Instagram’daki “ilkereads” isimli kitap kulübümde belirlediğimiz kitapları okuyup, yüz yüze ve online toplantılarımızda değerlendiriyoruz. Kulübü theMagger’a da taşıyarak, her ay okuduğumuz kitaplar hakkındaki yorumlarımı burada da kalıcı hale getireceğim. Bu köşede ise hem kendi kişisel yorumlarımı hem de kulüp üyelerimizin farklı perspektiflerini paylaşmayı amaçlıyorum. Bu köşedeki ilk yazımda, bell hooks’un feminist bakış açısıyla aşkı yeniden tanımladığı “Hep Aşka Dair” kitabını inceliyorum.

whatsapp-gorsel-2025-04-06-saat-21-02-37_f2a4a999
Fotoğraf : İlke Tulunay

Aşk, sevgi ve ilişkiler üzerine derinlemesine düşünmüş biri olarak fikirlerimi aktarma fırsatı bulduğum için heyecanlıyım. Kitaba başlarken hooks‘un nostaljiye yaptığı aşırı vurgu ve sona ererken spiritüelliği abartılı bir şekilde övmesi bende bir mesafe yaratsa da, kitabın temel amacı olan yeni vizyonlar sunma noktasında üzerinden çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen hala çok faydalı olduğuna inanıyorum. Bu nedenle kitabı keyifle okudum.

carolyn_bessette_7133-1629113339
Kennedy ve Bessette | Fotoğraf: Pinterest

Yazarın Zamane Aşklarına Dair Eleştirisi

bell hooks, kitabının başında günümüz gençlik kültürünün aşka karşı alaycı bir tutum sergilediğini ve bu sinizmin altında aşkın var olamayacağına dair yaygın bir inanışın yattığını belirtiyor. Yazar, bu görüşün gençlerin gözünde aşkı “saf olanların, acizlerin ve ümitsiz romantiklerin harcı” olarak gördüğünü ifade ediyor. 2000 yılında yayımlanan kitaptaki bu yargıya katılmak mümkün değil.

Zira bu türden serzenişler yalnızca bugüne özgü olmayıp, tarih boyunca farklı şekillerde dile getirilmiş. Örneğin, 17. yüzyılda Francois de La Rochefoucauld, “Gerçek aşk bir hayalet gibidir. Herkes ondan bahseder ama gören çok azdır” derken; Tolstoy ise Günlükler: 1847-1910‘da “Seven hep bir kişidir, öteki ise sevilmesine izin verir” şeklinde bir gözlemde bulunmuş. 17. ve 19. yüzyıllara ait bu alıntılar, yazarların aşkın samimiyetine dair benzer kaygılar taşıdığını gösteriyor. Bu durum, “Eskiden insanlar daha içtendi”, “Aşk artık kalmadı” gibi ifadelerin insanlık tarihi boyunca tekrar eden bir tema olduğunu düşündürüyor.

Enes Köse’nin Aposto’da yayımlanan “‘Sosyal çürüme’ söylemi neyi gizliyor?” başlıklı nostaljiye dair yanılsamayı güzel anlatıyor. Köse yazısında “Sosyal Çürüme” söyleminin altını deşiyor. Köse’ye göre, şimdinin çelişkilerine odaklanmaksızın geçmişi övmek kişiye rahatlık sağlayan bir faktör ve kişi günümüzün problemleriyle gerçekçi yüzleşmekten kaçınıyor. Köse, nostaljiye dayalı bu eleştirel söylemin ardındaki potansiyel motivasyonlara dair önemli bir bakış açısı sunuyor.

Fotoğraf: Jayson Hinrichsen – unsplash.com

Yazarın günümüzün önemli bir sorunu olarak ele aldığı bir diğer nokta aşkın yerini paranın aldığı savı. Ancak tarihsel gerçeklik, evliliklerin tarım ve sanayi toplumlarında da sıklıkla ekonomik ve stratejik ortaklıklar olarak görüldüğünü gösteriyor. Yakın zamana kadar bazı kültürlerde varlığını sürdüren başlık parası uygulaması, evliliğin ekonomik boyutunu açıkça ortaya koyan bir örnek. 

Geleneksel evliliklerdeki maddi motivayonu daha anlamak için Tuğça Poyraz Tacoğlu’nun Türkiye’de Gerçekleştirilen Geleneksel Evlilik Çeşitlerinin Nedenleri ve Evlilikler Üzerinde Törenin Etkisi makalesi çok faydalı olabilir. Tacoğlu yazısında “taygeldi”, “levirat”, “kan bedeli” ve “berder” gibi geleneksel evlilik çeşitlerine ışık tutuyor. Örneğin makalede sözü edilen “Levirat Evliliği”, dul kadının ve çocuklarının ekonomik güvencesini sağlama ve aile mal varlığını koruma amacıyla ölen kocasının erkek kardeşlerinden biriyle evlendirilmesi adeti.

Böylesi evlilik çeşitlerinin geçmişte daha yaygın olduğu göz önünde bulundurulduğunda; günümüz evliliklerinin daha duygu odaklı olduğunu dahi savunmak mümkün. Şu açık ki; toplumun refah seviyesi ne kadar yüksek olursa, kişilerin ne kadar çok kaynağı olursa, bir çok ihtiyacını kendi tamamlayabilen bireyler evliliğe de daha duygusal, daha çıkarsız beklentilerle yaklaşabilecek; gelecek kaygısı olmadan, çıkarsız ilişkiler kurabilmek biraz da buna bağlı aslında.

Fotoğraf: Jaakko Perala – unsplash.com

Yanlış Aşk Betimlemeleri

İdeal aşkı genellikle büyüklerimizin, arkadaşlarımızın deneyimlerinden ya da kitap ve filmlerdeki romantik anlatılardan öğrenmeye çalışırız. Ancak hem çevremizdeki insanların yanlış öğrenip aktardığı hem de medyanın bize sunduğu çarpık aşk tasvirlerine sıklıkla maruz kalırız.

Medyadaki çarpık aşk senaryolarına daha iyi anlamak adına YouTube’da karşılaştığım film yönetmeni Alan Seawright ve terapist Jonathan Decker‘ın birlikte filmleri analiz ettiği Cinema Therapy kanalını öneriyorum. “Aşk adına her şey mübahtır”, “Kıskançlık gerçek sevginin göstergesidir” gibi zararlı söylemlerin filmler aracılığıyla nasıl normalleştirildiğini gözler önüne sererek, izleyiciye sağlıklı ilişki dinamiklerini tanıma fırsatı sunuyorlar. 

“The Notebook” Filmi | Fotoğraf: Netflix

bell hooks da bu konuda çarpıcı tespitlerde bulunuyor: “Filmler bize birbirine âşık çiftler olarak birbirleriyle iki çift laf etmeyen, birbirlerine dokunmadan, cinsel ihtiyaçları, hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları şeyler hakkında söyleşmeden yatağa giren insanlar gösterir. Esasen, medyanın verdiği mesaj açıktır: Bilgi; aşkın, sevginin inandırıcılığını azaltır. Onu erotikleştiren, aşkınlığa taşıyan şey, cehalettir. Bu mesajları verenler genellikle sevme sanatı hakkında hiçbir fikri olmayan ve gerçek bir sevme-sevilme ilişkisini nasıl resmedeceklerini bilmediklerinden bunun yerine kendi gizemli vizyonlarını koyarak ceplerini dolduran yapımcılardır.

Yaşadığımız kültürde gördüğümüz imgelerin büyük kısmını küçük bir grup insan üretiyor ve bu insanlar da kültürel hayal gücümüzü yakalayacak, harekete geçirecek ve dikkatimizi çekecek sevgi imgelerinin nasıl üretilebileceğine en azından bugüne kadar kafa yorma ihtiyacı duymadılar.” 

a2bb332c75704036771ba95f4a71585c
Kendinle Randevu | Fotoğraf: Pinterest

Elbette ikili ilişkilerde sevgi konusunda yanlış varsayımlar sürerken, kendimizle olan ilişkimiz hakkında da benzer yanılgılar sürüyor. Ve bu boşluktan faydalanan bazı kişisel gelişimciler, insanların duygusal boşluğunu sömürmeye devam ediyorlar.

Yazarın şu sözleri beni oldukça düşündürmüştü: “Öz sevgi yalnız başına kalarak yeşermez. Kendini sevmek kolay iş değildir. Öz sevginin kulağa kolaymış gibi gelmesine yol açan basit önermeler durumu daha da güçleştirmekten başka bir işe yaramaz. Böyle önermeler insanları, madem bu kadar kolay neden ben başaramıyorum hissine sokarak kendilerine olan güven ve saygılarını da azaltır veya daha kötüsü kendilerinden nefret etmelerine yol açar.”

Kişisel gelişim kitaplarının çoğu zaman bireyci bakış açısına sahip olması, içsel eksikliklere odaklanan ve gerçekçi çözümler sunmaktan uzak duran yaklaşımları dikkat çekicidir. Benim inancıma göre ise, kişi kendini sevebilmek için öncelikle dışarıdan gelen yargılayıcı seslere kulak vermeyi bırakmalı. Tıpkı bir sevgiliyi tanımaya çalışır gibi, kendi iç sesine yönelmeli ve öz sevginin bir aşk ilişkisine benzer şekilde inişli çıkışlı bir yolculuk olduğunu unutmamalı. Kendini tüm iyi ve kötü yönleriyle olduğu gibi kabul etmek ve sevmeyi öğrenmenin, bu serüvenin temelini oluşturduğuna inanıyorum.

Fotoğraf: Getty Images – unsplash.com

Bir kadın olarak bu süreç çok daha karmaşık. Etrafta sayısız tavsiye veren kitap, makale ve insan varken, aynı zamanda kadınlara sürekli uyumlu olma görevi de yükleniyor. Bir şeyler canımızı sıktığında “abartıyorsun” deniliyor ve zamanla kendi hislerimize güvenme yeteneğimizi kaybetmeye başlıyoruz.

hooks bu konuda şöyle bir tespitte bulunuyor: “Cinsiyetçi sosyalleşme, kadınlara öz güvenin kadınlık için bir tehdit olduğunu öğretir. Kadınların geleneksel olarak erkeklerden daha fazla dedikodu yapıyor olmasının bir nedeni, dedikodunun kadınların gerçek duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebildikleri bir sosyal etkileşim olagelmesidir. Kadınlar genelde normal zamanlarda kendi fikirlerini değil, dinleyicinin hoşuna gideceğini düşündükleri şeyi söylerler.

Dedikodu yaparken ise, o zaman aslında ne düşündüklerini paylaşırlar. Olumlu bir öz saygı geliştirdiğimizde, başkalarını memnun etmek için oluşturulan sahte benlik ile gerçek benlik arasında bölünmeye ihtiyaç duymayacağız.” 

Görüldüğü gibi, öz sevgi başlı başına kolay bir süreç değilken, literatürde “iyi kız sendromu” olarak bilinen ve kadınlara toplumsal olarak yüklenen uyumlu olma beklentisi bu yolu daha da zorlaştırıyor. Dolayısıyla, öz sevgiye giden bu serüvenin sanıldığından çetrefilli olduğunun altını çizmek gerekiyor.

761beabbf3c0d388af48111a1ff3d4d1
Paltrow ve Pitt | Fotoğraf: Pinterest

Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten Mi?

Yazar Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten benzeri popüler kişisel gelişim kitaplarını eleştiriyor. Yazara göre, kadınlarla erkeklerin farklı gezegenlerden geldiğini, dolayısıyla aynı dili konuşmadıklarını ileri sürerek ilişkilerdeki çatışmaları doğal ve kaçınılmaz gösterme eğiliminde. Oysa bu türden söylemler, toplumsal cinsiyet rollerine dair yerleşik önyargıları sorgulamak yerine onları pekiştiriyor. Kadınları daha çok sabretmeye, erkeklere karşı daha anlayışlı, daha çok ‘dişil’ olmaya davet ediyorlar.

Yazarın da belirttiği gibi, bu bakış açısı son derece sorunlu. Erkekler de sevgiye, sadakate ve empatiye sahiptir. Onları sevmeyi bilmeyen, bağlanamayan ya da anlamayan varlıklar olarak çizmek, bir tür indirgeme ve dışlama biçimidir. “Erkekler zaten anlamaz”, “Erkekleri şöyle etkilemek gerekir” gibi genellemeler, hem kadınların hem erkeklerin duygusal dünyasını zedeleyen, samimiyeti taktiksel bir oyuna çeviren söylemlerdir.

Kişisel gelişim kitaplarının sunduğu öneriler genellikle bir kişinin karşısındaki insanı belli yöntemlerle “etkilemesi” üzerine kurulu. Olduğun gibi olmak yetmezmiş gibi hissettirilir; eksik yanların, düzeltilmesi gereken yönlerin altı çizilir. Bu kitaplar, bitmek bilmeyen bir “eksiklikler listesi” sunar ve okuyucuyu bu eksiklikleri tamamlamaya zorlar. Aynı şekilde, bazı uzmanlar “yeterince dişil değilsiniz” diyerek kadının doğasını kalıplara sıkıştırır. Oysa mesele dişil ya da eril olmak değil; insan olmak, hissedebilmek, sevebilmek ve karşılıklı olarak anlaşmaya açık olmaktır.

f48a996bd2dafa28dcd6c9d29da0bbf6
Niklas Rueth | Fotoğraf: Pinterest

Yetişkin Olmak

Yazar, bir ilişkisinde erkek arkadaşını babasına benzer özelliklere sahip biri olarak seçtiğini belirtiyor. Başka bir ilişkisinde ise erkek arkadaşının annesi gibi bir kadın arayışında olduğunu, böylece büyüme ve yetişkin sorumluluğunu üstlenme zorunluluğundan kaçınmayı umduğunu ifade ediyor.

Benzer bir süreci yetişkinliğe adım attığım dönemde ben de yaşadım. Erkek arkadaşımdan beklediğim sorumluluk, zamanla bana ebeveynlik etmesini istemeye kadar vardı. Beni onaylamasını, koruyup kollamasını ve benim yerime kararlar almasını bekliyordum.

İnternette sıkça karşılaştığım “Yalnız Güçlü Kadın Olmaktan Yoruldum” serzenişlerine katılıyordum ve çevremdeki birçok kadının da benzer duyguları taşıdığını gözlemledim. Oysa vakit geçtikçe fark ettim ki eli ayağı tutan, algılama yeteneğine sahip her sağlıklı yetişkin, kadın ya da erkek fark etmeksizin, tüm gereksinimlerini kendi başına karşılamalı. Yardıma ihtiyaç duyduğunda ise bunu dile getirebilmeli. Bunun bize bu kadar anormal gelmesi, hala çocuk kalma isteğimizin bir yansıması gibi geliyor bana.

Fotoğraf: atiabii – pexels.com

Yazar, The Peter Pan Syndrome: Men Who Have Never Grown Up kitabına da atıfta bulunuyor. Bu kitap, yetişkin yaşa ulaşmalarına rağmen yetişkin sorumluluğuyla yüzleşmekte zorlanan erkekleri inceliyor. Kitapta, bu erkeklerin gerçek duygularını tanımakta güçlük çektikleri, en yakınlarına bile bağlanmaktan korktukları, benmerkezci ve narsist eğilimler gösterdikleri, içlerindeki boşluk ve yalnızlık hissini normallik maskeleri ardında sakladıkları ifade ediliyor.

Benim de gözlemlediğim kadarıyla, bazı erkekler gerçekten de bu eksikliklerini anne rolünü üstlenecek partnerlerinden ve hatta kendi kız çocuklarından bekleyebiliyorlar. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi, yazardan farklı olarak, kadınların da büyümek istemeyip bir baba figürü arayışına girebileceğini düşünüyorum. Oysa çocukluk dönemini geride bırakıp, yaşlılıkta kendi kararlarımızı alamaz hale gelmeden önceki genç ve orta yaş dönemlerindeki özgürlüğümüzü benimsemek, kendimizle baş etmek kadar güzel bir şey yok. Bu durum, aynı zamanda sağlıklı ilişkilerin de temelini oluşturuyor.

Ayrıca kadının baba figürü arayışı noktasında erkeğin kadının üzerinde iktidar sağladığı ilişkiler oldukça yaygın ve bu şiddete dahi varabilen dinamiklerin kaynağı. Bir bireyin diğeri üzerinde tahakküm kurduğu bir ilişkide sevginin var olabileceği düşüncesi, ataerkil kültürde yaygın bir yanılgı. Pek çok insan, erkeklerin kadınlar ve çocuklar üzerinde baskı kurarken dahi onları sevebileceğine inanıyor.

Fotoğraf: Valentin Antonucci – pexels.com

Yazar bu hususta; “Erkek sahte bir kimlik sergileyerek kadına yalan söylediğinde, üzerindeki “iktidarı” sürdürmek için ödediği ağır bedel, sevme ve sevilme yeteneğini kaybetmesidir. Güven, ilişkinin temelidir. Yalanlar güveni zedelerken, gerçek bir ilişki yaşanamaz. Başkaları üzerinde egemenlik kuran erkekler sürekli ilgi görebilir ve bunu sıkça deneyimleyebilirler ancak bu durum, kendileri ile gerçek bir sevgi deneyimi arasına bir engel koyar.” diyor.

Sonuç olarak, aşk konusu kişisel gelişimciler tarafından işgal edilmişken tüm bu konulara feminist bir yazarın gözünden bakmak tüm o okuduğum kafa karıştırıcı kişisel gelişim kitaplarından sonra çok iyileştirici oldu ve tüm düşüncelerim pekişti.

Bir sonraki kitapta görüşmek üzere!

Kapak Fotoğrafı: Anita Foltyn – Pinterest

İlginizi çekebilir: Cansu Şengün’den “Shelfie Trendi: Raflarımızda Sergilediğimiz Kimliğimiz”