Müziğe olan yeteneklerini azimli bir çalışma, prestijli okullardaki eğitim ve yarışmalardaki başarılarla süsleyen genç müzisyenlerimizi takip etmekten büyük gurur duyuyoruz hiç kuşku yok ki. Bu noktada geleceği parlak orkestra şeflerine ise ayrı bir parantez açarak theMagger aracılığıyla seslerini daha geniş kitlelere duyurmaktan çok mutlu oluyorum. Bu kapsamda yılın ilk röportajında müzik eğitimine 8 yaşındayken, Pelin Halkacı Akın ile Mimar Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda yarı zamanlı olarak keman ile başlayan ve sonrasında yolculuğuna orkestra şefliği ile devam eden sevgili “Doğa Çetin”i ağırlamak istedim. Bunun en önemli nedeni de dördüncü edisyonu 23-28 Şubat 2026 tarihleri arasında Fransa’nın başkenti Paris’te gerçekleştirilecek “La Maestra” şeflik yarışmasına gitmeye hak kazanması oldu. 49 ülkeden 225 kişinin başvurduğu yarışmaya seçilen 16 katılımcı arasında yer alan Doğa, şu günlerde sıkı bir çalışma gerçekleştirirken röportaj teklifimi de kırmayıp kısıtlı zamanına rağmen birbirinden içten cevaplarıyla sorularımı cevapladı. Sözü daha fazla uzatmadan sizleri Doğa’nın cevaplarıyla baş başa bırakmak isterim. İlham veren okumalar dilerim.

doga-cetin-1
Doğa Çetin | Fotoğraf: Constantin Schiffner

Sevgili Doğa, öncelikle “La Maestra” şeflik yarışmasına gitmeye hak kazandığından dolayı içtenlikle tebrik ederim. Yarışmaya 49 ülkeden 225 kişi başvurdu ve bir diğer gururumuz Öykü Yanık ile birlikte seçilen 16 katılımcı arasında yer alıyorsun. Röportajımıza ilk olarak bununla ilgili duygu ve düşüncelerini öğrenerek başlayalım dilersen.

Çok teşekkür ederim. Bu yarışmaya seçilmek benim için hem büyük bir gurur hem de harika bir şans. Diğer adayların bir kısmı önceden tanıdığım ve çok sevdiğim meslektaşlarım ve arkadaşlarım olduğu için onlarla tekrar görüşmeyi de dört gözle bekliyorum.

“La Maestra”nın dördüncü edisyonu, 23-28 Şubat 2026 tarihleri arasında Fransa’nın başkenti Paris’te gerçekleştirilecek. Konu hakkında bilgisi olmayan okurlarımız için yarışmanın nasıl bir konsepte sahip olduğundan bahsedebilir misin?

La Maestra, kadın şeflere kariyer ve görünürlük için destek olmayı hedefleyen bir yarışma. Yarışmaya başvuru; CV, video ve motivasyon mektubuyla yapılıyor. Her şef kendi konser ve provalarından seçtiği video kesitlerini yolluyor. Enstrüman yarışmalarındaki gibi zorunlu bir repertuvar yok. Diğer yarışmalarda genellikle olan yaş sınırlaması da yok. Bu sene artırılan imkanlar ve ödüller yüzünden ve tahminimce bir önceki edisyonun başarısından dolayı başvuru miktarı da oldukça arttı. Seçici kurul gönderilen evrakları ve videoları inceleyerek 16 aday seçiyor. Yarışma üç raunttan oluşuyor. Her raunt, Paris Mozart Orchestra ile belirli eserlerin provasını yapmamız isteniyor. İlk raunt 16, ikinci raunt sekiz ve final raunt dört kişilik. Final rauntta ayrıca iki konser yapmamız da gerekiyor. Bu konserlerin biri de Orchestre de Paris ile. Yarışmaya katılanlar arasından seçtikleri kişiler yeni başlayan akademi programına da katılıyor. Akademi üyelerine masterclass, konser ve networking imkanları tanınıyor. Bir sürü özel ödülün yanı sıra finalistlere yüklü bir para ödülü de var.

doga-cetin-5
Doğa Çetin | Fotoğraf: La Maestra

Şeflik yarışmalarında jürinin dikkat ettiği kriterler jüriye göre değişiklik gösteriyor, fakat genel olarak müzikalite, teknik yeterlilik ve podyumda gösterilen kişilik üzerinden değerlendirme yapılıyor. Hazırlanırken de tabii ki öncelikle müziğe hizmet etmek için bestecinin yazdığı her detayı inceleyip onun vizyonuna nasıl en iyi şekilde yaklaşabileceğimi anlamaya çalışıyorum.

Bu süreçte olabildiğince çok soru sormaya çalışıyorum. Özellikle Fransa’da yapılan ve Fransız repertuvarından eserlerin bol olduğu bir performansa hazırlanırken stil üstüne çok kafa yormak gerekiyor. Ben 2018’den beri müzik eğitimime Almanya’da devam ettiğim için estetik anlayışım ve müzikal içgüdüm oldukça Alman eğilimli. Müzikte esneklik, renk, ağırlık merkezi, farklı enstrümanların ve motiflerin fonksiyonu çeşitli ülkelerde değişiklik gösteriyor ve bunu yakından anlayabilmek de benim için öncelikli sırada. İlk defa bir Fransız orkestrayla çalışacağım için de oldukça heyecanlıyım.

Bu girişin ardından dilersen zamanda geriye dönerek çocukluk yıllarına gidelim. Müzik ve onu var eden notalarla yolun ilk ne zaman kesişti?

Müzik, doğduğumdan beri ailemizin bir parçası. Annem keman öğretmeni ve ablam da ben küçükken Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda flüt öğrencisiydi. Okulumuzun Beşiktaş’taki eski binasını böylece daha okumayı öğrenmeden tanımış oldum. Evde de sürekli keman sesi olduğu için kemana başlamamın tam tarihini söyleyemem. 5-6 yaşlarındayken annem neyi nasıl yapmam gerektiğini yavaş yavaş göstermeye başladı. İlk çeyrek kemanımı galiba dört yaşında kırmıştım. “Keman kıran çocuk kemancı olacak.” derler ailemde. Kemanla olan ilişkimi anneme, konservatuarla olan ilişkimi de ablama borçluyum. Babam da hobi olarak gitar çalar, bizi hafta sonları şarkılarla uyandırırdı.

Müzik eğitimine 8 yaşındayken, Pelin Halkacı Akın ile Mimar Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda yarı zamanlı olarak keman ile başladın. 11 yaşında da konservatuvara tam zamanlı olarak devam etmeye karar verdin. Solo çalışmalarının yanı sıra orkestra ve oda müziği topluluklarında da yer alarak verdiğin birçok konser var. Fakat daha sonra yolculuğun “orkestra şefliği” üzerinden ilerledi. Bu geçiş süreci nasıl gerçekleşti? Orkestra şefliğinde seni kendine çeken ne(ler) oldu?

Orkestra şefliğine olan ilgim Hamburg’da başladı. Ondan önce hem kendi çekingenliğimden, hem de bu işin “ulaşılamaz” itibarından dolayı hiç aklımdan geçmemişti. Hamburg’da şeflik okuyan öğrencilerle arkadaş olduktan ve bu işin nasıl bir efor ve ne gibi beceriler gerektirdiğini öğrendikten sonra merakım uyandı. Farklı diller konuşmak, insanlarla beraber bir grup ortamında çalışmak, problem çözmek, orkestraların potansiyellerine ulaşmalarında yardımcı olabilmek, projeler planlamak, müzikle tamamen yüz yüze vakit geçirmek, yaratıcı özgürlük, araştırmacılık (ve de piyano çalmak).

doga-cetin-2
Doğa Çetin | Fotoğraf: Doğa Çetin

Ne yazık ki lisans mezuniyetimden önce yaşadığım “tükenmişlik” sebebiyle birkaç ay kemana dokunamadım. Bu durumda tabii müzikle yeni bir bağ kurmam gerekti. Şefliğin enstrümandan uzaklaşmam ve kendimi daha rahat ifade edebilmem için deneyebileceğim bir yol olduğuna karar verdim ve bir amatör orkestrayla prova yaptım. İlk beş dakikadan sonra zaten bunun benim için doğru yol olduğunu anladım ve bir sene şefliğini yaptığım o orkestradan sonra Hamburg’da kemana paralel olarak şeflik eğitimime başladım. Keman çalarken nadiren hissettiğim bir rahatlık hissediyorum ve her provam ya da konserimden sonra, ne olursa olsun, inanılmaz mutlu oluyorum. Kemanla sahnede bu tarz bir tatminlik hissine ulaşmam her zaman çok daha zordu.

Müzikte doğru kariyer planlaması her ne kadar önemli olsa da bazen verdiğin bir konser, aldığın bir masterclass, bulunduğun şehir ya da tanıdığın bir kişi yolculuğunu keskin bir şekilde değiştirebilir. Senin için bugüne dek “kırılma noktası” olarak nitelendirebileceğin bir olay oldu mu hiç?

Hayatımda ne mutlu ki benim için kırılma noktası olan pek çok değerli insan oldu. Prof. Pelin Halkacı Akın’ın sınıfında olmak bunların ilkidir ve müzikle olan ilişkimin en sağlam temellerini atmamı sağlamıştır. İkincisi İris Şentürker’in oda müziği sınıfında olmaktır. Onunla olan derslerimde öğrendiğim şeyler bugüne kadar daima yanımda ve müzikal gelişimimde açtığı kapıların değerini her geçen gün daha da iyi anlıyorum. Sonrasında sınıfında bana kontenjan açtığı halde Hamburg’a gitmemin benim kariyerim için daha iyi olacağı tavsiyesini veren Eszter Haffner ve yedek kontenjandan sınıfına girdiğim en büyük destekçilerimden Tanja Becker-Bender. Şefliğe başladığımdan beri neredeyse her konserime gelir ve müzisyenliğimde en büyük etkisi olan insanlardan biridir. Son olarak da önceden bahsettiğim şans eseri gerçekleşen ilk amatör orkestra provam…

Geri dönük olarak düşünürsem de, her ne kadar büyük bir üzüntü kaynağı olsa da, keman çalamadığım üç ay beni hayatımı tamamen değiştirmeye iten en büyük zorluktu. O noktaya gelmeseydim muhtemelen şefliğe başlamaz ve asıl tutkumu keşfedemezdim.

Müzikte ilerlemek için verdiğin emek, belki de ertelemek durumunda kaldığın pek çok şey ve hocalarının desteği kadar ailenin rolü de büyük önem taşıyor. Küçük yaşlarından bugüne dek geçen süre içinde ailen seni nasıl destekledi?

Ailem her zaman, her şeyde beni destekledi ve desteklemeye de devam ediyor. Onların sayesinde bu yeni yola atılırken içim rahattı. Ablam 2011’den beri Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor, flüt çalarak hem solist, hem oda müziği, hem de orkestracı olarak aktif ve şu an University of Idaho’da flüt profesörü. Annem de keman öğretmeni ve benim de dolayısıyla ilk öğretmenim.

Hamburger Symphoniker dahil olmak üzere birçok orkestrayı yönetmenin yanı sıra Laeiszhalle gibi seçkin sahnelerde yer aldın bugüne dek. Ayrıca Marin Alsop’un yönetiminde Washington D.C.’deki Ulusal Senfoni Orkestrası’nı da yöneterek uluslararası deneyim kazandın. Birbirinden farklı coğrafyalarda bu orkestralarla çalışmak bugüne kadar sana nasıl tecrübeler kazandırdı? Orkestra yapıları, yakın oldukları ekoller, kültürel kodları ve çalışma prensiplerine nasıl uyum sağladın? Ya da o orkestralar senin şeflik tarzına nasıl ayak uydurdu?

Öncelikle en büyük etken dil. Şeflik eğitimimi tamamen Almanya’da aldığım için Almanca prova yapmaya alışığım ve belli başlı terimler ya da kalıpları direkt Almanca öğrendim. ABD’de prova yaparken İngilizce prova yapmanın ne kadar farklı bir kültürel kod gerektirdiğini deneyimleme fırsatı buldum. Almanya’da herkese “siz” diye hitap ediliyor, aşırı kibarlıktan kaçınmak gerekiyor ama motivasyonu yükseltmek için bazen uğraşmak gerekiyor. Alman senfoni ve opera orkestraları arasında da bir düşünce yapısı farkı var. ABD’de her şey biraz daha pozitif ve mümkünse daha hafif bir dil tercih ediliyor. Çalan kişiler de bana daha yoruma ve gençlerle birlikte çalışmaya açık gelmişti. Eminim bu da ABD içinde orkestradan orkestraya farklılık gösterir.

doga-cetin-3
Doğa Çetin | Fotoğraf: Constantin Schiffner

Çalış açısından da ses kalitesi ve birlikte çalma kültürü çok farklı. Amerikan orkestralarının açık renkli, parlak, homojen bir kalitesi var. Ülkedeki bando kültüründen dolayı bakır üflemelilerin kalitesi çok yüksek. Şefin batonuyla direkt olarak çalıyorlar, yani reaksiyon geç gelmiyor. Bu da yaylılar için biraz daha farklı bir çalış kültürü gerektiriyor. Şefin en önemli görevi net olmak ve herkesin beraber çalmasını sağlamak. Şef kontrolü biraz elden bıraktığında orkestra sallanmaya başlıyor.

Almanya’nın Karajan sonrası gelişen beraber çalma kültürü ise bunun tam tersi. Orkestranın reaksiyon zamanı daha geç. Başkemancı/grup şefleri şefin ellerini okuyor ve bütün yaylı grubu ve orkestra başkemancıyla beraber çalıyor. Bu gecikme de herkesin birbiriyle olan birlikteliği koruyabilmesi ve ses üretirken gereken ön hazırlığı yapmak için oluyor. Orkestra içindeki hiyerarşi bundan dolayı oldukça önemli. Sonuç olarak daha ağır ve yavaş ses geliştiren, ses kalitesini noktanın sonuna kadar sürdüren, yoğun bir yaylı grubu oluşuyor. Burada şeften beklenen sorumluluk da değişiyor. Müzikal bilgi, yaratıcılık ve ses kalitesi ön plana çıkıyor çünkü orkestra beraberlik sorumluluğunu kendi üzerine alıyor.

Ama sonuç olarak her orkestra, yeni bir insanla arkadaşlık kurmak gibi. İhtiyaçlar, sınırlar, karşılıklı güven prova yaptıkça netleşiyor ve benim de buna göre çalışma sürecimi şekillendirmem gerekiyor.

Orkestra içinde her bir müzisyenin hem kişisel hem de kendi grubu içinde belirli sorumlulukları var. Orkestra şefi de eserin icra edilmesinden orkestranın uyumunu sağlamaya ve onlarca müzisyeni en doğru şekilde yönlendirme gibi çok ciddi bir sorumluluğu mevcut. Bu da orkestra şefinin gerek fiziksel gerekse zihinsel olarak son derece sağlam bir iradeye sahip olmasını zorunlu kılıyor. Bir yandan müziğin sunduğu sonsuz bir özgürlük fakat diğer yandan da sınırları belli bu sorumluluk hakkında neler söylemek istersin?

Aslında amacımız her eserin olabildiği en iyi şekilde icra edilmesini sağlamak. O eserin kalitesine hem müzisyenleri hem seyirciyi ikna edebilmek. Bu durumda öncelik bestecinin. Her soruyu bestecinin bize bıraktıklarıyla çözmeye çalışıyorum. Eğer besteci hala yaşıyorsa onunla birebir iletişime geçiyorum. Eğer ki hala açık sorular varsa, dönemin stilinde, bestecinin biyografisinde, belki esinlendiği diğer isimlerin eserlerinde ipuçları arıyorum. Eğer hala bir cevap yoksa işte o zaman benim özgürlüğüm devreye giriyor. Bu durumda da en doğal gelen çözümü seçmeye çalışıyorum. Böylelikle ilk ben yaptığım işe ikna oluyorum ki orkestramı da ikna edebileyim. Tam özgürlüktense yarı araştırma, yarı içgüdüye dayanan bir yol izliyorum. Önemli olan podyumda durduğum sürece yaptığım işin kalitesinin arkasında durabilmek.

Bildiğimiz üzere orkestra şeflerinin bir enstrümanı yok. Konser esnasında elindeki baton sayesinde o topluluğu yönetiyor, icra edilecek eserin yorumlanış tarzına/temposuna karar veriyor ve orkestrada yer alan her müzisyene gerekli gördüğü ritim ve nüanslar konusunda yönlendirme yapıyorsun. Bundan hareketle batonunla olan o özel bağına dair neler söylemek istersin?

Batonum üstüne açıkçası pek fazla düşünmüyorum. Elimdeki model de çok havalı bir şey değil. Batonun belli başlı bir dengesi olmalı ve ele alındığında kavranan kısmı doğal hissettirmeli. Önemli olan tek kısım elin bir uzantısı olması ve hareketlerin akışını rahatsız etmemesi. Senelerce keman bakımı, tel değiştirmek, yay kılları derken şu an sadece küçük tahta bir sopaya ihtiyacım olması büyük bir rahatlık doğrusu.

Konser öncesi provalarda bir eser üzerine çalışırken orkestrayı yönetme noktasında senin için beden dili ve sözcükler nasıl bir öneme sahip? Beden dilini mi öne çıkarırsın yoksa sözcükler senin için en iyi anlatım aracı mı?

Günümüzde özellikle iyi orkestralarda prova vakti çok azaldığı için artık ne yazık ki çok konuşacak vakit bulamıyoruz. Ellerim ve vücudumla anlatamadığım bir şey olursa konuşuyorum. Konuşurken olabildiğince az, öz ve mümkünse müzisyenlerin aklına değil kalbine dokunan sözcükler seçmeye çalışıyorum. Ama benim için her zaman beden dili ön planda çünkü kemancı olarak orkestrada çaldığım zamanlarda provada çok konuşan şeflerdense elleriyle ön plana çıkan şefler her daima daha efektif oldu.

Bir orkestra şefi olarak çalışma rutinini paylaşabilir misin? Bunun planlamasını nasıl yapıyorsun? İlk kez birlikte sahne alacağın bir orkestra veya yöneteceğin bir eser için provalara nasıl hazırlanıyorsun? En nihayetinde orkestra yönetmek ciddi bir efor ve kondisyon ile sağlam bir irade de gerektiriyor. Bu noktada seni zorlayan faktörler oluyor mu?

Bir eseri yapmam gerekeceğini öğrendiğim an notaya bakarım ve ne kadar iş gerekeceğini bir kafamda tartarım. Provadan kaç hafta önce başlayacağıma karar veririm. Sonra o eserle kafamın bir köşesinde oynamaya başlarım. Belki konserlerine giderim, kayıtlar dinlerim, açıp biraz okurum. Aktif olarak öğrenmeye başladığımda da önce büyük form, sonra gitgide detaya inerim. En son olarak ellerimle ne yapacağımı düşünürüm. Eğer Ravel’den La Valse gibi oldukça koreografik bir eserse eller daha önceden dahil olur. Orkestranın nerelerde bana ihtiyacı olacağını önceden kestirmeye çalışırım. Her şeyi detaylıca planlarım, sonra ilk provada bütün planlar her daim suya düşer (böylece de yeni fikirler oluşur). İlk provadan sonra hangi yolu izleyeceğime karar veririm. Bütün bu aşamalar benim için o kadar keyifli geçer ki, zorlansam da hep daha da çok vakit geçiresim gelir.

Merak ettiğim bir nokta daha var. Aynı eseri farklı orkestralarla yönettiğin bir durumda şef olarak hep aynı yaklaşımımı mı benimsiyorsun yoksa orkestranın dinamiklerine karşı farklı yorumladığın kısımlar oluyor mu?

Orkestra her zaman kendi düşünceleri ve alışkanlıklarıyla gelir. O anda çok keyifli bir dans başlar. Nereyi onlara teslim edeceğim, neyi kabul edeceğim, hangi tarafı ittireceğim, ısrar edeceğim noktalar neler olacak… Yani her performans yeni bir hikaye. En güzel kısmı da bu zaten.

Daha önce orkestra şefleriyle yaptığım röportajlarda sormayı sevdiğim ve cevaplarını keyifle dinlediğim bir nokta daha var. O yüzden senin de görüşünü çok merak ediyorum. Bu röportajı okuyan okurlarımızdan da mutlaka merak edenler vardır. Konserde eserin icrasında müzisyenlerin önünde notalar mevcut. Bu da esasında bazen zihinlerde “Acaba şef olmasa da orkestra bu eseri icra edebilir mi? Müzisyenler zaten her saniye şefe bakmıyor ki. Şefin batonuyla yaptığı her hareket müzisyenler tarafından dikkate alınıyor mu?” gibi soru ve düşünceleri oluşturabiliyor. Bu konuya dair akıllardaki soru işaretlerini ortadan kaldırmak ister misin?

Bunu hem kemancı hem de şef olarak seve seve yanıtlarım. Kemancı olarak çok küçük yaştan itibaren hem notayı hem de göz ucuyla şefi görmeyi öğreniyoruz. Performans sırasında gözlerimiz bir notaya, bir şefe, bir grup şefine sürekli olarak gidip geliyor. Tamamen kafayı kaldırıp bakmak tabii ki mümkün değil ama çok zorlayıcı bir tempo geçişi ya da kritik noktalarda tamamen odağın şefe gitmesi gereken yerler de oluyor. Bu soruya asıl cevap, farklı şeflerin arka arkaya yönettiği konserlerde saklı. Okulumuzun bize sunduğu şanslar sayesinde aynı konserde Hamburg Senfoni Orkestrası’nı 3-4 farklı şefin yönettiği olabiliyor. Ve o akşam neredeyse dört farklı orkestra çalmış gibi bir fark duyabiliyorsunuz. Sadece eller değil, o kişinin enerjisi, vücudundaki gerilim, gözleri, yüzü, dikkat etmeyi seçtiği enstrüman grupları, sayıyla sayamayacağımız kadar fazla değişken oluşturuyor. Yani bir şef tamamen başka bir şefi kopyalasa bile aynı sesi çıkaramıyor. Bu soruda tabii orkestranın ses kalitesinin değişkenliği de göz ardı ediliyor. Şef sadece birliktelik için orada değil, birlikteliğin yanı sıra bu eserin yorumunu ve ifadesini tanımlamak ve netleştirmek için orada. Orkestra teknik olarak belli bir yere kadar şefsiz de icra edebilir (klasik dönem senfonileri mesela) ama müzisyenliği yüksek bir şefin onları konserde yönetmesi bu performansın ifade gücünü ve bütünlüğünü çok artırır. Abbado ile Berlin Filarmoni ve Karajan ile Berlin Filarmoni de asla aynı Berlin Filarmoni değildir.

doga-cetin-4
Doğa Çetin | Fotoğraf: Doğa Çetin

Yönettiğin eserin salondaki dinleyici üzerinde bir etki bırakması adına senin için bestecinin niyetine sadık kalmak ve teknik anlamdaki kusursuzluk mu daha ön plana çıkıyor yoksa orkestrayla birlikte esere kattığın ve onu daha kanlı canlı yapan yorum gücün mü daha önemli?

Kesinlikle ifade ve kalplere dokunmak ön planda. Bir şey hissedilmeyen konser her ne kadar teknik açıdan kusursuz olursa olsun benim için başarısız bir konserdir. Her müzisyen sanatçı olmak amacıyla bu yola baş koyar ve sanatçı kimliğimiz hepimiz için gurur meselesidir. Sanatçı kimliğiyle var olamayan müzisyen hiçbir zaman tam olarak tatmin olamaz.

Peki Doğa Çetin olarak orkestrayla kurduğun ilişkiyi nasıl tanımlamak istersin? Enerjini tüm coşkusuyla orkestraya ve onlar aracılığıyla salona aktaran bir şef misin yoksa çok daha mı ciddisin? Müzisyenler seninle ne derece rahat çalışabiliyor? Orkestra ile olan duygusal mesafeyi korumak senin için kolay oluyor mu? Ve en önemlisi çalıştığın her orkestranın bir karakteri olduğuna inanır mısın?

Daha önce de bahsettiğim gibi her orkestra kendince bir arkadaşlıktır. Benim genellikle yaklaşımım da daha arkadaş canlısı oluyor. Açıkçası artık kimsenin agresif ve ukala şeflere sabrının kaldığını da düşünmüyorum. Her şeyden önce orkestrada oturan her bir müzisyen sayesinde ben o podyumda durabiliyorum, bu yüzden şefliğe başladığımdan beri orkestraya olan saygı benim için bir numarada. Bir orkestraya girebilmek günümüzde o kadar zor ki, orada oturan herkes mesleğinin en iyisini icra ediyor ve oraya gelebilmek için türlü fedakarlıklarda bulunuyor. Bu yüzden provalar boyunca onların fikirlerine de çok önem veriyorum. Kendimce küçük gizli bir hedefim de her projede orkestranın en huysuz üyesini en az üç kere gülümsetmeye çalışmak. Başkalarını gülümsetmek ve işlerinde keyif almalarını sağlamak beni çok mutlu ediyor. Keyif alan insanlar da keyif veren işlere imza atıyorlar.

Bir klasik müzik dinleyicisi olarak konser esnasında orkestra şefinin müzisyenleri yönlendirişini her daim gıpta ederek takip ederim. Bunu da “orkestra şefliği karizması” ile tanımlamak isterim. Orkestra şefi olmak gerçekten bu derece yıldızı parlak bir olgu mu? Göz kamaştıran noktalarının yanında ne tür zorlukları mevcut?

Tabii ki çok göz önünde olan ve belirli bir karizma gerektiren bir iş. Bu sayede her türlü eleştiriye de açık olmayı gerektiriyor. Aynı zamanda her liderlik pozisyonunda olduğu gibi verilebilecek kararların miktarı ve kapsamı çok fazla olduğundan her daim bir performans baskısı da oluyor. Hiçbir zaman herkesi mutlu edemiyoruz. Bununla yaşamayı öğrenmek gerekiyor.

Halihazırda Hamburg’da Profesör Ulrich Windfuhr ile şeflik eğitimine devam ediyorsun. Şu an aldığın eğitimle orkestra şefliğine dair vizyonun nasıl genişliyor?

Orkestra zamanının çok fazla olduğu bir okulda okuduğum için çok şanslıyım. Her hafta orkestra karşısında durabiliyorum, bunların bir kısmı profesyonel orkestralar olmak üzere. Böylelikle gerçekten o büyük grubun önünde durmayı ve 70 çift gözle karşı karşıya olmayı deneyimliyoruz. Bunun yanı sıra baştan sona müzikal yönetmenliğini yapabildiğimiz opera projelerimiz oluyor. Windfuhr’un bu sistemi kurma amacı okulun iş hayatının bire bir kopyası olmasını sağlamak. Böylelikle profesyonel hayata geçişimiz rahat oluyor. Geçen aylarda Hamburg Senfoni ile Brahms 3, yeni müzik ensemble ile Unsuk Chin – Gougalon, ve opera bölümüyle iki modern opera prodüksiyonum oldu. Bunlardan iki hafta sonra da provalar ve iki temsil olmak üzere La Boheme’i yönettim. Böylelikle eserleri hızlı öğrenmeyi ve projeleri aynı anda yürütmeyi öğreniyoruz. Aynı zamanda provasız yaptığımız konserler oluyor. Almanya’da opera pozisyonlarına başvuru bu şekilde yapıldığı için provasız olsa da bir konseri baştan sona götürebilmeyi de öğreniyoruz. Bunun dışında şeflik eğitimimdeki ana dal enstrümanımın Windfuhr’un ısrarıyla keman değil piyano olması da bana ikinci enstrümanımı daha yakından tanıma şansı verdi.

Ayrıca ben de bir dönem boyunca okulda eğitim görevlisi olarak çalışma şansını elde ettim ve müzik öğretmenliği okuyan öğrencilerin orkestra şefliği dersini üstlendim. Bu sayede tekrar orkestra şefi nedir, ne yapar soruları üzerine düşünme ve bunu kendimce pedagojik bir çerçeve içerisinde sunma fırsatım oldu. Bir konuyu öğrenmenin en efektif yolu da bence o konuyu başkalarına öğretmek.

Peki hedeflerine odaklanmanda seni motive eden idolün kim diye sorsam?

İdolüm şeflik konusunda tabii ki Carlos Kleiber. Kendisi benim için her ismin üstündedir. Onun dışında sürekli yeni esintilerden ilham alıyorum, şimdi bir isim söylesem bir ay sonra kendime neden öbürünü söylemedim diye kızarım.

Müzik, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?

Müzik yaşama, varoluşa, her şeye alan açar. Bir ses duymanın gözlerimizi yaşartabilmesi bence sihirden başka bir şey değil. Söylenmeyeni de söyler, hissetmediğimizi de hissettirir. Kelimelerin ötesindeki boyuta dokunmamızı sağlar. En önemlisi de en karanlık anlarda beraber olabildiğimiz, sesimizi yükseltmeden bağırabildiğimiz bir özgürlük tanır. Umarım herkes hayatında müziğin tam kimsenin dokunamadığı o noktaya dokunduğu bir konser deneyimleme şansına erişir. Ben hayatımın en kırılgan, en insan anlarını müzikle baş başa yaşadım.

Röportajımızın sonlarında doğru güncel bir noktaya da değinmek isterim. Son dönemde senfonik konserlerin yeniden ilgi görmeye başlaması, kimi çevrelerce bir “estetik sığınma” biçimi, kimilerince ise klasik müziğin kendini yenileme gücünün göstergesi olarak yorumlanıyor. Sence bu yükseliş, toplumsal bir ihtiyaçtan mı doğuyor, yoksa genç kuşak müzisyenlerin sahneye getirdiği farklı enerjiden mi besleniyor?

Artık günlük hayatımız o kadar karmaşık, hızlı ve yorucu ki, bir saat boyunca oturup sadece ekran içermeyen tek bir şeye odaklandığımız anlar tamamen kayboldu. Bu durumda canlı sahne performansının yükselişe geçmesi bana çok doğal geliyor. İnsan zihni durmaya ve nefes almaya muhtaç. Aynı zamanda kısa bir süre için de olsa, dünyanın somut sorunlarından uzaklaşabilmeye de muhtaç. Sanat zaten hep böyle zamanlarda gelişmiş ve yaygınlaşmıştır.

İlerleyen yıllar için kariyerin adına hedefin ve hayallerini öğrenerek bitirelim dilersen röportajımızı. Ve en merak ettiğim, en çok yönetmeyi istediğin orkestra ve sahnesinde yer almak istediğin konser salonu hangisi?

Şu anda en çok istediğim şey bir Türk orkestrayla ilk Türkçe provamı yapmak. Ana dilimde çalışmayı çok özledim. 2018’den beri Hamburg’da yaşadığım için memleket hasreti ağır basıyor. Başka bir şehre taşınıp başka kültürler keşfetmeyi de çok istiyorum. Bunun dışında sahnelerden veya şehirlerden çok, Brahms’ın senfonilerini, Tchaikovsky’nin senfonilerini, Stravinsky’nin Le Sacre du Printemps’ını yapma şansı beni çok mutlu eder. Opera olarak da Strauss’un Salome’si.

Kapak Fotoğrafı: Doğa Çetin

İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten Aycan Küçüközkan Röportajı