Sabah Paris… Hafif serin bir hava, sokak taşlarının üzerinden yayılan tatlı bir koku… Kahvenizi elinize alıp yürüyorsunuz; kulaklarınızda parizyen müzisyenlerin melodileri çınlıyor. Rue de Grenelle’in zarif taş binaları arasında ilerlerken, kafelerin önündeki küçük masalarda kahve içen insanları görüyorsunuz. Bir an için Saint-Germain-des-Prés’teki park banklarından birine oturup, şehrin uyanışını izliyorsunuz; etrafınızdaki eski çeşmelerin sesi kuş cıvıltılarıyla karışıyor ve Paris’in ritmini içinizde hissediyorsunuz.Adımlarınız sizi sonunda Karl Lagerfeld’in efsanevi ofisine götürüyor. Kapıyı açtığınızda içerideki ışıltı, yaratıcı bir enerji ve Karl’ın ruhunu taşıyan detaylar sizi sarıyor: siyah-beyaz zarafet! Hayır, bir dizi ya da film sahnesinden bahsetmiyorum. Paris’te Karl’ın ofisinde çalışan ve kendi yolculuğunu cesaret ve merakla şekillendirmiş tek Türk olan Yasemin’in sabahından bir kesit. – Yani bana göre bu kariyerde muhtemel sabahlardan biri böyle olmalı. Trafik, kaos ve stres bu hikayeye uymazdı!- Yasemin Yıldırım’ın moda alanında elde ettiği başarı dikkat çekici; ama onu bu noktaya getiren, adım adım ilerleyen yolculuğu, karşılaştığı zorluklar ve tutkusu her detayda kendini gösteriyor. Şimdi gözlerinizi açın: Dünyaca ünlü bir moda markasında çalışmak, Yasemin’in gözünden nasıl bir deneyimmiş, birlikte keşfetmeye başlayalım.

Yasemin Yıldırım | Fotoğraf Kaynağı: Yasemin Yıldırım

Geçtiğimiz günlerde Instagram keşfetimde Yasemin’in profiline denk geldim. Bio’sunda şöyle yazıyordu: “Turkish Girl Living in Paris” ve Karl’ı etiketlemişti! Tabii ki hemen dikkatimi çekti; çünkü moda dünyasının gelmiş geçmiş en ikonik ve en orijinal isimlerinden birinde çalışıyor olmak inanılmaz bir şey! Hemen heyecanlandım ve takibe aldım.

İlk bakışta profilini “Emily in Paris” konseptine uygun, fazlasıyla özenle düzenlenmiş zannediyordum; ama yanılmışım! Yasemin kendi stilinde, gerçekliğini ve kişiliğini çok güzel yansıtıyordu. Bu sebeple onunla mutlaka tanışmak istedim. theMagger’da sizlerin de bu hikayeye çok ilgi göstereceğinizi biliyordum. Yasemin de beni kırmadı ve hemen bir tanışma toplantısı organize ettik.

Çok içten, güleryüzlü ve kendinden emin bir kadın… Hikayesini dinledikçe onu daha da sevdim. Şimdi lafı uzatmadan, sizleri Yasemin ile baş başa bırakıyorum. Hadi biraz hayal kuralım: Paris’te, modanın kalbinde, ünlü bir markada çalışmak nasıl bir deneyimmiş?

Yasemin Yıldırım | Fotoğraf Kaynağı: Yasemin Yıldırım

Sevgili Yasemin, bize kendini tanıtır mısın? Herkesin aklındaki soruyu baştan sorayım: Ne okudun da kariyerin bugün çalıştığın noktaya kadar geldi?

Kendimi bildim bileli meraklı bir insanım; yeni şeyler öğrenmeyi, araştırmayı, farklı kültürleri keşfetmeyi ve konfor alanımın dışına çıkmayı hep çok sevdim. 25 yaşımda hayatımı tamamen baştan yaratmaya karar verdim — yeni bir ülke, yeni bir şehir, yeni bir başlangıç.. Bir fikrin peşinden gitmek, onu gerçeğe dönüştürmeye çalışmak bana inanılmaz bir enerji veriyor.

Şu anda 27 yaşındayım, Paris’te yaşıyorum ve Karl Lagerfeld’de Image & Projects ekibinde event organizasyonu alaninda çalışıyorum. Koç Üniversitesi’nde İşletme ve Medya & Görsel Sanatlar çift anadal, Pazarlama yan dalı yaptım. Üniversite yıllarım boyunca hem analitik hem sanatsal yönümü besleyen bu kombinasyon bana çok yönlü düşünmeyi öğretti. Ama içimde hep “beni gerçekten ne heyecanlandırıyor?” sorusu vardı. Bu yüzden her yaz farklı alanlarda staj yaparak o duygunun peşinden gittim. Kendimi tanımaya çalıştım, farklı şeyler denedim, ama o “tamam, işte bu!” hissi hep eksikti. Ta ki son senemde moda sektöründe yaptığım bir staja kadar. O anda her şey yerine oturdu. Kendimi o dünyanın içinde gördüğümde “işte burası benim yerim” dedim.

Moda dünyasında birkaç farklı alanı deneyimledikten sonra, tutkumu derinleştirmek için İtalya’ya taşındım ve Istituto Marangoni’de Moda ve Lüks Marka Yönetimi okudum. Bu dönem benim için sadece bir eğitim değil, aynı zamanda “ben kimim ve ne üretmek istiyorum?” sorularına cevap bulduğum bir yolculuktu.

Bugün geriye baktığımda, o merakın, cesaretin ve heyecanın beni Paris’e ve böyle büyük bir moda evine kadar getirdiğini görmek çok özel. Aslında her şey, beni büyüleyen şeylerin peşinden gitme cesaretiyle başladı diyebilirim.

Markaya başvurun nasıl oldu? Bu kısım da oldukça merak ediliyordur diye düşünüyorum. Nasıl başvurdun ve süreç nasıl ilerledi?

Aslında Paris’e ve bu markaya giden yolum biraz dolambaçlıydı. İtalya’da, Milano’da büyük bir markada staj yapıyordum ve oradan gelen bir iş teklifiyle İtalya’da kalma ihtimalim vardı. Ama o sırada erkek arkadaşım Paris’te harika bir iş fırsatı buldu ve bizim için çok önemli bir fırsattı. Bu yüzden bir yandan Milano’daki stajımı sürdürürken, bir yandan Paris’te iş bakmaya başladım.T abii hiç Fransızca bilmeyen biri olarak bu süreç hiç kolay olmadı.

Gerçekten yüzlerce, hatta belki binin üzerinde başvuru yaptım — ve aynı oranda da red cevabı aldım. Ama içimdeki hırs ve kendime olan inancım sayesinde pes etmedim. Sonra bir sabah o maili gördüm. Başvurum ilgilerini çekmişti ve benden portfolyo istemişlerdi. Portfolyomu gönderirken bile hâlâ inanamaz bir halim vardı — hatta biraz fazla mütevazı bir şekilde, “Eğer bu pozisyona uygun görmezseniz belki marketing tarafında bir fırsat vardır…” gibi bir mesajla göndermiştim. Sonrasında süreç ilerledi, görüşmeler oldu ve bana bir case study yollandı.

48 saat içinde teslim etmem gereken projeye neredeyse 40 saatimi adadım.
Sabahlara kadar çalıştım, istediklerinin ötesine geçmek istedim — çünkü bu fırsatın hayatımda bir dönüm noktası olabileceğini biliyordum.

Sonunda hazırladığım çalışma çok beğenildi ve stajyer olarak işe başladım. Ama hem eğitimim ve vizyonum hem de Türkiye’deki iş tecrübem sayesinde, bir stajyerden beklenenin ötesinde katkı sunabiliyordum. Her zaman “daha iyisini nasıl yapabilirim?” diye düşünerek çalıştım. Bu yaklaşımım kısa sürede fark edildi, ardından bana tam zamanlı iş teklifi geldi. Şimdi 2,5 yıldır bu markada çalışıyorum ve hâlâ o ilk günkü heyecanımı hiç kaybetmedim.

Yasemin Yıldırım | Fotoğraf Kaynağı: Yasemin Yıldırım

Paris’te böyle bir ofiste çalışmak nasıl bir şey? Biraz hayal etmek istiyorum. Nasıl bir ortam? Nasıl bir bina mesela? Gün nasıl başlıyor, nasıl bitiyor?

Paris’te çalışmak zaten başlı başına büyüleyici bir şey.
Ofise her girdiğimde, binanın ruhunda Karl’ın enerjisini hissediyorum — siyah-beyaz kontrastı, Karl’ın çizimleriyle dolu duvarlar… Hepsi bana her gün “olmak istediğin, hayalini kurduğun yerdesin” dedirtiyor. Bir günüm bir diğerine hiç benzemiyor.

Genelde masa başında geçirilen klasik bir ofis hayatım yok; daha çok sahadayım. Event (etkinlik) organizasyonları üzerinde çalıştığım için tedarikçilere gidiyorum, materyal karşılaştırmaları yapıyorum, mekanları geziyorum. Ama ofiste olduğumda ritüelim hep aynı: kahvemi koyarım, maillerimi kontrol ederim, günün öncelik listesini çıkarırım, ardından telefon görüşmelerim ve toplantılarım başlar.

Günün sonunda her şeyin içinde o yaratıcılığı, o dinamizmi hissetmek beni hâlâ aynı heyecanla motive ediyor. Ama bu sadece romantik bir tablo değil; arka planda ciddi bir tempo, detaylara inanılmaz bir özen ve sürekli bir üretim hâli var.

Paris’in en güzel bölgelerinden birinde, Karl’ın bizzat seçtiği müstakil bir binadayız. Üstelik onun ofisi, bıraktığı haliyle hâlâ binanın içinde yer alıyor — bu gerçekten çok değişik bir his. Tam anlamıyla Fransız estetiğiyle çevrili bir ortamda çalışıyoruz.

Yasemin Yıldırım | Fotoğraf Kaynağı: Yasemin Yıldırım

Çalışma ortamı nasıl? Dizilerdeki gibi sert bir atmosfer mi var (sert & sarkastik), yoksa daha destekleyici ve yaratıcı bir ortam mı? Kurum kültürünü nasıl tanımlarsın? Kurum kültüründe Karl’ın bakış açısını nasıl yorumlarsın?

Bence birçok kişinin aklında moda dünyasına dair “çok sert, rekabetçi bir ortam” gibi bir algı var ama aslında atmosfer bundan çok uzak. Evet, hepimiz çok detaycıyız ve işimizi en iyi şekilde yapmak istiyoruz ama ekip olarak birbirimize inanılmaz destek oluyoruz. Herkes gerçekten çok tatlı, yardımsever ve pozitif. Hava güzelse, öğle yemeklerini hep birlikte bahçede yeriz mesela. Bu anlar günün en güzel molası oluyor — herkes bir arada, sohbet ediyor, gülüyor, bazen iş konuşuluyor bazen tamamen alakasız şeylerden bahsediyoruz.

Ofisin enerjisi gerçekten çok sıcak. Streslendiğimde benim klasik bir “ofis turu” ritüelim var; masamdan kalkıp tek tek ekipleri dolaşırım, birine laf atarım, biriyle iki dakika gülerim, sonra masama dönerim. Gittiğimde herkes bir-iki dakikalığına işini bırakır, bana zaman ayırır; hatta çoğu zaman direktörlerim bile o sohbete dahil olur. Bu kadar yoğun bir ortamda bile herkesin birbirine böyle alan tanıması gerçekten çok değerli.Bence bu rahat ama aynı zamanda profesyonel atmosfer, yaratıcı olabilmenin en büyük nedeni. Çünkü kendini güvende ve desteklenmiş hissettiğin bir yerde üretmek, risk almak, fikir paylaşmak çok daha kolay. Bizim ofiste herkesin birbirini motive ettiği, birbirine iyi geldiği bir enerji var — bence Karl’ın vizyonundaki insani dokunuş tam olarak burada yaşıyor.

Yasemin Yıldırım | Fotoğraf Kaynağı: Yasemin Yıldırım

Paris ofisinde çalışmak senin stiline etki etti mi? Buraya gelmeden önceki Yasemin ile şimdi ne kadar farklısın sence?

Paris’e taşındıktan sonra stilim de doğal olarak evrildi diyebilirim. Fransa’da moda çok özgür bir alan. Kimse kimsenin ne giydiğini umursamıyor — bu da insanı gerçekten özgürleştiriyor. Bu özgürlük bana kendimi daha fazla ifade etme cesareti verdi. Bir de tabii Fransızların “güzel görünme” konusunda toleransı sıfır!
Eskiden eşofmanla günümü geçirebilen biriydim; şimdi sadece ve sadece evde giyiyorum. Burada insanlar spora giderken bile taytlarının üzerine bir kot pantolon geçiriyorlar — inanılmaz ama gerçek. Ev-spor arası bile şık görünmeme toleransları sıfır! Zamanla ben de kombinlerime, kumaş seçimlerime ve renk uyumlarına çok daha fazla dikkat etmeye başladım.

Paris benim yaşam stilimi de değiştirdi; bana “yavaşlamayı” öğretti. Her şeyin hızlı aktığı bir şehirde, detayları fark etmeyi, bir kahvenin tadını çıkararak içmeyi, bir sokağın estetiğini hissetmeyi öğrendim.
Fransızların yaşama biçimi bana çok ilham veriyor. Burada kimse çalışmak için yaşamıyor; tam tersi, yaşamak için çalışıyorlar. Zamanı sahipleniyorlar, günün ritmini kendileri belirliyorlar.
Onların bu “sakin ama özenli” halleri bana çok iyi geldi.Sanırım Paris bana en çok bunu öğretti: Kendini anlatmanın en zarif yolu, korkusuzca kendin gibi olmaktan geçiyor.

Senin görevlerinden biri de Karl’ın ünlü kedisinin fotoğraf çekimlerini yönetmek. Bu çekimler nasıl oluyor? Kediyle aranız nasıl?

Kendisi tam bir diva! Çalışması en zor ünlülerden biri diyebilirim gerçekten.
Artık yaşlı bir kedi olduğu için çekim saatlerini çok dikkatli planlıyoruz; her şey onun konforuna göre ayarlanıyor. Bir de tabii kendi ekibi var — menajerinden asistanına kadar tam kadro!

Çekimler sırasında da ayrı bir sahne yaşanıyor. Bir yanda fotoğrafçılar, bir yanda oyuncaklarla dikkatini çekmeye çalışan insanlar… Koca koca insanlar yerde sürünüp komik sesler çıkarıyor, sadece hanımefendinin dikkatini birkaç saniye daha kamerada tutabilmek için! Gerçekten çok komik anlar yaşanıyor. Son zamanlarda çekimlere sınırlı sayıda insan almaya başladık, hanımefendinin dikkati dağılmasın diye. Ama hakkını vermek gerek — objektif karşısında inanılmaz profesyonel. Bakışlarını tam yerinde verir, kamerayı hisseder. Zaten sadece bizim markamızda değil, birçok lüks markanın kampanyalarında da yer alıyor. Onunla çalışmak hem sabır hem de bol kahkaha gerektiriyor diyebilirim.

Bu markadaki deneyiminin ardından kendi kariyerinde bir sonraki adım olarak ne hayal ediyorsun?

Açıkçası çok net bir hedefim yok. Hayatım boyunca her zaman planlardan çok hislerimin peşinden gittim.
Bugüne kadar beni ben yapan şey de bu oldu: karşıma çıkan fırsatları dikkatlice değerlendirip, bana en çok heyecan veren yöne doğru gitmek. Elbette bir sonraki adımda çok daha büyük markalarda, çok daha geniş kapsamlı projelerde yer almak isterim. Ama uzun vadede hayalim, edindiğim tüm bu deneyimi bir noktada kendi yoluma taşımak. Bir gün freelance olarak, ülke, yer, marka fark etmeksizin danışmanlık vermek; kendi ekibimi kurup global ölçekte event ve deneyim organizasyonları yapmak istiyorum.

Benim için kariyer, sadece bir unvan ya da pozisyon değil. Bir şey yaratmak, bir hikaye anlatmak, bir duyguyu insanlara hissettirmek. O yüzden geleceğe dair en büyük hayalim; hem üretmeye hem de ilham vermeye devam etmek — ama bunu kendi tarzımla, kendi tempomla, kendi özgürlüğümle yapmak.

Yasemin Yıldırım | Fotoğraf Kaynağı: Yasemin Yıldırım

Son olarak bir de vizyon sorusu sormak isterim: Sen bütün bu yolculuğundan yola çıkarak moda dünyasında kariyer yapmak isteyen ama zorluklarla sıkça karşılaşan yeni mezun birisine neler söylerdin?

Her şeyden önce, kimsenin yolculuğu düz bir çizgi değil.
Moda dünyası özellikle zorluklarıyla bilinen bir sektör ama aynı zamanda çok büyüleyici bir alan.
Ben hep şuna inanıyorum: Eğer bir şey seni gerçekten heyecanlandırıyorsa, orada bir şekilde yerin vardır. Benim hikayemde hiçbir şey “hazır” gelmedi. Yüzlerce red aldım, belirsizlikler yaşadım ama hep bir adım daha atmaya devam ettim.

Çünkü en sonunda kapının açılacağını biliyordum — ve açıldı da. O yüzden asla vazgeçmemek, sabırlı olmak ve her deneyimi kendini geliştirmek için bir fırsat olarak görmek çok önemli. Bir diğer tavsiyem de: kendin gibi olmaktan korkma. Moda sektöründe özgünlük en büyük fark yaratan şey. Kimseyi taklit etmeye, “doğru kişi” olmaya çalışmana gerek yok; yeter ki kendi bakış açını, kendi sesini bul. Ve o sesi cesurca duyur.

Benim için başarı hiçbir zaman sadece bir unvan ya da marka ismiyle ilgili olmadı. Gerçek başarı; yaptığın işte mutlu olabilmek, tutkunu kaybetmemek ve hâlâ heyecan duyabilmek. Yani ne olursa olsun, kalbini koyduğun yoldan sapma. Gerçekten istediğin bir şeyi yeterince istersen, hayat seni bir şekilde oraya götürüyor — bazen dolambaçlı, bazen sabırla ama mutlaka götürüyor.

Yasemin, bana ve The Magger okuyucularına vakit ayırdığın için çok teşekkür ediyorum! Yolculuğunun seni hep daha yukarı taşımasını diliyorum!

Kapak Fotoğrafı: Yasemin Yıldırım

İlginizi çekebilir: Simay Yaz’dan Ece Nayman ile: Ece Nayman ile: Anlam Arayışının Ötesindeki Moda Üzerine