İlk yorumu siz yazın!
Black Bag: “İş mi, aşk mı?” Sorusuna Takla Attıran O Hikaye
Steven Soderbergh sürekli tür değiştiren filmografisinde bu sene de casusluk türüne adım atıyor ve yanında konfor alanından pek de bir şey getirmiyor. Uçmalı kaçmalı aksiyonlarla gövde gösterisi yapan klasik ajan filmlerinin tam tersine, bu film sessizlikle, bakışlarla, ışıklarla ve gölgelerle ilerliyor. “Black Bag” bir kod adı olduğu kadar, karakterlerin iç dünyasında saklanan karanlıkların da simgesi gibi duruyor. (Ne kadar derin…) Filmin merkezine yerleştirilen masa başı sahneleri, ajanların silahını değil, sözcüklerini kuşandığı alanlara dönüşüyor. Bu tercihle Soderbergh, gösterişiyle bağıran bir sinemadan çok, havada martı gibi süzülen bir sinema dili kuruyor. Anlatıyı sarsmak yerine usulca çözerek, casusluk hikayesinin altını deşiyor.

Cate Blanchett’in zarif ama diken üstü hissettiren performansı, filmin soğukkanlı yapısıyla örtüşüyor. Soderbergh’in kamerası neredeyse hiç paniklemiyor, seyirciyi de o yumuşak tona adapte etmeye kararlı. Oyuncunun göz hizasından bakan kadraj, karakterin duygularıyla değil, kararlarıyla temas kurmamızı sağlıyor. Film, güven, sadakat, ihanet gibi temaları didik didik ederken, hikayenin damarlarına kandan çok bilinmezlik pompalanıyor. Bu, hız yerine gerilimden beslenen bir ajan anlatısı. Öyle ki bazı sahnelerde sadece renk tonlarının değişimiyle yeni bir tehdit seziyorsunuz. Kendinizi çok zeki hissediyorsunuz…
Filmin ışık ve netlik tercihleri de başlı başına bir anlatım katmanı. Odağını bir karakterin yüzüne sabitleyip arka planı flulaştıran çekimler, bizi aslında görüntüdeki değil görüntüde olmayanla yüzleştiriyor. Tabii bu kamera lensinden silinmemiş parmak izi hissiyatından kurtulmak pek kolay olmuyor. Mekanlar steril ama havasız, kadrajlar düzenli ama huzursuz. Görüntünün bu kadar titiz işlendiği bir dünyada, izleyici ister istemez “neye bakıyorum” değil, “neden böyle bakıyorum” diye sormaya başlıyor. Renklerdeki sarı kahve geçişleri ise, karakterlerin maskeleri kadar, bizim yargılarımızı da bulanıklaştırıyor. Soderbergh’in amacı bir gerçeği göstermek değil, gerçeğe yaklaşmanın yollarını sorgulatmak gibi duruyor.

Film yalnızca içerikten değil, biçimden de konuşan bir yapım. Müzikleri sessizliği kesmeden eşlik eden türden, atmosferi taşıyor ama yönlendirmiyor. Orgun boğuk sesiyle açılan final sahnesi, sanki bir tiyatro oyununun kapanış repliği gibi yerleşiyor zihne. “I’ve Been Played” yalnızca karakterleri değil, bizi de hedef alıyor. Tüm bu yapbozun içinde, yönetmenin kasıtlı olarak kurduğu mesafe dikkat çekiyor. Karakterle özdeşleşmemizi değil, onu izleyerek düşünmemizi istiyor.
George’un sistemin sadık çarkı, Kathryn’in ise o sistemi sorgulayan gizemli bir halkası olması, filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Ama yönetmen bu çatışmayı sonuçlandırmaktan çok, etrafında dönerek büyütüyor. Hikaye ilerledikçe maskeler düşmüyor, yalnızca esniyor. Kimse açıkça suçlanmıyor ama hiç kimse de tam olarak aklanmıyor. Filmin en çarpıcı tarafı ise büyük soruları küçük detaylarda araması. Kimin ne yaptığı değil, neyi neden yaptığı önem kazanıyor. Casusluk anlatısının hem sinema dilinde hem etik katmanında yapılan bu yavaş ama kararlı kırılma, seyirciyi de dönüşüme zorluyor. Film boyunca hayranlıkla izlenen her plan, aslında bizi kendi pozisyonumuzu sorgulamaya davet ediyor. Estetikteki kusursuzluk, izleyicinin ahlaki refleksini gölgede bırakabiliyor. İşte tam da bu yüzden film güzel olduğu kadar rahatsız edici. Çünkü kimi zaman doğru soruyu sormak için çirkinliğe de alan açmak gerekir. Oysa burada güzellik her şeyi örtüyor, belki de tam da bu yüzden göz kamaştırıyor.
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: IMDb
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Mickey 17

Eralp Alper







Aile Tadında
Çok iyi bir yorum yazmışsınız. Ben de film üzerine yazımı bir kaç gün önce gönderdim. Açıkcası sizin yazınız çok daha iyi 🙂 sevgiler
Şimdi gördüm yorumunuzu, çok teşekkürler ama o sizin alçak gönüllüğünüz 🙂