Yüzeyin Kabuğunda: Geyikbayırı'nda Görünenin Ötesine Bakmak
Green House Art Days’in ikinci sergisi “Yüzeyin Kabuğunda”, 4 Ekim Cumartesi günü açılıyor. Antalya Geyikbayırı’nda bulunan Greenhouse’da, Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu iş birliğiyle Melike Bayık küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergi, Aşkın Ercan ve Seniha Ünay’ın çalışmalarına yer veriyor. Sergi, ekolojik kriz çağında insanın doğa ile kurduğu ilişkileri sorgularken kültürel bellekte suya, toprağa ve yeşile, ağaçlara atfedilen simgesel değerlerin nasıl şekillendiğini, aktarıldığını ve dönüşüme uğradığını tartışmaya açıyor. Sergi ve üretimleri üzerine Aşkın Ercan ve Seniha Ünay ile sohbet ettik.

“Yüzeyin Kabuğunda” sergisi kapsamındaki çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
Aşkın Ercan: “Yüzeyin Kabuğunda” sergisinde iki çalışmam yer alıyor. “Geçmişin Sesi & Zerban” ve “Gözlerimiz Suyun Yüzeyinde Düşlerimiz Derinlerde Dolaşır, Kutlama”. Öncelikle çok kısaca Zerban’dan söz etmek isterim. Zerban, sudan gelen şifanın izini sürerken; suyu anlamanın, tanımanın, dinlemenin ve duymanın iyileştirici yönlerine odaklanır. Su yalnızca doğal kaynak değil; aynı zamanda kültürel bellek, inanç sistemi ve ekolojik duyarlılığın da taşıyıcısıdır. Adıyaman/ Bulam köyünde bulunan Zerban suyu, koca bir kayanın altından geçerek akar. Kaynak, zamanında bir kadının Tanrı’ya dua ederek kendisini suya dönüştürmesini dilediği mistik bir anlatıya dayanır. “Zerban Suyu içenler şifa bulur” söylencesiyle anılan bu su, dürüstlüğün, saflığın ve gerçeğin mekanı olarak tanımlanır. Zerban adı anılarak yeminler edilir. Köy aynı zamanda tütün yetiştiriciliği ile bilinen bir yerdir. Yöre halkı zerban suyunun bereketiyle sulanan toprağın gücüne inanır ve çok verimli olduğu düşünülür. Diğer çalışma ise “Gözlerimiz suyun yüzeyinde düşlerimiz derinlerde dolaşır, kutlama”. Uduzen sevgili Zafer Baykal ile birlikte yaptığımız bu çalışma bir ses enstalasyonudur. Udu kökenleri toprağa dayanan, çalınan çömlek olarak tanımlanır. Baykal’ın tasarlayıp ürettiği Zafudu Perküsyon serisine ait altı adet enstrümanın sesi yer alır. Enstalasyonda yer alan kırık çömlek tozları ses ile bir araya gelerek suyun ve toprağın hafızasını yankılar.
Seniha Ünay: “Yüzeyin Kabuğunda” sergisinde yer alan iki yerleştirmemden biri, “Nuray’ın Ormanı: aradım, bulamadım, bakıyorum, yok”. Bu yerleştirme, Düzce’de yaşayan Nuray’ın, çocukluğunun tanıkları olan çitlembik ve alıç ağaçlarını artık bölgede göremediğini dile getirdiği anlatısından yola çıkıyor. Yaklaşık 600 ağaç resminden oluşan yerleştirme, Nuray’a adanmış bir ‘yokluk ormanı’ olarak biçimleniyor.
“Geyiklere ne oldu?” çalışması ise Antalya Geyikbayırı’nı odağına alan bir yerleştirme. Yerleştirme adını Beydağlarının yamaçlarındaki bu yerleşim yerinde doğal geyik popülasyonun azalmasından alıyor. Ayrıca bölgede çok sayıda alabalık çiftliği mevcut. Alabalık çiftlikleri kontrollü, küçük ölçekli ve doğaya duyarlı yöntemlerle işletilmediğinde ekolojik zararlar yaratabiliyor. Bölge halkının tepkileri üzerine durdurulan HES projesi de düşünüldüğünde Türkiye’nin her yerinde gördüğümüz yerel derelerin ve su kaynaklarının ticari bir metaya dönüşmesi sorununun burada da olduğunu görüyoruz. Bu dereler kimin? Bu gibi ekolojik krizleri düşünürken Nuray’ın ormanındaki yokluk gibi yok olan geyiklerin yoldaşları diğer canlılara yer vermek istedim. Nuray’ın aradığı ağaçlarla dere canlılarının aradığı geyikler… Bölgenin canlı çeşitliliğini sadece ekolojik açıdan değil, aynı zamanda yerel hafızanın canlılara dair hafızası açısından da bir kayıt olarak düşünüyorum.

Çalışmalarınız yeryüzünün yüzeyinde görünenin ötesine bakan sergi temasıyla nasıl bir ilişki yakalıyor?
Seniha Ünay: Yüzeyde gördüğümüz manzara genelde çok yüzeysel, oysa merkezi bir insan faktörünün etrafında şekillenen bir yeryüzü var elimizde. Görünenin ötesinde kayıplar, krizler, yokluklar, görmezden gelinenler var. Görünenin ötesine bakmak benim için ekolojik olduğu kadar duygusal bir etkiye sahip. Araştırmacıların ya da yerel anlatıcıların deneyimine dayalı bilgiyi internetten bulduğum görsellerle birleştirip resmediyorum. Görünenin ötesindekini görmeye, mesela yerinden edilmişliğe, parçalanıp bozulmuş bir ekosisteme işaret ediyor.
Aşkın Ercan: Suyun etrafında şekillenen anlatılar ve inançlar, yalnızca doğal bir kaynağın değil, aynı zamanda toplumların doğayla kurduğu ilişkilerin de taşıyıcısıdır. Zerban suyu gibi örnekler, insanların çevreye yaklaşım biçimlerini, doğayı anlamlandırma yöntemlerini ve kuşaklar boyunca aktarılan değer yargılarını da görünür kılar. Aynı zamanda su ve toprağın sesinin birleşmesi de yerin derinliklerinden yükselen bir fısıltı gibidir. Hem kültürel değerlerin taşıyıcısı hem de yaşamın sürekliliğinin hatırlatıcısıdır. Su etrafında örülen tüm bu hikâyeler, bireysel hafızanın ötesine geçerek kolektif bir belleğin parçasına dönüşür. Bu da benim için görünenin ötesine ulaşmanın diyaloğudur diyebilirim.

Üretimleriniz ekolojik kriz ve doğa insan ilişkisiyle nasıl bir diyalog kuruyor?
Aşkın Ercan: Çalışmalarımın insan merkezli olmayan bir diyalog kurduğunu söylemek isterim. Bu yaklaşım, doğayı yalnızca insan ihtiyaçları çerçevesinde değerlendirmek yerine, suyun, toprağın ve ekosistemlerin kendi ritim ve süreçlerine kulak vermeyi esas alır. Bugün gezegenin içinde bulunduğu durumun büyük ölçüde eşikte olduğunu görüyoruz. Bu da acil eylem planlarının yapılması gerektiğinin sinyallerini haykırıyor. Böylece ekolojik krizi ortak varoluşun (insan ve insan-dışı varlıkların sürekli etkileşim ve karşılıklı bağımlılık içinde) yeniden tanımlanmasına çağrı yapan bir süreç olarak konumlandırmak gerekir diye düşünüyorum.
Seniha Ünay: Doğaya dair krizlerimiz bilimsel raporlarla kayda alınırken üretimlerimi sanatsal bir kayıt olarak düşünüyorum. Doğayla kurduğumuz ilişkiye insanın merkezi konumunu sorgulayarak bakıyorum. İnsanın çevresini tanımladığı, belirlediği eylemleri arasında insan dışı türlerin, yerel hafızanın, biyoçeşitliliğin görünmesini önemsiyorum. İnsanın failliğinden insan dışı türlerin yaşamdaki failliğine uzanıyorum. Tam da burada canlı-cansız, insan olan- olmayan arasındaki mesafede nesne konumuna indirgenen yeryüzünde çoklu dünyaların görünürlüğünü önemsiyorum.

Su, toprak, bazı özel ağaç türleri ve dere balıklarına odaklanan çalışmalarınızı bölgenin yerel coğrafyası ve hafızasıyla yeniden yorumlama şansınız oldu mu?
Aşkın Ercan: Sergide kısa bir su oyunu atölyesi de planladık. Bu atölye temelde birkaç soruya yaklaşmayı amaçlıyor. Katılımcılardan, bulundukları bölgedeki suya dair efsanaleri ve hikayeleri bizlerle paylaşmaları istenecek. Böylece hep birlikte ortak bir hafızanın izlerini paylaşmış olacağız. Su, toprak, ağaçlar ve balıklar bu hafızanın ayrılmaz parçaları olarak, ekosistemin sürekliliğini ve karşılıklı bağlılığını görünür kılacaktır. Ayrıca son yıllarda çevresel şiddete maruz kalan Alakır Nehri üzerine konuşacağımız bir içerik de yer alıyor. Bölge için önemli olan Alakır Vadisi mücadelesinin konuşulması da önemli bir gündem.

Seniha Ünay: Geyikbayırı özelinde yaptığım çalışma bölgeye dair kayıtlardan, makalelerden, dernek raporlarından, yerel işletmelerin bloglarından gelen bilgilerle şekillendi. Ekolojik kriz, biyoçeşitliliğin kaybı, yalnızca tek bir şehrin değil birçok şehrin meselesi. Bu anlamda Düzce ve Geyikbayırı farklı ekosistemlere sahip olsalar da ortak bir hafızada birleşti.
Gelecek projeleriniz neler?
Seniha Ünay: Önümüzdeki dönemde, farklı bölgelerdeki canlı türleri ve kaybolan ekosistemlere dair bir görsel arşiv oluşturmayı planlıyorum. Bireysel tanıklıkları kolektif hafızayla buluşturan işler üretmeye devam etmek istiyorum. Aynı zamanda “yokluk ormanı” fikrini başka coğrafyalara taşıyarak, kayıpların ve boşlukların sanat yoluyla nasıl hatırlanabileceğini araştırmayı sürdüreceğim.
Aşkın Ercan: Suyun izinde hikâyeler biriktirmeye uzun bir süre daha devam etmek istiyorum. Bugünlerde mitolojide yer alan su perileri ve onların toplumlar üzerinde yarattığı kültürel etkileri araştırmalarımın odağında. Bunun yanı sıra, yaşadığım şehir olan Eskişehir’deki Porsuk Nehri’nin hafızası planladığım başlıklarım arasında. Araştırdığım tüm hikâyeler, kendiliğinden bir oyun kurma pratiği ile birleşiyor. Son yıllarda oyun, benim için oldukça etkili bir öğrenme alanı oldu. Kurguladığım oyunlarda kazanan veya kaybeden yok, aksine, oyunun araçlarını kullanan atölyeler, suyun taşıdığı çok katmanlı hafızayı görünür kılan ve insanla insan-dışı varlıklar arasındaki ortaklığı yeniden düşünmeye davet eden bir ekolojik düşünme pratiği sunuyor.
Kapak Fotoğrafı: Yüzeyin Kabuğunda
İlginizi çekebilir: Burcu Dimili’den Green House Art Days Üzerine


Burcu Dimili 








İlk yorumu siz yazın!