Dünyanın En Güçlü 100 Kenti: Yaşanabilirlik, Sevilebilirlik ve Refah
Her sene sonu insanlar gibi şirketler ve kurumlar da sene sonu değerlendirmesi yapar. Öte yandan insanlardan farklı olarak kurumlar, yaptıkları iç değerlendirmeyle birlikte bu konuda uzman başka kuruluşlara da kapsamlı değerlendirmeler yaptırırlar. Kentlerse bu değerlendirmeler söz konusu olduğunda bireyler ile kurumlar arasında bir yerde konumlanır.

Kentler, bireyler gibi algının, duyguların, hayal ve tutkuların belirleyici olduğu, adeta yaşayan, nefes alan birer canlı organizmadır. Kendilerine has bir kimlikleri, kültürleri, düşünce ve davranış şekilleri vardır. Bununla birlikte şirketler ve kurumlar gibi rasyonel ve yapısal bir şekilde idare edilirler. Yönetimlerine, faaliyetlerine ve operasyonlarına yönelik alınan kararlar her ne kadar kültürel, duygusal ve insani bir boyut taşısa da sonuçta bilimin ve teknolojinin objektifliği doğrultusunda alınırlar. Kentle ilgili politikalar binleri, milyonları etkiler; yerel düzeyde, hatta kentin büyüklüğüne ve etkisine göre ulusal düzeyde politika ve geleceği şekillendirir.
Bu politikaların sonucunda ortaya çıkan kentlerin performanslarını inceleyen ve ölçen araştırma ve listeler, kentler için yıl değerlendirmeleri olarak kabul edilebilir. Bu araştırmalardan doğan listeler, kentleri yaşanılabilirlikleri; daha teknik bir ifadeyle yaşam kaliteleri doğrultusunda sıralar. Yaşam kalitesini belirleyen onlarca farklı etken ve gösterge dikkate alınır ve bu platformda defalarca yazdığım gibi bu listeler farklı alanlarda tartışmalara konu olsalar da kentlerin yıllık performansları hakkında kamuoyuna genel bir fikir verir. “Dünyanın En Güçlü Kentleri” işte bu sıralamaların ve araştırmaların arasında, gerek kapsamı gerekse değerlendirme kriterleri söz konusu olduğunda dikkate alınması gerekenlerden biri.
Marka ve pazarlama alanında küresel düzeyde faaliyet gösteren danışmanlık şirketi Resonance tarafından araştırma şirketi Ipsos işbirliğinde gerçekleştirilen çalışma, nüfusu 1 milyonun üzerinde olan 100 kenti kapsıyor. Deneysel ve deneyimsel faktörleri de dikkate almayı amaçlayan araştırma, bu bağlamda sadece somut verileri ve göstergeleri değil, Google, Instagram ve TikTok gibi sosyal medya ve online kaynaklardan da bilgi topluyor. Haksız değerlendirmeyi önlemek adına, kentlere dair öznel ve deneyimsel bilgileri kullanırken yerel kaynakların etkisini azaltıyor ve ağırlıklı olarak küresel kaynakları dikkate alıyor.
Araştırmanın yöntemine bakıldığında çok katmanlı ve boyutlu bir metodoloji izlendiğini söyleyebiliriz. İlk olarak kentlere ait somut/ölçülebilir bilgilerden yararlanılıyor. İkinci aşamada sosyal medyadan elde edilen göstergeler dikkate alınıyor ve son olarak da araştırma kapsamında 21 bin kişinin katıldığı bir anket gerçekleştiriliyor. Bu ankette katılımcılara (kişisel düzeyde ve küçük kasabalar ile büyük kentler de dahil olmak üzere) şu sorular yöneltiliyor:
En çok yaşamak istediğiniz kent hangisi?
En çok ziyaret etmek istediğiniz kent hangisi?
Sizce hangi kent en iyi iş/çalışma olanakları sunuyor?

Tüm bu bilgi, bulgu ve göstergeleri toplayan araştırma, sonrasında kentleri üç ana başlık altında değerlendirmeye alıyor:
Yaşanabilirlik: Bu başlık, kentlerin hava durumlarını, hava kalitelerini, iklimsel risklerini, yeşil alan/park/doğal alanlarını, bisiklete binme ve yürüme olanaklarını, anıtlarını/abidelerini, toplu taşıma kapasitesini ve yaygınlığını, genel yaşam standartlarını, sağlık hizmetlerini ve kentin yaşanabilirliğine yönelik algıyı kapsıyor.
Sevilebilirlik/Beğenilebilirlik: Bu başlık altındaysa Google verileri, TikTok videoları, Facebook verileri, Instagram paylaşımları, gece yaşamı, alışveriş olanakları, restoranlar, tiyatro/konser seçenekleri, müzeler, aile dostu mekanlar ve kente dair bu alanlara yönelik algı dikkate alınıyor.
Zenginlik/Refah: Bu başlık bağlamında toplantı/gösteri merkezleri, büyük şirketlerin sayısı, iş gücüne katılım, havalimanları, üniversiteler, ekonomik çıktılar, iş ekosistemi, işsizlik oranı, eğitim seviyesi gibi görece somut/nesnel göstergeler değerlendiriliyor. Öte yandan, diğer başlıklarda olduğu gibi burada da kentlerin zenginlik ve refah düzeylerine yönelik algı değerlendirmeye dahil ediliyor.

Araştırma, kentlere dair yaptığı genel değerlendirmede geleceğe yönelik önemli ve aynı zamanda karamsar bir tablo ortaya koyuyor. Araştırmaya göre kentler—etkileri farklı boyutlarda olsa da—iklim değişikliği, özellikle Trump’ın ABD başkan seçilmesinden sonra küresel düzeyde değişmeye başlayan jeopolitik ve ticari dengeler ile yapay zeka (AI) gibi olgular dolayısıyla kaotik bir döneme girmiş durumda. Artan enerji ihtiyacı, su kaynaklarının kıtlığı ve ekstrem hava olayları da kentleri acil ve dramatik kararlar almaya itiyor. Yani kentler açısından yakın gelecek pek aydınlık gözükmüyor.
Araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer bulgu da, Trump sonrası küresel düzeyde artan anti-Amerikan algı. Araştırma sonuçlarına göre, bir Amerikan markasına dair pozitif algı, uluslararası bir markaya göre %20 daha düşük. Artık daha az insan Amerika’yı ziyaret etmek istiyor ve tüm bunların sonucu olarak Amerikan kentlerinin algısı ve listedeki sıralaması düşüyor.

Şimdi gelelim sıralamaya: İlk üç değişmiyor ve Londra, Brexit’e, İngiliz ekonomisinin yaşadığı sorunlara ve bunun sonucunda oluşan toplumsal huzursuzluğa ve artan suç oranına rağmen, hala dünyada ‘başkentlerin başkenti’ statüsünü koruyarak New York ve Paris’in hemen önünde ilk sırada yer alıyor. Bunda elbette kentin tarihsel olarak zenginlik ve refah alanındaki başat konumunun etkisi büyük. Buna bir de Trump Amerikası’ndan kaçan Amerikalılar için İngiltere ve Londra’nın yaşam anlamında yeni bir alternatif olması eklenince, Londra hala bir cazibe merkezi olmaya devam ediyor.
İkinci sıradaki New York ve üçüncü sıradaki Paris’ten sonra Tokyo geliyor. Uzun zamandır kentlere yönelik araştırma ve sıralamaları takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim ki Tokyo’nun belki de en önemli özelliği, toplam kent nüfusunun 37 milyona yaklaşmış olmasına rağmen, bir mega kentte yaşam kalitesinin nasıl yüksek tutulabildiğinin dünyadaki en önemli örneği olması.
Beşinci sırada ise sürpriz bir kent, Madrid bulunuyor. Evet, güzel bir kent; ziyaret etmesi, gezmesi çok zevkli. Hele de benim gibi sanat ve yemek seven biri için, İtalyan kentleri ile beraber yeryüzündeki cennet. Ama beşinci sıra Madrid için iddialı. İtiraf etmem gerekirse araştırma, kentin bu yüksek sıralamasını gece yaşamı (genel sıralamada 2. sırada) ve kültürel ortamının zenginliği gibi özellikleri üzerinden açıklasa da bu beni tam olarak tatmin etmiyor.
Genel sıralamada altıncı sıradaki Singapur, yaşam standardı sıralamasındaysa ilk sırada. Zenginlikte ve üniversite eğitimi sıralamalarında da ilk beş içinde yer alan kentin genel sıralamada altıncı sıraya inmesindeki temel neden, sevilebilirlik sıralamasının 12. olması. Tropik, aşırı nemli ve yağmurlu iklimi ve bazılarına sert gelebilecek kuralları, muhtemelen kentin en sevilen 10 kent içinde yer almasını engelliyor.
Yedinci sıradaysa ‘sonsuz şehir’ Roma var. Zenginlik/refah sıralamasında 34. olan kenti, elbette sevilebilirlik ile anıtlar kategorileri yükseklere taşıyor. Geçen sene ziyaret ettiğim kentte bir silkelenme olduğunu ve onu dünya sahnesinde tutan geçmişini koruyarak, hırslı bir biçimde yeni döneme ve dünyaya hazırlandığını gözlemledim. Açıkçası, listedeki bu sıranın bu hırsın bir sonucu olduğunu düşünüyorum.
Ve sekizinci sırada evim, yani Dubai var. İtiraf edeyim, bu sene ilk beşe gireceğini düşünüyordum ama geçen sene yer aldığı 13. sıradan ilk 10’a beş basamak birden yükselerek girmesi, kentin gerçekleştirdiği onca yeniliğin sonucunun alındığını gösteriyor. Mevcut durumda dünyanın en yoğun havalimanına ev sahipliği yapan bu kent hakkında uzun uzun yazabilirim ama sadece şu bilgiyi vermek bile sanırım kentin nasıl hırslı ve etkili bir gelişme içinde olduğunu gösteriyor: 2040 Kentsel Planı, Dubai’nin bir ’20 Dakika’ kenti olmasını hedefliyor. Yani kentte yaşayan biri 20 dakika içinde bir hastaneye, okula, toplu taşımaya, parka ve spor alanına ulaşabilecek. Raporun da ifade ettiği gibi, “Dubai’nin varsayılan, doğal ayarları hep ileriye, hep bir sonrakine yöneliktir ve yeryüzünde hiçbir kent onun bu hırsı ve amansız büyümesiyle boy ölçüşemez. Gelecek yıllar sadece Dubai’nin bu farkı açmasına şahit olacak.”
Dokuzuncu sırada hipsterların, alternatif yaşam tarzının ama aynı zamanda çeşitliliğin kenti Berlin var. Berlin, listede görece hala ucuz yaşam şartları, bisiklet ve yürüme olanakları ve kendine özgü bir hoşgörü ve özgürlükle şekillenen dekadansının sonucu olan sevilebilirlik seviyesiyle ilk 10 içinde yer alıyor. Yine de kentlere dair temel somut göstergeler dikkate alındığında Berlin’in nasıl Münih, Düsseldorf ve Hamburg gibi Alman kentlerinin üzerinde olduğunu hala anlamış değilim. Berlin, Soğuk Savaş döneminden kalma güçlü bohem ve alternatif imajıyla bana hala o gerilimli günlerin nostaljisini yaşatıyor ve bu yüzden Berlin’i hala seviyorum ama benim Berlin’im girilemez gece kulüpleri, 20 Euro’ya satılan organik hipster yiyecekleri değil. Berlin söz konusu olduğunda hep Leonard Cohen’in Future şarkısını anıyorum: Give me back the Berlin Wall (…) I’ve seen the future, brother It is murder (Berlin Duvarı’nı bana geri verin/Geleceği gördüm kardeşim/Cinayetti)
İlk 10 içindeki son kent, hiçbir zaman etrafında oluşan ‘hype’ı anlamadığım ve bence dünyanın en abartılan kentlerinden biri olan Barcelona. Madrid’i her zaman ona tercih ederim. Öte yandan kente hakim olan Akdeniz canlılığı ve çeşitliliği; özellikle gençlere ve ‘rahat takılmak’ isteyenlere sunduğu bohem ve ‘samimi’ ortam, niçin sevildiğine dair genel bir fikir veriyor ama benim için ne gitmesi ne de yaşaması cazip.

Bunlar listenin ilk 10’unu oluşturan, diğer bir deyişle 2026 yılının en güçlü kentleri. Şimdi de ilk 10 dışında kalan bazı kentlere bakalım: İstanbul 20. sırada yer alıyor. İstanbul’un doğa ve park sıralamasındaki yüksek konumu, araştırmanın kriterleri ve Avrupa’nın ‘en az yeşil’ kentlerinden biri olması gerçeği dikkate alındığında şaşırtıcı. Ancak Boğaz, Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı ve Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret eden turistlerin kentin tamamının Sultanahmet Meydanı veya Gülhane Parkı gibi olduğuna dair algıları/yanılgıları bu veriyi açıklayabilir. Kentin alışveriş kategorisinde ilk sırada olmasıysa muhtemelen TL’nin değersizliğiyle Kapalı Çarşı’nın karşı konulmaz otantik ve tarihsel değeri ile açıklanabilir.
Ve benim ikinci yuvam, dünya üzerinde en çok sevdiğim kent Viyana… Araştırmada 27. sırada. Viyana, şehirlerin yaşam kalitelerini ölçen çalışmalar içinde en nesnel ve bilimsel olarak kabul edilebilecek olan The Economist’in Economic Intelligence Unit Global Liveability Index araştırmasında son üç senedir ilk sıradaydı. Bu sene tahtını Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a kaptırdı ve İsviçre’nin Zürih kenti ile ikinci sırayı paylaştı. Monocle Dergisi’nin sistematiğini değiştirdiği ve farklı başlıklar için ‘en iyi’ seçtiği sıralamada ‘konut’ alanında en iyi seçildi. Mercer Danışmanlığı’nın en son 2024’te yayınladığı ‘yaşanabilirlik’ listesinde 2023’teki birinciliğini Zürih’e kaptırmış ama ikinci sırayı korumuştu. (2023’te Zürih, Viyana’nın bir altında, ikinci sıradaydı.)
Bu araştırmada Viyana görece düşük bir sıralamada yer alıyor ama onunla birlikte ‘yaşam kalitesi’ sıralamalarının yıldızları olan Zürih ve Kopenhag gibi kentler de benzer konumdalar. Kopenhag 33. ve Zürih 34. sırada. Yani São Paulo, İstanbul ve San Francisco gibi kentlerin gerisindeler. Araştırma Zürih’i şöyle tanımlıyor: “Zürih tam olarak bir yuva kurmak isteyeceğiniz türden bir yer: verimli, temiz, eğitimli, güvenli ve resmen mutlu.” Peki nasıl oluyor da, 70.1 suç endeksi ile dünyanın en yüksek suç işlenen 23. şehri olan São Paulo, ondan 14 sıra yukarıda, İstanbul ile birlikte 20. sırada yer alıyor?
Araştırmanın genel mantığı bağlamında bu durumu şöyle açıklayabiliriz: São Paulo’nun yükseklerde çıkmasının nedenleri samba, eğlence, gece hayatı ve Instagram paylaşımları. Kent, Instagram paylaşımları sıralamasında 1. sırada. İşte sosyal medyayla şekillenen gösteri çağına hoş geldiniz. Kentlerin gücü artık yaşam kaliteleriyle değil, nasıl algılandıkları ve bu algının sosyal medyada nasıl sunulduğuyla doğru orantılı.

Algının nesnel yaşam kalitesinin önüne geçmesi, Mumbai’nin Vancouver ve Hamburg’un önünde yer almasında da görülüyor. São Paulo ve Mumbai örnekleri, Resonance Araştırması’nın niçin diğer listelerden daha farklı olduğunu; dikkate ve ciddiye alınması gereken bir çalışma olduğunu da ortaya koyuyor. Gerçeklerin ötesinde algının ve bu algıyı yaratan sosyal medyanın temel belirleyici olduğu bir çağda yaşıyoruz ve Resonance bize bu çağın özelliklerini kentlerin algısı üzerinden gösteriyor. Yaşam kalitesinin çok yüksek olduğu; insanların temiz hava ve suya kolaylıkla erişebildiği; güvenlik içinde yaşadığı; eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygın olduğu; sosyal adaletsizliğin ve bunun sonucu olarak suç oranının çok düşük olduğu kentler, Instagram paylaşımlarının daha çok olduğu kentlere küresel güç savaşında yeniliyor.
Guy Debord, hiç eskimeyen, hatta günümüzde gittikçe daha anlamlı ve geçerli bir hale gelen başyapıtı Gösteri Toplumu’nda kentler üzerine şöyle der: ”Kent planlama, polisin modern bir tamamlayıcısıdır… Görevi, kenti yöneten sınıf için onu kalıcı olarak okunabilir, kitleler için ise kalıcı olarak okunamaz hale getirmektir. İdeal kent plancısı, bir tür bilgisayar destekli polistir.”

São Paulo’nun Viyana ve Zürih’ten daha ‘güçlü’ olduğu günümüzde, Debord’un ‘bilgisayar destekli polis’ dediği kent plancısının ve planlama anlayışının yerini, algoritmaların ve sosyal medya imajlarının şekillendirdiği bir sanal planlama ve elinde telefonuyla sürekli paylaşım yapan turist almış gibi görünüyor.
Peki o zaman suç oranı yüksek, gelir dağılımı adaleti yerlerde sürünen ve altyapısı zayıf bir kentin Instagram popülaritesi nedeniyle daha ‘güçlü’ sayıldığı böyle bir dünyada, evrensel ve ortak değerleri, yaşam kalitesini nasıl konuşacağız?
Kapak Fotoğrafı: unsplash.com/@david__r
İlginizi çekebilir: Bülent Tunga Yılmaz’dan Dünya Pasaport Endeksi

Bülent Tunga Yılmaz 




Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!