Taşın Belleği sergisi, Tansu Kırcı’nın mermeri bir bellek olarak değerlendirdiği ve onu düşünme alanına çeviren çalışmalarını buluşturuyor. Işık ile gölgenin açtığı katmanlarda, kent hafızası ve kişisel kayıtlar aynı zeminde buluşuyor. İBB Kültür ve İBB Miras iş birliğiyle gerçekleşen sergi, 13 Kasım’dan 15 Şubat’a Haliç Sanat 1’de görülebilir.

Tansu Kırcı İşleri | Fotoğraf Kaynağı: İBB Kültür

Tarih, taşın üzerine yazıldı önce… İnsan, kendini duvarlara kazıyarak hatırlattı. Kabartmalar, sütunlar, tanrılar, hükümdar yüzleri, savaş sahneleri, ölülerini uğurladığı steller… Sonra tapınaklar kurdu; ağır mermer kütleleriyle göğe doğru uzanan sütunlar, bir uygarlığın hem kudretini hem kırılganlığını sembolize etti. Taş, inşa malzemesi olmanın dışında; düşünce biçiminin, dünya tasavvurunun en kalıcı haliydi.

Bugün gezerken hayranlıkla fotoğrafını çektiğimiz Efes’in kütüphanesi, Bergama’nın terasları, Didim’in sütunları, Ayasofya’nın taşıyıcıları… Bunları başka hangi gözler gördü? Benimle aynı şeyi mi hissetti? İki bin yıl önceki o insanla benim parmak izim üst üste mi bindi?  

Mermer, bu sorunun cevabını bedeninde saklayan malzemelerden biri. Jeolojik olarak milyonlarca yılın basıncıyla, katman katman, yosun, kabuk, kırıntı, mineral birikerek oluşuyor. İçindeki damar, geçirdiği zamanın kaydı. Bir bloğa dokunduğunuzda, dokunduğunuz şey sadece soğuk bir yüzey değil; dünyamızın eski fotoğraflarından biri…

Bu yüzden yüzyıllar boyunca “kalıcı” olsun istenen her şey taşa emanet edildi. Saraylar, tapınaklar, sütunlar, imparatorluk kitabeleri, mezar taşları, anıtlar…

Michelangelo Buonarroti, “David” (Davut Heykeli) 1504 | Fotoğraf Kaynağı: Gervasio Ruiz, Pixabay

Sonra Rönesans geldi; Michelangelo, Bernini, Canova’nın elleri bu hafızaya şekil verdi. Taşın içinden tanrılar, azizler, ölü bedenler, düşünür yüzleri, kendiyle boğuşan figürler çıktı. Mermer ilk kez sadece hükmedenlerin değil, tereddüt eden insanın, dramatik bir anın, ruh haliyle sarsılan bedenin malzemesi oldu. 

Bugün İzmit’te genç bir heykeltıraş, bu binlerce yıllık hafıza malzemesiyle konuşuyor. Adı, Tansu Kırcı. Onun işleri, ne antik nostaljiye yaslanıyor, ne beyaz mermeri parlatılmış bir statü göstergesine çeviriyor. Tam tersine! Kırık, yarım, amorf mekânlar üzerinden felsefeye selam veriyor. 

Onun taş ile hemhâli, güzel sanatlar fakültesinin sıralarında ya da mermer ocağında değil, daha eskilerde bir deprem gecesinin ardından başlıyor.

Yer Sarsıldığında Başlayan Hikâye

Tansu Kırcı, İzmitli. Çocukluğunu anlatırken mahalle aralarında top koşturan, derslerle arası limoni, babasının dükkânına göz kulak olurken bakkal defterinin boş sayfalarına resimler karalayan küçük Tansu gözünüzün önünde canlanıyor. Onun, gözleri parlayarak, heyecanla, tek solukta anlattığı çocukluk anılarında dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, 99 depremi.

Kırcı o zamanlar henüz altı-yedi yaşlarında ama hafıza küçük yaşa bakmıyor. Zihninde o gece bulanık olsa da sonrası gayet net. Molozların arasında boşlukta asılı evler, yırtılmış duvarlar, açığa çıkan iç mekânlar, keskin bir sessizlik. Bugün işlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan merdivenler, yarıda kesilen cepheler, bir yere varmayan geçişler, çok sonra fark ettiği bir bu çocukluk kaydına bağlanıyor. Ama tek başına değil… (Bu konuya aşağıda değineceğim.)

Tansu Kırcı | Fotoğraf Kaynağı: Tansu Kırcı Arşivi

Bodrum’da güzel sanatlar okurken heykelle ilişkisi aslında biraz mecburi başlıyor. Öğrencilik hâli, Bodrum’un pahalılığı, sınırlı imkânlar… Atölyede üç ana malzeme var; metal, ahşap ve mermer. Metal ve ahşap için para lazım; mermer atıkları ise kolay erişilebilir ve çoğunlukla ücretsiz. Özetle onun mermer tercihi başlangıçta tamamen ekonomik bir karar.

Ama tam da burada seçtiği malzeme kendini Kırcı’ya açıyor.  Artık mermer parçalarını eline aldıkça, tuhaf bir süreklilik hissi duyuyor ve şunu düşünüyor: “Belki iki bin beş yüz yıl önce biri de aynı yere dokundu”. Ağaç o kadar zaman yaşayamıyor, beton zaten yaşamıyor; ama taş hep orada… Mermer, onun için “ucuz ve pratik” olmaktan çıkıp hafıza haline geliyor.

Üniversitenin ilk iki yılı dağınık. Sonra üçüncü sınıfta bir sanatçıya asistanlık yapmaya başlıyor. Bildiğini bilmediği çarpıyor yüzüne. Sokrates’in cümlesi gelip yerleşiyor: “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim”. Bu farkındalık, onu teorik okumaya, özellikle felsefeye, mekân düşüncesine açıyor.

Dördüncü sınıfta mezuniyet sergisi için “mekân, kent, bina” üzerine bir metin yazıyor. İzmit’in yıkık görüntüleri, boşluklar, geçişler, kopmuş strüktürler; o metinden ilk işler çıkıyor. Bugünkü dilinin çekirdeği orada filizlenmeye başlıyor.

Fotoğraf Kaynağı: Tansu Kırcı Arşivi

Pandemi, Olanaksızlık ve Mermerle Karşılaşma

Sanatla ilgileniyorsanız bir şekilde yolunuzu İstanbul’dan geçirmeniz gerekiyor. O da Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisansa başvuru yapıyor. Birincilikle alındığı yüksek lisans eğitimin ilk yılı pandemi patlıyor. İstanbul’da tek başına, mermere dokunamadan uzaktan eğitime sıkışmış bir Tansu…

Tuval deniyor, başka malzemeler deniyor, ama “o his” yok. Üretemedikçe daha çok okuyor; Platon, Kant, Hegel, Antik Yunan, Rönesans, mekân felsefesi… Felsefenin “sanatın mutfağı” olduğunu anlıyor ve sistemli düşünmeden yapılan işin, yüzeyde kaldığına inanıyor.

Pandemi biraz hafiflediğinde arkadaşının önerisiyle bir mermer ocağındaki sanat programına başvuruyor. O ana kadar lüks olan şey, orada mümkün hale geliyor. İstediği ölçekte taş, sınırsız deneme alanı… Mermerin riskli doğası, orada özgürlüğe dönüşüyor. Kırıyor, oyuyor, bozuyor, hatalar yapıyor. Normalde cesaret edemeyeceği denemelere girişiyor. Bugün sergisinde göreceğimiz birçok formun, kesilmiş merdivenlerin, askıda kalan duvarların, amorf bırakılmış bölümlerin ilk denemeleri bu döneme uzanıyor.

Kendine “mermer sanatçısı” demek istemeyen Kırcı, meselenin malzeme fetişizmi değil, düşünce olduğunu özellikle vurguluyor. Mermer şu an seçtiği dil; yarın başka bir malzemeye geçse de kökün değişmeyeceğinin altını çiziyor.

Tansu Kırcı İşleri | Fotoğraf Kaynağı: İBB Kültür

Taşın Dikte Ettiği Form

Tansu Kırcı’nın heykellerini ilk gördüğünüzde minyatür tapınaklar sanabilirsiniz. Kolonlar, nişler, merdivenler, girişler, yüksek eşikler… Fakat bu yapılar bir yere varmıyor; bir kubbeye, bir kutsal odaya, bir sonuca bağlanmıyor. Merdiven yarıda kesiliyor, duvar bir anda amorfa dönüyor, mekanik bir plan beklerken form bozuluyor. Tam da orada Kırcı’nın kendini çok net anlattığı yer devreye giriyor:

O hiçbir zaman “şu ölçüde mermer verin, içinden şu formu çıkaracağım” diye çalışmıyor.
Mermer ocaklarından kırık, amorf, artık bloklar seçiyor. Taşları atölyeye getirip haftalarca sadece bakıyor. Çalışırken gözü hep bir köşede duran o taşlarda. Bir noktada, “taşla sessiz bir diyalog” dediği şey başlıyor. Taşın formu, damarı, kırığı, boşluğu neye izin veriyorsa, yapı oradan filizleniyor. Bazen tam planladığı yerden damar geçiyor ve devam etmesine izin vermiyor. Orada duruyor, taşı dinliyor, formu değiştiriyor, bazen de eseri yarım bırakıp bir kenara koyuyor. O yarım form aylarca, bazen yıllarca atölyede bekliyor; sonra bambaşka bir bütünlükle geri dönüyor.

Bu tavır, Hegel’den ödünç aldığı “oluş”, “kapsayarak aşma” kavramlarıyla örtüşüyor. Onun yapıları mimari maket değil; bitmeyen bir düşünme ve oluş sürecinin kesitleri.

Kapılar, merdivenler, geçiş koridorları bu yüzden hep önde. “Mekânın kendisi”nden çok gidilen yolun, eşikleri, yön değişimlerini heykelleştiriyor. Çünkü kendi cümlesiyle: “İnsan kendini tanıma gayesiyle yaşar ama asla tam anlamıyla tanıyamaz”. Bu yüzden heykelleri izleyicide bitmemişlik algısı yaratıyor.

Fotoğraf Kaynağı: Tansu Kırcı Arşivi

Antik Yunan’dan Kuş Evlerine Bir Coğrafyanın Katmanlı Hafızası 

Tansu Kırcı’nın işlerinde Antik Yunan, İyon başlıkları, klasik sütun oranları zaman zaman beliriyor; ama bu, turistik bir alıntı değil. Kendi coğrafyasını bütün dönemleriyle sahiplenme çabasının uzantısı.

Türkiye’nin üzerine kurulu olduğu toprakları tek bir kimlikle sınırlamıyor: Mezopotamya, Antik Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı… Hepsini aynı hafızanın katmanları olarak görüyor. O mimari mirası, bugünün kimliksizleşen kent dokusuna karşı bir “hatırlama jesti” gibi kullanıyor.

İstanbul sokaklarında yürürken, düz sıvalı, plastik doğramalı, birbirine benzeyen apartman cepheleriyle; kuş evleri, nişler, işlemeli saçaklar, ahşap cumbalar arasındaki farkı görüyor. Birinde üslup, detay, düşünülmüş bir oran duygusu var; diğerinde sadece “fonksiyon” ve rant.

Antik oranları, klasik mimari fragmanları işlerine taşıması da bu yüzden. Bir tür estetik nostalji değil, bugünün mimari hafızasızlığına karşı poetik bir itiraz. Taşın damarını, tarihi yapının tuğlasını, eski bir pencerenin oranını, ion başlığının kıvrımını alıp bugünün parçalanmış mekân algısına yerleştiriyor.

Bu fragmanlar, izleyiciye “burada bir zamanlar başka bir düşünce sistemi vardı” duygusunu hissettiriyor; ama hiçbir heykel doğrudan bir yapının replikası değil. Maket hissinden bilinçli olarak kaçıyor, çünkü tapınak modeli değil, süreci göstermek istiyor.

 Fotoğraf Kaynağı: Tansu Kırcı Arşivi

Işık ve Gölge ile Canlanan Mermer

Mermerle çalışan herkes ışığın belirleyici etkisinden söz eder ama Kırcı’nın bunu ele alış biçimi özellikle içten. Heykel onun için ancak ışıkla tamamlanan bir organizma. Yanlış yerden gelen ışık heykeli öldürebiliyor; yarı saydam mermerde, özellikle ince yüzeylerde taşın içinden süzülen ışık, heykelin ikinci bir katmanını açıyor; içini…

Bu yüzden işleri, fotoğrafta gördüğünüzden farklı; mekânda, günün saatine, ışığın yönüne göre sürekli değişen, nefes alan formlar.

Mermeri “ölü madde” gibi gören bakışı tersine çeviriyor ve taşın, jeolojik tarihinden mimariye, depremden bireysel hafızaya kadar birçok katmanda yaşayan bir varlık olduğunu hatırlatmak istiyor. 

Onun ideali popülerlikten çok düşüncenin konuştuğu, gösteriden çok emeğin ve sürekliliğin kıymet gördüğü bir sanat alanı. Payına düşense, çarpıklıklara rağmen kendi çizgisinden ödün vermeden üretmeye devam etmek. Bazen umutsuz, bazen öfkeli, bazen yalnız hissettiğini saklamıyor; ama atölyeye dönüp taşı gördüğünde, “her şey yeniden anlam kazanıyor” diyor. Var olma biçimini, doğrudan üretime bağlıyor.

tasin-bellegi-afis
Taşın Belleği Sergi Afişi| Fotoğraf Kaynağı: İBB Kültür

Fener Evleri 1’de Taşın Belleği

Ve şimdi, bu düşünsel ve biçimsel yolculuk, İstanbul’da anlamlı bir mekâna taşınıyor.

Yıllarca metruk kalan Balat’taki Fener Evleri, İBB Miras’ın restorasyon çalışmalarıyla yeniden hayata döndü; Haliç kıyısında, taşları onarılmış, izleri korunmuş birer kültür-sanat mekânına dönüştüler. Bu binaların kendi mimari hafızası, Ceneviz ticaret yolundan bugüne uzanan çok katmanlı bir hikâye anlatıyor.

Tam da bu yüzden, Tansu Kırcı’nın mermerle kurduğu hafıza, geçiş ve fragman diliyle güçlü bir rezonans taşıyor.

22-a
Tansu Kırcı | Fotoğraf Kaynağı: Tansu Kırcı Arşivi

İBB Kültür ve İBB Miras iş birliğiyle gerçekleşen “Taşın Belleği” sergisi 13 Kasım’da Haliç Sanat 1’de (Fener Evleri 1) 15 Şubat’a kadar görülebilecek. 

Belki işlerin karşısında dururken, siz de farkında olmadan taşlara dokunarak onun hafızasını dinlemeye çalışan o çocuğun hislerini biraz anlayacaksınız. 

Kapak Fotoğrafı: Tansu Kırcı Arşivi

İlginizi çekebilir: Burcu Dimili’den Tuba Önder Demircioğlu ile: “Karşılaşma” Üzerine