Sinemamızda korku ve distopya gibi türlere taze bir bakış getiren Orçun Behram’ın yazıp yönettiği ikinci uzun metrajı “Cenaze”, soğuk bir gecede başlayıp bir cenaze arabası şoförünün iç dünyasına doğru ilerleyen karanlık bir yolculuk vaat ediyor. İlk filmi “Bina” ile başlayan yaratıcı sinema dilini, ikinci filminde sürdürerek seyirciyi ruhsal bir çözülmenin eşiğine getiren Behram, atmosferik anlatımı ve türler arası geçişleriyle dikkat çeken Cenaze’de korku türüne yenilikçi bir yaklaşım sunuyor. Başroldeki Ahmet Rıfat Şungar’a, Cansu Türedi, Gizem Erdem ve Orhan Eşkin’in eşlik ettiği film, geçtiğimiz yılki vizyon yolculuğunun ardından bir süre önce MUBI Türkiye kataloğuna da eklendi. Ben de bu vesileyle Orçun Behram ile gerçekleştirdiğim röportajda hikâyenin nasıl oluştuğunu, çekimleri, filmin üzerinde tartışılması gereken meselelerini, korku türünü, gelecek hedeflerini ve merak ettiğim başka pek çok konuyu konuşma fırsatı buldum. Keyifli ve ilham veren okumalar dilerim.

orcun-behram
Orçun Behram | Fotoğraf: Camilla Canalini

Otorite, gözetim ve paranoya temalarını karanlık bir görsellikle işlediğiniz distopya türündeki ilk uzun metrajınız Bina ile tür sinemamıza güçlü bir nefes verdikten sonra ikinci uzun metrajınız Cenaze ile de korku türüne taze bir kan oldunuz. Dilerseniz öncelikle bu yolculuğunuzda farklı türler arasındaki geçişi konuşarak başlayalım röportajımıza.

Toplumların sekülerleşme süreci, dinlerin etkisinin görece azalmasına yol açıyor. Bu da korku sinemasında, korku nesnelerinin dini öğelerden uzaklaşması şeklinde kendini gösterdi. Özellikle son 20-30 yılda korku türünün alt damarlarının daha yaygın hale gelmesi bu dönüşümle ilişkili. Ben de bu merkezi olmayan, farklı coğrafyalarda birbirinden bağımsız gelişen yeni korku sineması dalgasının bir parçası olduğumu düşünüyorum. Tabii bu bir tercih sonucu değil; değişimdeki etkileşimden kaynaklanan doğal bir yönelim.

Bina ve Cenaze, bu dönüşümün yerel yansımaları olarak görülebilir. Dışarıdan bakıldığında biri distopya, diğeri korku gibi ayrı türlerde dursa da aslında benzer bir dinamikten besleniyorlar. Her iki film de korku mitolojisinin içinde yer alıyor ama temel motivasyonları korkutmak değil. Bu yüzden türler arasında geçiş yapsam da, özünde aynı damar içinde kaldığımı hissediyorum.

cenaze-afis
Cenaze (Afiş) | Afiş Tasarım: MUBI

Yeri gelmişken şunu da sormadan geçmek istemem. Çoğunlukla dram türüne ve belli hikâye ile mekân kalıpları içine sıkışan ülkemiz bağımsız sinemasında daha “aykırı” diyebileceğimiz bir yolda ilerlemek üzerinizde bir baskı yaratıyor mu? Yoksa bu durum tam aksi şekilde sizin için uçsuz bucaksız alternatifler içinde geniş bir özgürlük alanı mı sunuyor?

Açıkçası ülkemizde üretilen işlerin birbirine benzemesinin ya da farklılaşmasının, filmlerin önünü tıkayan bir durum yarattığını düşünmüyorum. Her film kendi yolunu buluyor. Benim için korku ve fantastik türleri başlı başına çok geniş bir yaratım özgürlüğü sunuyor. Bu türler, gerçeklikten sapmaya izin verdiği için, hem anlatı biçimi hem de görsel dünya anlamında daha esnek bir oyun alanı sağlıyor. Ancak bu özgürlüğü yaşarken, diğer filmlerle bir karşıtlık ya da sürtüşme hissi taşımıyorum.

Sanıyorum sinemamızda nicelik bakımından en üretken olunan türlerin başında korku sineması geliyor. Neredeyse her hafta bir veya iki korku filminin vizyona girdiği fakat üzülerek söylemeliyim ki nitelik bakımından yerlerde olan bir tür içinde Cenaze gibi cüretkar bir filme imza atmak takdir edilesi. Filmin hikâyesi, zihninizde ilk belirdiği andan çekimlere kadar nasıl bir süreçten geçti? Senaryonun üzerinde nasıl bir çalışma gerçekleştirdiniz? Beslendiğiniz referans film veya edebi eserler oldu mu?

Filmin hikâyesi, tamamen tesadüfi bir şekilde, şehirlerarası cenaze nakil işlemlerinin nasıl yürüdüğünü öğrenmemle ortaya çıktı. Bir cenazeyle birlikte uzun bir yolculuğa çıkma fikrinin, korku sinemasına uygun garip bir şiirselliği olduğunu düşündüm ve senaryoyu kaleme almaya başladım.

Filmin güzergahları netleşince, çekimlerden yaklaşık iki yıl önce aynı rotayı takip ederek uzun bir yolculuğa çıktım. Aslında filmin ana yapısı ve dokusu da bu yolculuk sırasında şekillendi. Yola çıkarken doğrudan referans aldığım bir film yoktu ama şimdi geriye dönüp baktığımda, izleyicisi olduğum ve keyif aldığım birçok filmle ilişkilendirebiliyorum.

cenaze-1
Cenaze | Fotoğraf: Engin Özkaya

Küçüklükten bu yana bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde korku hikâyeleri dinleyerek büyüyoruz. Bu bağlamda özellikle 2000’ler sonrasında sinemamızda sıkça karşılaştığımız cin filmleri furyası dalga dalga büyüyerek bugünlere ulaştı. Buradan hareketle sinemada folklor temsillerinin bize devlet politikalarının merkezileştirdiği dini ve ulusal kimlik politikalarının dışladığı, Şamanizm ve Paganizm gibi modern öncesi dini kültürel miraslara dair bir şeyler söylediğini belirtmemiz mümkün olur mu?

Bir anlamda kendi sinema dilimi kurabilmek için, cin ya da dini mitolojilere yaslanmaktan özellikle kaçınıyorum. Çünkü bu tür öğelerle yola çıktığınızda, izleyicinin alışık olduğu kodlar içinde hareket etmek zorunda kalıyor, bu da anlatının özgünlük alanını daraltabiliyor.

Anadolu’nun, sizin de belirttiğiniz gibi, Orta Asya’dan taşıdığı pek çok pagan gelenek bugün hâlâ farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor. Bu daha az işlenmiş kültürel alan, korku sinemasında da bir esneklik sunabilir. Cenaze’deki tarikat yapısını kurarken bu mirastan biçimsel olarak faydalandım. Ama yine de biçimsel benzerlikler dışında bir yakınlığı olduğunu düşünmüyorum.

Cenaze ile seyirciye soğuk bir gecede başlayıp bir cenaze arabası şoförünün iç dünyasına doğru ilerleyen karanlık bir yolculuk vadediyorsunuz. Bu yolculuk seyirciyi ilk anından itibaren hikâyenin içine hapsediyor adeta. Bunda da hiç kuşku yok ki yaratılan ürpertici atmosfer kadar kullanılan kamera açıları, izbe mekanlar ve tekinsizlik yaratan soluk renk paleti son derece etkili. Filmin sinematografik iskeletinin senaryoyla ete bürünmesi için hangi noktalara dikkat ettiniz?

Sinema eğitimimi görüntü yönetmenliği alanında aldım. Sanırım bu yüzden filmlerimde görsel yapı hep ön planda oluyor. Hikâyenin temel iskeletini kurduktan sonra, sahneleri genellikle önce görsel dünyaları üzerinden düşünmeye başlıyorum. Bu yüzden atmosfer, mekân seçimleri ve sinematografi, özellikle üzerinde durduğum alanlar oluyor. Filmdeki güzergâhı çekimlerden önce birebir kat etmek de bu anlamda büyük katkı sağladı, mekanların gerçek dokusunu ve hissini daha iyi yakalayabildik.

Tabii ki bu tamamen bir ekip işi. Görüntü yönetmenimiz Engin Özkaya, sanat yönetmenimiz Tuncay Özcan ve kostüm tasarımcımız Selda Durna gerçekten harika işler çıkardılar. Her biri, kendi alanında benim hayal ettiğimden daha öteye taşıdı filmi. Görsel dünyanın inşasında bu ekip çalışmasının payı elbette çok büyük.

cenaze-2
Cenaze | Fotoğraf: Engin Özkaya

Yönetmenler için filmlerinde ele aldığı konu ya da mesela, zihinlerde uzun yıllar bir devinim içindedir. Peki Cenaze’yi çekmeden önce ve çektikten sonra “ölüm” ve “ceset”lere karşı tutumunuzda neler değişiklik gösterdi?

Gerçekten de bir film, insanın hayatında belirli bir dönemi temsil ediyor. Cenaze de benim için yaklaşık beş yıla yayılan bir süreçti. Bu süreci, neredeyse bir ilişki gibi yaşadım. Dolayısıyla o beş yılı filmden ayrı düşünmem pek mümkün değil.

Yine de ölüm ve ceset kavramlarıyla kurduğum ilişki, filmin ötesinde, daha kişisel bir yerden şekilleniyor. Zaman geçtikçe ve yaş ilerledikçe, çevremdeki ölümler de artmaya başladı. Bu da hayatın sonluluğunu daha görünür kılıyor. Elbette bu durumun ürkütücü bir tarafı var; ama aynı zamanda ölümü daha doğal ve kaçınılmaz bir şey olarak görmeye de başlıyorsunuz.

Cenaze arabası şoförü Cemal yalnız başına yaşayan biri. Bu da onun arabada taşıdığı cesetle olan bağını daha güçlü kılarken bedeninden ödün vermesine ve hatta kendisinden beklenmeyecek derecede vahşi bir kişiliğe bürünmesine dek varan bir noktaya kadar taşıyor. Cemal’in yalnızlığının, ailesi tarafından öldürülen Zeynep ile bir kader ortaklığında buluştuğunu söylememiz mümkün mü?

Zeynep’in, Cemal’in hayatını anlamlandıran güçlü bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Cemal’in yalnızlığı, amaçsızca sürüp giden tekdüze bir hayata dönüşmüş durumda. Bunu bir uzay alegorisiyle düşünecek olursak, kütlesi düşük bir asteroid gibi boşlukta salınıyor. Zeynep ise, her ne kadar bir “yaşayan ölü” olsa da, önce ihtiyaçlarının şiddeti, sonra da intikam duygusunun yoğunluğu sayesinde neredeyse yaşamla dolup taşan bir karakter. Kocaman bir gezegen gibi. Bu nedenle Cemal’i kolayca yörüngesinden çıkarıp kendine çekebiliyor.

Yani evet, bu iki karakterin uyumu ve birbirine olan yoğun ihtiyacı, bir tür kader ortaklığı olarak da okunabilir.

cenaze-3
Cenaze | Fotoğraf: Engin Özkaya

Hem ölümün hem de yaşamın bastırılmış korkularıyla yüzleşmek zorunda kalınan hikâyede sessiz bir saplantı ve bağlılıktan da söz edebiliriz. Keza Cemal ve Cansu’nun bu bağlılığı, final sahnesiyle zirveye taşınıyor. İkili arasındaki oluşan bu tuhaf bağı yaratırken yaşamın ve ölümün zıtlığı size hangi kapıları araladı?

Yaşamla ölüm arasındaki gerilim, aslında Cemal ve Zeynep’in bağına yön veren temel dinamiklerden biri. Biri dünyadan çekilirken, diğeri hayata tutunmaya çalışıyor ve bu zıtlık aralarında sessiz ama yoğun bir bağ kuruyor. Finalde ise bu yakınlaşmanın, artık kabul edilebilir bir simbiyotik birleşmeye dönüştüğünü hissediyoruz.

Cansu’nun ailesi tarafından bir namus cinayetine kurban gitmesi ve belli bir süre sonra gömülecek olması hikâyenin nasıl sona ereceğine yönelik seyirciyi heyecanlandırmasına karşın final de dahil olmak üzere ailenin iç dinamiklerine dair çok fazla ayrıntıya sahip olamamamız ilgili bölümde fazla sayıda soru işaretleri oluşturuyor. Keza ailenin tarikat benzeri bir yapıya sahip olduğu hissiyatını yaşasak da bu sadece gördüklerimizle sınırlı kalıyor. Bu tercihinizin nedenini merak ettim.

Bu etkileşimin bilinçli olarak yüzeyde kaldığını söyleyebilirim. Çünkü filmde tarikata uzun uzun yer verecek zaman yoktu. Hikayenin ritmini bozmadan ilerleyebilmek için, daha tanıdık korku öğeleri üzerinden, izleyicinin zaten yabancı olmadığı bir tarikat yapısı kurmayı tercih ettim. Tarikatın temsil ettiği feodal tortunun bu şekilde de yeterince aktarılabileceğini düşündüm.

cenaze-4
Cenaze | Fotoğraf: Engin Özkaya

Filmin başrolü Ahmet Rıfat Şungar’ın inanılmaz performansı ve tek bir repliği olmamasına rağmen rolünün hakkını fazlasıyla veren Cansu Türedi büyük bir takdiri hak ediyor. Her ikisinin karakterleriyle adeta bütünleşen oyunculukları, filmin de tedirgin edici atmosferini alttan alta besliyor. Farklı tipteki bu karakterlerin yazım süreci sizin için nasıldı? Çekimlerde her ikisinden istediğiniz performansı almak kolay oldu mu? Ve en önemlisi her ikisi son derece zorlu rollerinin altından nasıl kalktı?

Her iki karakter de hem yazım sürecinde hem de sette ciddi bir hazırlık gerektiriyordu. Cemal ve Zeynep alışıldık kalıpların dışında bir ilişki yaşıyorlar ve aralarındaki bağ, doğru nüanslarla işlenmediği takdirde inandırıcılığını yitirebilir. Bu yüzden etkileşimlerini sağlıklı ve gerçekçi bir şekilde kurmak benim için çok önemliydi.

Ahmet Rıfat Şungar’ı en başından beri Cemal için düşünüyordum. Hem oyunculuk çizgisi hem de fiziksel duruşuyla role çok uygundu. Senaryoyu okuduktan sonra projeyle hızlıca bağ kurdu ve karakterin dünyasına adım adım girdi. Çekimler boyunca da her sahneye büyük bir dikkat ve özenle yaklaştı.

Cansu Türedi’yle ise gönderdiği etkileyici “audition” sayesinde tanıştım. Zeynep gibi hiç konuşmayan ama çok şey anlatması gereken bir karaktere hazırlanmak büyük bir zorluktu. Ancak role duyduğu istek ve gösterdiği titiz hazırlık sayesinde bu zorluğun altından fazlasıyla kalktı.

Yoğun bir ön hazırlık süreci geçirdik; karakter çalışmaları, sahne analizleri ve prova günleri sayesinde sette istediğimiz performansı yakalamak zor olmadı. Hatta birçok sahnede, oyuncular hayal ettiğimin de ötesine geçtiler diyebilirim.

Oyuncuların birbiriyle kurduğu ilişki de çalışma sürecini çok kolaylaştırdı. Ayrıca Cenaze, çekim şartları itibarıyla oldukça zorlu bir projeydi. Tüm oyuncuların gösterdiği özveri, filmi sağlıklı bir şekilde tamamlamamızda büyük rol oynadı.

cenaze-5
Cenaze | Fotoğraf: Engin Özkaya

Filmin başarılı sinematografisi içinde özellikle ses tasarımına da ayrı bir parantez açmamız gerekiyor bence. Görüntü kadar sesin de son derece kritik rol üstlendiği filmde nasıl bir yol izlediniz?

Bu konuda da en büyük şansım, doğru isimlerle çalışmak oldu. Ses tasarımında Meriç Erseçgen gerçekten çok yetenekli biri ve projeye büyük bir sevgiyle yaklaştı. Oldukça uzun süren, bolca deneme ve karşılıklı çözüm arayışlarıyla ilerleyen bir süreç sonunda filmin işitsel dünyasını birlikte kurduk.

Müzik tarafında da benzer bir şansım vardı. Çocukluktan beri birlikte büyüdüğüm kuzenim Can Demirci’yle, Bina’dan sonra Cenaze’de de çalışma fırsatı buldum. Can’ın müzikal yaratıcılığı bir yana, aramızdaki dostluk ve güçlü iletişim de sürecin çok daha verimli ve keyifli ilerlemesini sağladı.

Ülkemizde tür sineması, kanımca son derece geniş bir hareket alanına sahip fakat ortaya çıkan işin niteliği açısından da belli riskler barındırıyor. Buna en iyi örneğinin yapımcı, fon veya çeşitli destekler bulma noktasında gözlemlendiğini düşünüyorum. İlk iki filminizde bu konuda yaşadığınız zorluklar oldu mu?

Bina ve Cenaze’nin finansal şansı, yurt dışında da talep gören filmler olması. Bu yüzden kendi finansal sirkülasyonunu oluşturma şansları olabiliyor. Cenaze’de filmin Fransız satış ajansı Reel Suspects’in ön anlaşmayla finansal destek olması bir katalizör oldu diyebilirim. Fakat artan maliyetler göz önüne alındığında bahsettiğim sirkülasyonun artık çok da mümkün olabileceğini düşünmüyorum.

Korku sinemasında giderek belirginleşen yavaş anlatı pratiği, gerilimi derinleştiren bir araç mı, yoksa türün ritmini törpüleyerek etkisini zayıflatan bir eğilim mi?

Korku sinemasının özellikle 2000’ler sonrası yeni bir keşif dalgası içinde olduğunu söyleyebilirim. Bu süreçte alt türler çoğaldı ve oldukça farklı yönelimlerde filmler ortaya çıkmaya başladı. Hala klasik korku öğelerine yaslanan, izleyiciyi doğrudan korkutmayı hedefleyen yapımlar ağırlıkta. Ama aynı zamanda dramanın ya da alegorik yapıların ön planda olduğu, daha yavaş anlatılar da giderek artıyor.

Ben bu iki yaklaşımın birbirini dışlamak yerine, aslında türün zenginleşmesine katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Farklı anlatım biçimleri, korku sinemasına olan ilgiyi canlı tutuyor ve türün potansiyelini genişletiyor.

Pandemi sürecinde sinema sanatı da değişime açık bir konuma geldi. Seyircinin özellikle dijital platformların konforuna alışması sonucu pandemi sonrasında filmlerin salonda izleme sayılarının azalması, sinemanın geleceği konusunda da çeşitli tartışmaları beraberinde getiriyor. Sizce dijital platformların varlığı sinema salonları için bir tehdit oluşturuyor mu?

Bunu doğal bir değişim süreci olarak görüyorum. Evet, dijital platformlar salonlar için bir tehdit oluşturuyor; kapanan salonlar ve düşen seyirci sayıları bunun açık göstergesi. Ama bu durumun sinema salonlarını tamamen ortadan kaldıracağına inanmıyorum.

Sinemaya gitmek hala güçlü bir ritüel. O kolektif deneyim duygusunu dijitalde birebir karşılamak kolay değil. Bu yüzden salon kültürünün tamamen silineceğini düşünmüyorum, ama elbette dönüşeceği kesin.

orcun-behram-2
Orçun Behram | Fotoğraf: Orçun Behram

Röportajımızın sonlarına doğru biraz daha kişisel bir soru sormak isterim. Sinema, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?

İnsanın hayatla kurduğu ilişkinin büyük ölçüde öyküler üzerinden şekillendiğine inanıyorum. Kendi yaşamımızı anlamlandırmanın yolu da çoğu zaman onu öyküleştirmekten ve bir amaç çerçevesine oturtmaktan geçiyor. Biz bu öyküleri yaşadıklarımızın bir sonucu olarak sinema ya da başka sanat formlarında dışa vuruyoruz, ama aynı zamanda bu anlatılar da dönüp dolaşıp hayatımızı şekillendiriyor.

Varoluş, anlatıdan bağımsız kaldığında benim için anlamını yitiriyor. Bu yüzden sinemanın umutsuzluk ve anlamsızlık karşısında güçlü bir panzehir olduğuna inanıyorum.

Röportajımızı gelecek projelerinizi konuşarak noktalayalım dilerseniz. Kariyerinizin bundan sonraki sürecine dair hedefleriniz neler? Ufukta görünen yeni uzun metraj proje(leri)niz mevut mu? Bundan sonraki uzun metrajınızda distopya ve korkunun dışında farklı bir türde üretim yapmayı düşünüyor musunuz?

Kurmaca filmlerden bağımsız ilerleyen belgesel projelerim de var. Cenaze sonrası aslında iki uzun metraj belgesel çektim. Bunlardan biri festival sürecinde, diğerinin ise kurgusuna başlamak üzereyim. Bu iki ayrı çalışma alanı, zihnimi taze tutmama yardımcı oluyor.

Tabii bir yandan yeni bir kurmaca film de kaleme almaya başladım ve yine korku türünün başka bir alt türünde ilerliyorum. Kendime bir sınır koymamaya çalışıyorum ama söz konusu kurmaca olduğunda, sanırım bir süre daha korku türünde üretmeye devam edeceğim.

Kapak Fotoğrafı: Camilla Canalini

İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten Onur Doğan ile Röportaj