Bir yazarın yeni kitabı yayımlandığında hem okur hem de yazar için bir yolculuk imkânı doğar. Okur, uzun yıllardır takipçisi olduğu yazarın yeni kitabını eline aldığında yazarın tüm yolculuğunu okuma sürecine dâhil eder. Okuruyla yeni buluşmuş kitapsa, yazarına bir durma noktası verir. Geriye dönüp bakma ve geleceğe dair bir yol çizmenin ihtimali bu durma noktasının içinde var olur. Bu konuda içerik üreten kişi için anlatmaktan, sormaktan, paylaşmaktan ve sürece dahil olmaktan daha iyi bir seçenek olmaz. İzin verin sizinle Polat Özlüoğlu‘nun yolculuğunu paylaşayayım. Polat Özlüoğlu, ilk öykü kitabı Günlerden Kırmızı (2015) ve ikinci kitabı Hevesi Kirpiğinde (2017) Notabene Yayınları etiketiyle yayımladı. Arından 2019 yılında Peri Kızı Af Buyrun kitabı Can Yayınları’ndan yayımlandı. Özluoğlu, 2021 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan Erkekler Yalnızlıklar – Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle seçkisinde “Evde Bekleyen Biri” öyküsüyle yer aldı. 2022 yılında Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar ve 2023 yılında Sahi Adım Neydi adlı kitapları İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Özlüoğlu, Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar kitabıyla 2022 yılında 7. Antalya Edebiyat Günleri Yılın En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne, 2023 yılında Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü ve Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Özlüoğlu, İthaki Yayınları‘ndan çıkan son kitabı Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar ile roman formuna geçiş yaparak yeni bir yolculuğa çıkıyor. Kendisine yazarlık yolculuğuna, son kitabına dair merak ettiklerimi sordum. Keyifli okumalar…

kalbin-durdugu-butun-zamanlar-kapak-1
“Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar” Kapak | Fotoğraf: İthaki Yayınları

Yazarlar için çıkardıkları yeni kitabın onlara bir durup bakma noktası verdiğini düşünürüm. Günlerden Kırmızı, Hevesi Kirpiğinde, Peri Kızı Af Buyrun, Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar, Sahi Adım Neydi öykü kitaplarınızın ardından baktığınızda hikâyeciliğinizin, yazarlığınızın geçirdiği yolculuğu nasıl görüyorsunuz?

İlk kitaptan bugüne yazı evreninde derinleşip genişleyerek akan masmavi bir akarsuyun denize kavuşmasına benzetebilirim bu yolculuğu. Yeni öykülerle, dosyalarla, kitaplarla kendimin de zaman içinde demlendiğini, çoğaldığını, kurduğum cümlelerin, kullandığım kelimelerin zenginleştiğini ve yalın, duru hale geldiğini, sakinleştiğini söyleyebilirim. Yazarlığın beklemekten, sabretmekten, disiplinden ve sürekli yeni şeyler denemekten ibaret olduğunu idrak ediyorum. Sadece yazmanın hazzını yaşamak için değil aynı zamanda okumanın da keyfini sürmek için daha çok çalıştığımı biliyorum. On yıl önce yazdığım hikâyelere buradan baktığımda eksikliğin aksine bir tamamlanmışlık ve doygunluk hissiyatının doğduğunu söyleyebilirim. Sürekli değişen, dönüşen, evrilen bir öykü üslubuna doğru yol aldığımın farkına varmak bir yazar olarak doğru yolda olduğumu düşündürtüyor. Yazmak sonu olmayan bir öğrencilik hali gibi her daim.

Gündelik yaşamımızda her an, her saniye yaşadıklarımızı birilerine yeniden yaşıyormuş gibi anlatma ve aktarma ihtiyacı duyuyoruz. Bilmeden de olsa öykü, hayatımızda büyük bir alanı kaplıyor. Öykücülükle kurduğunuz ilişkiyi de sormak isterim. Öykü formu, sundukları ve sınırladıkları açısından nasıl bir anlatı imkânı barındırıyor içerisinde?

Öykü, hayatın içinde saklı kalmış bazı anlara odaklanarak yaratılan bir form. Ortaya çıkan metinler olayları, karakterleri, durumları sadece bazı anlara hapsedip kısıtlı sayfa, kısa süre ve atmosferde ama geniş bir hayal gücü ile hikâye ediyor. Bazı öyküler sadece ana odaklanırken bazıları bir karaktere, bazıları bir olayın bir yönüne ya da duruma kapı aralıyor. Hikâye anlatmak sözlü edebiyatımızın en güçlü damarı, yüzyıllardır sahip olduğumuz bir refleks, adeta bir gelenek. Ninelerimizden, dedelerimizden dinlediğimiz hikâyelerle büyüyorduk. Dolayısı ile hikâyelerle, masallarla, mesellerle büyüyen bir neslin temsilcileri arasında yer almanın faydasını yazarken yaşıyor ve deneyimliyorum. Bir öykünün sınırları içinde kalmak demek hikâyeyi tüm boyutları ile değil sadece bazı yönleri ile ele almak demek biraz da. Öykünün form olarak gelenekselden deneysele yolculuğunda yeni anlatma biçimleri denemeyi, modern yazım tekniklerini kullanmayı önemsiyorum. Mesele sadece hikâye anlatmak değil derdi, meselesi olan, huzursuzluğun ve rahatsızlığın içinden bir şeyler yaratmak.

polat-o-foto-2
Polat Özlüoğlu | Fotoğraf: Polat Özlüoğlu

Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar kitabınızla roman formuna geçiş yapıyorsunuz. Kitabınızın nasıl bir yazım yolculuğu oldu?

Uzun bir yolculuktu, yaklaşık yedi yıl süren bir çalışmanın ürünü bu kitap. Yer yer dinlenmeye, demlenmeye bırakılan, zaman zaman yeniden yazılan, çokça bozulup tekrar birleştirilen ve sürekli dağıtılıp toparlanan ve evrilen bir yazım süreci vardı. Yola çıkarken bir kadın karakter vardı aklımda, adının Meşhur olduğunu biliyordum, hikâyenin şimdiki zamanda geçeceğini, 1980 darbesinin siyasi ve toplumsal ağırlığının baskısını ve geçmişin gölgesinin, sisinin ve karanlığının her daim kadının peşinde olduğunu kabullenmiştim. Geçmişe dönüşlerle devrimci mücadele içinde yer almış bir kadının hayata tutunuş ve direniş öyküsüydü yazmak için fitili ateşleyen düşünce. Bugüne kadar çokça erkek kahramanlar üzerinden anlatıldı darbe hikâyeleri bu defa bir kadın anlatsın, onun gözünden okuyalım istedim işkenceyi, gözaltını, tutuklanmayı, cezaevi sürecini ve özgürlüğe kavuşma halini. Asıl mesele darbe sonrasında yaşanan toplumsal ve siyasal baskının karakter üzerindeki değişim ve dönüşümünü yakalamaktı. Bu acıyı, yası ve kaybı yaşamış kadınlar hikâyelerini dillendirmediler çokça, gizli kaldı, saklandı, sır oldu hatta. Zaten faillerle ne ülke olarak ne toplum olarak ne de devlet olarak yüzleşilmedi, hesaplaşma yaşanmadı, bunun üzerine ayrıca yargılanmadılar, ceza almadılar bu insanlar. Ve mağdur olan milyonların elinden bir şey gelmedi. Çok acı bir dönemdi. Bu acılığın içinde ayakta kalan, yaraları, hasarları, kayıpları olan bir kadının ruhunu, duygusunu, yüreğini, içini açıp satır satır okuyalım istedim.

Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar… Kitabınızın ismini çok sevdiğimi söylemeliyim. Kişisel ve toplumsal olarak düşünmeye davet eden, okuyucuyu çağıran bir yanı var. Yaşam, soluğumuzu kesecek anların toplamından oluşuyor. Karakteriniz Meşhur’un yaşam yolculuğuna odaklanırken bu ismi tercih etmenizin altında yatan neydi?

Öncelikle isim bulma hali yaklaşık bir yıldır devam eden bir süreçti. Genellikle isim bulmakta zorlanan bir yazarlık serüvenim var. Roman bittiğinde yüzlerce isim üzerinde çalışmış ama içime sinen bir ad bulamamıştım. Neyse ki dostlarımdan çokça güzel öneri ve yardım geldi. En sonunda tiyatro oyun yazarı ve yönetmen dostum sevgili Şamil Yılmaz bu ismi dillendirdi, duyar duymaz romanın tüm ağırlığını ve gücünü sırtlandığını, hikâyeye çok yakıştığını düşündüm ve anında kabul ettim. İnanılmaz bir rahatlama haliydi isme kavuşmak. Romanın içinde Meşhur’un kalbinin durduğu pek çok zaman vardı hem mecazi anlamda hem fiziki olarak. 1980 darbesinin tüm hasarlarını, yaralarını üzerinde taşıyan, yersizliği, yurtsuzluğu, aidiyetsizliği gölge gibi üzerine vuran bir kadının direniş ve tutunuş haline dair bir romanı ancak böyle bir isim kucaklayabilirdi sanırım. Sonuç olarak Meşhur’un tüm duygu hallerine, ruh üşümesine, sessizliğine, kaçışlarına, kayıplarına yaklaşmak, yaşadığı karanlığa, şiddete, acıya ortak çıkmak, kalbinin attığı ve durduğu anlara tanıklık etmek bu isimle mümkün oldu.

Kendini saklayan, gizleyen bir karaktere Meşhur ismini vermek fikri nasıl ortaya çıktı? Meşhur nasıl bir karakter? Yaşamına dâhil olan/olmayan ve etrafında gelişen olayları tasarlarken nerelere baktınız? Onu nasıl zamanların içerisinden geçirmek ve onun için nasıl mekânlar tasarlamak istediniz?

Derdi olan bir kadın vardı aklımda, devletin üvey evlatlarından biriydi Meşhur, adının aksine gizlenen, saklanan, hayattan kaçan, insanlara güvenmeyen bir kadındı. Toplum dışına itilen, kalabalıklara karışamayan, yersiz yurtsuz ve aidiyetsiz bir karakterin darbe sırasında ve sonrasında yaşadığı travmayı deneyimleyelim ve onun acılarına, yasına tanıklık edelim istedim. Zor zamanların içinden geçen, her zaman karanlığı, korkuyu yüreğinde taşıyan, bir türlü hayata tutunamayan ama savaşan, direnen bir kadının peşine takılalım istedim roman boyunca. Başlarken hikâyenin peruk dükkânında geçeceğini ve üç günlük bir zaman diliminde vuku bulacağını biliyordum. Bir karşılaşma, şüphe ve yüzleşme halini taşıyacaktı içinde. Meşhur zorluklara göğüs geren, yıkılan, ezilen, enkazların altından her şeye rağmen ayağa kalkan, acıyı üstüne giymiş, peşinde gölgeler ölüler olan, aklındaki kızlarla konuşan, peruklarla maskelenen bir hayatı yaşamayı seçmiş bir kadın. Darbenin içinden bedeni ve ruhuyla örselenerek geçmiş ama yeniden dirilişi gerçekleştirmiş bir karakter Meşhur. Toplum tarafından kabul edilmeyen, unutulmaya çalışılan bir dönemin artığı aslında. Toplumun dışına itilmiş biri. Ülke baskı ve sansürün, yasakların altında ezilirken, milyonlar gözaltına alınıp, fişlenirken, binlerce tutuklu işkence görüp kaybolurken, insanlar yargılanıp asılırken, kitaplar yakılıp, gazeteler kapatılırken bir kadın hayat mücadelesinde savaşıp direniyor.

polat-o-foto-4
Polat Özlüoğlu | Fotoğraf: Polat Özlüoğlu

Romanınız bireysel hafıza ile toplumsal belleğin kesiştiği yerden anlatısını inşa ediyor. Dolayısıyla karakterinizin yaşadıklarına herkesin dâhil olabileceği bir zemin oluşuyor. Toplumsal belleğin hikâyelerimiz üzerinde yarattığı izlere dair neler söylersiniz? Romanınız için bu iki unsurun birleştiği anları ve noktaları nasıl belirlediniz?

Resmi tarihin bize dayattığı bellek ile edebiyatın inşa ettiği gayri resmi tarihe ait bir bellek var. Bu bellek hem bireysel hem toplumsal hikâyelerden yola çıkılarak sayfalara geçiyor. Ben bu belleği canlı tutmaya çalışıyorum yazar olarak. Toplumsal belleğimiz aslında iktidarın yarattığı ve üzerimize boca ettiği unutmak, unutturmak adına çaba harcanan bir tarih bilgisinin işgali altında. Sürekli geçmişi kaybetmeye, yok etmeye, silmeye çalışan bir tarih empoze ediliyor. Oysa hatırlamak elzem değil mi bu zor ve dar zamanlarda? Hatırladıklarımıza tutunmak, bireysel hafızamıza kaydetmek, tanıklık etmek, unutmamak için yaşayan bir birey olmanın önemine inanıyorum. Acı, kayıp, ölüm ve yas duygusundan kaçan bir toplum yaratılmaya çalışılıyor. Mutluluk salık veriliyor. Oysa acıdan geçmeyen, yası doyasıya yaşamayan, kaybı etinde, kemiğinde hissetmeyen bir insan ne kadar tamam olabilir, duyguları ne kadar gerçek olabilir? Olmaz sanırım. Bu yüzden toplumsal belleğimizi oluşturan bireysel küçük hikâyelerimizin anlatılması, seslendirilmesi gerek. Özellikle bu zamanlarda kadınların, çocukların, toplum dışına itilmişlerin, ötekilerin, aidiyetsizlerin, yersiz, yurtsuzların, gözden çıkarılanların diline, gözüne, bakışına ihtiyacımız var anlatılarda. İsyanımızı sadece içimizde değil edebiyatımızda da ifade etmek önemli.

Geçmiş, bugünün avuçlarında nefes alıp veriyor, yarının belirsizliğine uzanıyor. Yakın tarihin onarılması güç travmalarını en sert hâliyle belgeleyen, edebi bir kayıt hissi veren romanınız, ortak hafızadaki işkencelere, kayıplara, yarım kalmış hayallere de bakışınızı yansıtıyor. Gerçek bir hesaplaşmanın, yüzleşmenin mümkününü arayan romanınızın dünyasından baktığınızda bu ne kadar ihtimal dâhilinde?

Hiç ihtimal dahilinde olmadığını deneyimledik maalesef. Hala da deneyimliyoruz. Failler yargılanmadı, ceza almadı, hatta bazıları ödüllendirildi. Yüzleşme ve hesaplaşma gerçekleşmediği için acı ve yas duygusu yarım kaldı, eksik yaşadık, yaşıyoruz. Kaybıyla buluşamayan on binlerce insan var. Kaybıyla vedalaşamayan, hala bekleyen aileler mevcut. Oysa failler aramıza karıştı darbeden sonra, yüzlerini saklamadan ama içlerindeki canavarı gizleyerek yaşadılar. Sıradan bir hayatın içinde kalabalıkların içinde görünmez oldular. Caniliklerini, utançlarını, suçlarını örttüler. Bu coğrafyanın kaderi galiba toplumsal travmalarla, kabahatlarla yaşamak. Edebiyatın hatırlatıcı, bellek tazeleyici, derdi dillendiren ve tanıklık eden özelliklerine tutunmayı seviyorum. Bu tür zor zamanlarda vuku bulan bireysel hikâyelerin hepimizin hikâyesi olduğu gerçeğini göz ardı etmemek önemli zannımca. Onlara sahip çıkmak, edebiyat aracılığı ile dillendirmek, görünür kılmak ve edebiyat belleğine kitaplar aracılığı ile kaydetmek gerekli. Derdi olan, meselesi olan insanların edebiyat paydasında buluşacağına inananlardanım.

Meydanlarda, zihinlerde ve bedenlerde derin izler bırakan 12 Eylül 1980 darbesi, Meşhur’u uzun yıllar gölgesi gibi takip ediyor. Bugün hâlâ ülkemiz üzerinde bıraktığı izleri görebileceğimiz tarihlere baktığınızda kişisel ve toplumsal olarak geçirdiğin(m)iz değişim, dönüşüme dair neler söylersiniz? Bu değişim ve dönüşüm romanınıza nasıl bir zemin oluşturdu?

Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da bu değişim ve dönüşümün bütün açmazlarını, olumsuzluklarını, acılarını, ağırlığını, korkularını, karanlığını Meşhur üzerinden kaleme almaya çalıştım. Karanlık ve gölgesi hala üstümüzden çekilmedi bazı dönemlerin. O zaman kaybettiklerimizin izini sürüyoruz hâlâ. Bir kadın; çocukluktan, genç kızlığa, kadınlığa ve ihtiyarlığa adım atarken bir siyasi darbenin gölgesinde uyuyup uyanıyor. Hayatı ellerinden çekilip alınıyor. O mücadeleyi hem toplumsal hem bireysel düzeyde devlete karşı devlete rağmen veriyor. Dışlanmaya, görünmezliğe, korkuya, işkenceye, ölümlere inat hayatta kalan bir kadın var karşımızda. Bu roman tek bir siyasi dönemin romanı değil aslında, bu ülkenin yaşadığı bütün zor ve haksız dönemlerin özetini veren bir roman. Eşitsizlik, adaletsizlik, haksızlıklar üzerine inşa edilmiş toplumsal travmaları mekân edinen bir kitabı elinizde tutuyorsunuz. Darbeden sonra çok çabuk bir şekilde insanlar devrimci mücadeleyi, savaşı, yaşananları unuttu. Bir anda toplumsal, siyasal, ekonomik bir dönüşüm yaşandı olumsuz anlamda. Ve Meşhur cezaevinden çıktığında böyle bir toplumla karşılaştı. Unutmuş, kaybetmiş, yenilmiş bir kalabalık vardı karşısında. Onu dışlayan, içine almayan bir güruh. Bu çok acı bir hal. O yabancılaşma ve dışlanma Meşhur’un yaşadığı travmaların en uç noktasıydı.

Yarım kalan hikâyeler, yaşanmamışlıklar, hayaller, umutlar ve toplumsal olarak üzerimize sinenler… Tüm bunlar insanları bir şekilde başkalarının hikâyelerine ortak eder. Bu ortaklık birlikte düşünmenin, yan yana durmanın ve direnme gücü doğurmanın kapılarını aralar. Birlikte ya da ayrı ayrı yazılan hikâyelerimize dair kurmaca dünyalar yaratmak sizin için ne ifade ediyor?

Ben siyasi ve toplumsal tarihimize, kayıplarımıza, acılarımıza karşı vicdan borcumu edebiyat aracılığı ile ödemeye çalışıyorum. Edebiyatın dertleri, acıları, korkuları dillendirmesinden yanayım. Tanık olduklarımı edebiyat belleği içerisinde kayıt altına almayı önemsiyorum. Direnişimi yazarak sürdürüyorum. Edebiyatın bir konfor alanı değil bir rahatsızlık, huzursuzluk mercii olmasından yanayım. Mutluluklar değil mutsuzluklar her zaman daha anlatılası gelir, bana da haksızlıklar, adaletsizlikler, acılar, korkular anlatılası geliyor. Edebiyat alternatif bir hafıza mekânı benim için. Başka hikâyeler içinde oyalanmaktansa toplumsal ve siyasi belleğimizi delik deşik eden travmalara sebep olan hikâyelere yönelmeyi önemsiyorum.

Kapak Fotoğrafı: Polat Özlüoğlu

İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Arif Ergin ile Gizlenen Romanı Üzerine Sohbet