik baskıları altındaki akışkanlıklara işaret ediyor. Kırmızı transpalet, hareketin zorluğunu simgelerken, yüzü aşkın kırmızı varilin içinde yeşeren ağaçlar yerinden edilme ve aidiyet kavramlarını sorguluyor. Eser, hem yetimhanenin tarihini hem de toprak ve bellek mücadelelerini görünür kılıyor.

Galata Rum Okulu — Galata
1885’ten günümüze uzanan tarihiyle Galata Rum Okulu, restorasyon sonrası yeniden sanatın kalbine dönmüş durumda. Ahşap merdivenleri, geniş salonları ve yüksek pencerelerinden süzülen ışığıyla eserlerin gücünü katlayan mekânlardan biri.
Lungiswa Gqunta — Kaybolanı Bir Araya Getir (2024–2025)
Gqunta’nın yerleştirmesi, sömürgecilik karşıtı düşünür Amílcar Cabral’dan ilham alıyor. Ahşap, vitray, kokulu altın otu ve sanatçının imzası niteliğindeki dikenli tellerle kurulan labirentimsi enstalasyon, süreksizlik ve çöküş imgeleri etrafında şekilleniyor. Toprağı devrimci bir zemin olarak ele alan yaklaşımıyla eser, istismar ve şiddet döngülerinden yara almış manzaraları görünür kılarken, cam gibi kırılgan malzemeler geçmişten bugüne taşınan travmaların yansıdığı bir mercek işlevi görüyor.

Meclis-i Mebusan 35 — Fındıklı
Bir dönem Studio-X’e ev sahipliği yapan bu zemin kat mekân, kent hayatının tam ortasında saklı bir durak. Modern mimarisi ve şehrin akışıyla kurduğu bağ, çağdaş işlerle güçlü bir kontrast yaratıyor.
Pilar Quinteros — İşçi Sınıfı (2025)
Sanatçı, Muzaffer Ertoran’ın 1973’te Tophane Parkı’na yerleştirilen ama yıllar boyunca defalarca vandallığa uğramış İşçi heykelini odağına alıyor. Quinteros, parçalanmış uzuvları sergi alanına dağıtarak eseri yeniden kurmak yerine, onun kamusal bellekteki kayboluşunu görünür kılıyor. Karton bir temsille canlandırılan heykel ve eşlik eden film, sürekli yıkıma uğrayan bir eser üzerinden hafıza, imha ve dayanıklılık kavramlarını sorguluyor.

Külah Fabrikası — Karaköy
Bir zamanların dondurma külahı üretim alanı, yüksek tavanlı endüstriyel yapısıyla bugün sanatın enerjik bir buluşma noktasına dönüşüyor. Ham dokusu, sergilenen işlere ayrı bir dinamizm katıyor.
Claudia Pagès Rabal — Beş Savunma Kulesi (2025)
Pagès Rabal, militarizasyon ve güvencesizlik üzerine düşündüren yerleştirmesinde 34 dakikalık bir film ve LED yansımalarla mekânı dönüştürüyor. Katalan tonozlarını andıran ışıklı mimari düzenek, savaş ve sınır politikalarının gölgesinde şekilleniyor. Sanatçının performansçılarla birlikte yarattığı koreografi ise hem askeri disiplinin izlerini hem de kırılgan bir duygusallığı bir arada hissettiriyor.

Zihni Han — Karaköy
Karaköy’ün kalbinde beş katlı bir han… Tarih boyunca ticaretin merkezi olan bu yapı, bienal için yenilenerek farklı katlarında bambaşka işlerle karşınıza çıkıyor. Kat kat dolaşırken her odada yeni bir sürprizle karşılaşıyorsunuz.
Elif Saydam — Misafirperverlik (2024–2025)
Saydam’ın yerleştirmesi, metal klasör halkalarıyla birbirine tutturulmuş lamine plastik levhalardan oluşuyor. Perdeyi andıran bu yüzeyler hem şeffaflık hem de gizlenme üzerine bir oyun kuruyor; davet ile reddedişin, sıcak karşılama ile dışlamanın aynı anda var olabileceğini hatırlatıyor. Bienal için yeni resimlerle genişletilen iş, kuir toplulukların hedef alındığı güncel söylemlerden, halk edebiyatı ve Aşık Veysel’in dizelerine uzanan bir dil örgüsü kuruyor. Aidiyet, arzu ve yıkım üzerine sorular yönelten Misafirperverlik, izleyiciyi kapalı kapıların ardındaki görünmeyen gerçeklikleri düşünmeye çağırıyor.

Galeri 77 — Karaköy
Eski bir depo binasından dönüştürülen dört katlı Galeri 77, endüstriyel kimliğiyle Karaköy’ün dönüşümünü yansıtıyor. Bienal için yeniden kurgulanan yapıda çağdaş işler, mekânın ham atmosferiyle iç içe okunuyor.
Dilek Winchester — 410 Harf: (Arnavutça) Okumak ve Yazmak Üzerine (2025)
Winchester, “İstanbul alfabesi”ne dayanan bu yerleştirmesinde Arnavut dil tarihinde unutulmuş ya da hiç yaygınlaşmamış alfabeleri yeniden görünür kılıyor. Video işinde Yunan, Kiril, Arap, Elbasan, Todhri ve Latin kökenli pek çok alfabe heykelsi formlara dönüşürken, Ahmetcan Gökçeer’in hazırladığı ses kompozisyonu izleyiciye eşlik ediyor. Eser, dilin politik tarihiyle görsel ve işitsel bir deneyim arasında köprü kuruyor.

Muradiye Han — Karaköy
1914’te tamamlanan bu zarif han, işgal yıllarında karakol olarak da kullanılmış. Restorasyon sonrası bienal için açılan zemin katında, tarihiyle bugünü buluşturan sakin ama etkileyici bir durak karşınıza çıkıyor.
Ana Alenso — Madenin Verdiğini Maden Alır (2020)
Venezuela’nın Amazon bölgelerinde altın madenciliğinin yarattığı yıkıma odaklanan bu yerleştirme, hurda parçalar, borular ve ses düzenekleriyle bir maden makinesini andırıyor. İzleyiciyi çevreleyen atmosfer, hem doğa tahribatını hem de yerel halkın maruz kaldığı eşitsizlikleri hissettiriyor. Eser, madenciliğin görünmez bedellerini güçlü bir dille sorguluyor.

Elhamra Han — İstiklal Caddesi
1820’lerde tiyatro salonu olarak inşa edilen Elhamra, bugün İstiklal’in kalabalığında gizli bir mola alanı. İkinci kattaki daireleriyle bienal yolculuğuna dingin bir kapanış yapıyor.
Şafak Şule Kemancı — İsimsiz, 2025
Kemancı’nın bienalde sergilediği anıtsal heykel, bitki ve hayvan niteliklerini bir araya getiren hibrit yapısıyla öne çıkıyor. Mekânı adeta ele geçiren bu yumuşak formlu heykel, pencerelerden ve kapılardan taşarak yabani bir peyzaj yaratıyor. Doğal ile yapay, insanla insan dışı arasındaki sınırları bulanıklaştıran yerleştirme, gölgesinde barınmayı bir geri çekilme değil; başkaları için sığınak sunabilme ihtimali olarak yorumluyor
18. İstanbul Bienali, sekiz farklı mekâna yayılan işleriyle bu yıl şehrin belleğine yeni katmanlar ekliyor. Kimi zaman bir hanın merdivenlerinde, kimi zaman bir fabrikanın duvarlarında karşımıza çıkan eserler, sanatın yalnızca izlenen değil, deneyimlenen bir alan olduğunu hatırlatıyor. Koç Holding sponsorluğunda 20 Eylül – 23 Kasım 2024 tarihleri arasında gerçekleşen bienal, İstanbul’u bir sergi mekânı olarak yeniden keşfetmek isteyen herkesi davet ediyor. Kaçırmayın!
Kapak Fotoğrafı: Marwan Rechmaoui, Güneşi Kovalamak, Zihni Han


Artsy Magger







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!