Türk rock müziğinin en üretken ve başarılı isimlerinden, Heavy Sky ile tanıdığımız, şimdilerde solo kariyerinde emin adımlarla ilerleyen, şarkı yazarlığı ve sahne enerjisiyle dinleyicisiyle sağlam bağlar kuran Batu Akdeniz ile; müziğinin geçtiği sokakları, ilham kaynaklarını ve kendi olmanın getirdikleriyle şarkı söylemenin ona sundukları hakkında konuştuk.

2bbb9607-0f78-421a-b6f6-9688d14722cd
Batu Akdeniz | Fotoğraf Kaynağı: Batu Akdeniz

Şimdiyi konuşmadan hemen önce biraz geriye gidelim istiyorum. Müzik hayatına çok erken yaşlarda dâhil olmuş, Ankara Çok Sesli Müzik Derneği korosunda solist olarak yer almışsın. Üretim dediğimiz şey evde tek başımıza yapıyor olsak da bir şarkıya, kayda dönüşmesi ve sahne üzerinde icra edilmesi kolektif bir iş. Küçük yaşlarda böyle bir kolektif yapının içerisinde olmak, o deneyime bugün baktığında senin için ne ifade ediyor?

Çok güzel bir soru. Tabii ki o sırada çok bir şey anlamıyordum çünkü sadece altı yaşındaydım. Koroda şarkı söylemeye okuma yazmayı bilmeden başlamıştım. O da beni özellikle kulaksal anlamda çok geliştirdi. Çünkü çok sesli koroda söylediğiniz zaman çift sesleri duyabilmeye başlıyorsunuz. Ve bence o yıllarda kulağıma giren bütün o melodileri ve orada edindiğim şarkı söyleme refleksi eğitimini şu an hala çok fazla kullanıyorumdur, buna eminim. O zaman bilinçli yaptığım bir şey değildi, agugugu diyen bir çocuktum. CSO’da konser veriyorduk. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geliyordu mesela, ben o zaman altı yaşında smokinli bir bebeydim. Çok komik geliyor şu an düşününce ama o heyecanları o yıllarda yaşamış olmak, bence beni sonraki yıllara çok güzel hazırladı, bunu söyleyebilirim.

Heavy Sky grubuyla başlıyorsun kariyerine, İngilizce şarkılar yapıyorsun. Ardından da solo projelerinde direksiyon kırarak Türkçe’ye, kendine diline geri dönüyorsun. Bu diller ve aralarındaki farklar ifade biçimine ve müziğine nasıl katkılar sağladı?

İngilizce söylerken Hard’n Heavy gibi tarzlar söylemek daha uygun, daha rahat. Çünkü o müziğin geldiği çıkış noktaları onlar. İngilizce’de “yeah, oh yeah” gibi bazı nüanslar vardır, onlar Türkçe’de çok komik duyulur. Mesela yeni nesil rap sanatçıları ile ilgili düşündüğüm pozitif şeylerden birkaç tanesi bu çünkü o tarz jargonların Türkçe’de kullanılabileceğini gösterdiler. O güzel oldu. Artık insanlar daha açık.  Ben Heavy Sky’la müzik yapmaya başladığımda “rock müzik, hard rock müzik Türkçe olabilir mi?” çok tartışılan bir şeydi.  Ve çok fazla örnek de yoktu. Tabii ki çok daha çeşitlendirebilir ama aklıma ilk aşamada gelenler; Acil Servis, Pentagram, Murder King… O yüzden İngilizce yapmak o dönem tabii ki daha mantıklıydı. Bir de sürekli İngilizce müzik dinliyordum.  Dürüstçe söylemek gerekirse Türkçe müziğe çok aşinalığım yoktu.

Bunu asla elitist bir yerden söylemiyorum. Sadece o çevresel koşullarda büyüdüm. Kendi kendime öyle bir hard rock dünyası yaratmışım. Sonrasında işler farklılaştı tabii. 2016 yılında Heavy Sky ile albüm çıkarttık. Onun ardından ülkede bir sürü tatsız olaylar yaşandı. Ondan sonraki 1-2 senelik dönemde kendi kendime, “Türkçe hiç yazmadım bugüne kadar ve artık 23-24 yaşındayım. Bunu denemek istiyorum. Başaramazsam, batırırsam zaten yapmam.” dedim. Birkaç şarkı yazdım. O dönemki kız arkadaşım İngilizce bilmiyordu. “Yazdığım şarkıları en yakınındaki insan bile anlamıyorsa ben nasıl bunun çok fazla insan tarafından anlaşılmasını, algılanmasını bekleyebilirim ki?” dedim kendi kendime. Sonuçta Türkiye’de yaşıyorum ve bunu denemek zorundayım. Sonra denedim 3-5 şarkı oldu, sonra o 3-5 şarkı başka bir 3-5 şarkıya dönüştü, sonra o 3-5 şarkı çok yükseltti kariyerimi ve o şekilde ilerletti.  Türkçe yazabildiğimi de keşfettim. İki dil de güzel. Eskiden çok siyah ve beyaz gibi bakıyordum.  Şu an biri daha iyi diğeri daha diye bakmıyorum, tamamen ruhsal ve duygusal bir şey bu.

Üretimde ve sahnede olmak, yaratıcılık alanını her defasında zorlamayı gerektiren bir şey. Sınırların, sınırlamaların ya da işte kendi kendine ufak ufak meydan okumalar yaratmanın o yaratıcılığı her an tetikte tuttuğuna inanıyorum. Üretim aşamasına geçmeden önce sende böyle sınırlamalar ya da meydan okumalar oluyor mu?

Kesinlikle var. Hep bir meydan okuma haline ve sınırlarımızı aşalım, daha fazlasını yapabiliriz kafasında bir insan oldum. Beni zaten motive eden şey o. Her zaman öyle oldu hayatım boyunca. Heavy Sky ile ilk yaptığımız albümün ismi; “Dreamer”. O şarkıda aslında tam olarak bunlardan bahsetmiştim. 2024 yılında Bad Company’nin davulcusu Simon Kirk ile çalışma fırsatı buldum. Rock dünyasının gelmiş geçmiş en büyük davulcularından bir tanesidir. Onunla bir düet yayınladık. Benim için inanılmaz bir deneyimdi. Led Zeppelin’in albüm kayıtlarından tut stadyum turnelerine kadar öyle inanılmaz anılar anlattı ki! Ankara’da barda çaldığım yıllarda Bad Company coverları yapıyordum. Müzisyen oluyorsunuz, kendinizin keşfettiği bir grubun coverlarını yapmaya başlıyorsunuz ve sonra o müzisyenle çalışma fırsatı buluyorsunuz yıllar sonra! 

Gerçekten bu yolu, basamakları çocukluğumdan beri kendim inşa ediyorum. Ben bir proje değilim sonuçta. O yüzden bunu yapabilmek hem kendi adıma çok mutluluk vericiydi hem de bu hikâyeye şahit olan diğer genç arkadaşlar için bunun bir ilham olabileceğini düşündüm ve bu bana çok daha iyi hissettirdi. Çünkü biz kendimizi eziklememiz gereken bir noktada değiliz. Türkiye’de çok yetenekli sanatçılarımız var, çok yetenekli insanlarımız var. Sınırlarımızı her zaman aşabiliriz diye düşünüyorum. O yüzden benim için çok büyük bir gurur kaynağıdır. Ve bunu devam ettirmeyi de istiyorum açıkçası. Bu yıl yine birkaç ulusal, uluslararası sanatçıyla düetim yayınlanacak. Ve her zaman bunun daha fazlası için çalışacağım.

Bir üretim biçiminin içine dahil olan insanlar biliyoruz ki, o üretim devam ederken bir şeyleri yayınlarken kendilerine motivasyon ve ilham olsun diye da ya da en iyi ihtimalle yarın başka bir şey yapabilmek için devam edebilme gücü vermesi için şarkılardan, sözlerden ilham alabiliyorlar. Senin yanında duran, böyle devam etmeni sağlayan ve seni motive eden şarkı ya da söz var mı?

Özellikle sevdiğim şarkılardan birkaç cümle var. Hatta onların dövmeleri de var. Sağ elimde Billy Idol’ın “White Wedding” şarkısının “It’s a nice day to start again “ sözünün dövmesi var. İşler kötü gittiği zaman hep yeniden başlamam gerektiğini hatırlatıyor bana. İkincisi de; Audioslave’in “Be Yourself” şarkısının “To be yourself is all that you can do” sözü. Kendim olmak zorundayım çünkü… Bunları hep kendime hatırlatıyorum. Şarkılarda bana çok cesaret veren, ilham veren sözler var…

2-329
Batu Akdeniz | Fotoğraf Kaynağı: Doğu Oba Özkan

Müzik; değişen, dönüşen bir şey. Teknoloji de artık bizim kontrol edemediğimiz noktalara doğru ilerliyor. Bazen gerisinde kalıyoruz, bazen çok geç uyumlanıyoruz. Müziğin gidişatına bakıyor musun? Bu seni etkiliyor mu?

Tabii ki dinlediğim şeyler var. Aslında 70’lerden günümüze kadar farklı janralardan birçok gruba ve müzisyene hâkimim. Bir değişim oluyor sonra tekrar başa dönüyor her şey. Daha çok müziğin üretiliş biçimlerinin değişmesi beni birazcık endişelendiriyor. Geçenlerde yapay zeka tabanlı platform Suno’nun CEO’sunun yaptığı bir açıklamayı gördüm instagramda. Şok oldum “gerçek değildir herhalde” dedim. “Müzisyenler artık müzik yapmaktan sıkıldı. Müzik yapış biçimi, yapılış biçiminin uzaması onlara çok bıkkınlık veriyor ve biz bunu kolaylaştırıyoruz artık. Müzik yapmak eskisi kadar zor olmayacak…” falan gibi şeyler demiş. Hayır, tam tersi! Müziği yaparkenki o serüven müzisyenlerin en çok hoşuna giden şey. Nasıl böyle bir kanıya vardığını bilmiyorum. 

Cheesy bir Hollywood filmi düşün. Dünyayı ele geçirmek isteyen ilk başta iyi gözüküp sonra çok dandik bir adam olduğu ortaya çıkan bir insan olur ya o filmlerde. Onun gibi hissettim. Çok sh*t showdu, çok talihsiz bir beyandı mesela ve bu adamın şu an şirketinin ne denli büyüdüğünü ve aslında arka planda nasıl bir motivasyon olduğunu görmek açıkçası beni çok büyük dehşete sürükledi. Beni müzikle ilgili en çok kaygılandıran şey bu aslında. Bunu bütün müzisyenler mutlaka hissediyorlardır.  İşte insanlar şey diyor; “ne olacak eskiden de işte endüstriyel aletler yoktu insanlar elleriyle çekiçle yapıyorlardı.” Hayır, bu onunla aynı şey değil. Bu sanat çünkü ve bu şekilde üretilmesi sadece buna doğru gitmesi çok tehlikeli bir şey. Dijital platformlarda en azından yapay zeka ile yapılan işlere bir etiket getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu çok geniş bir alanı kapsayan etik bir tartışma. Şu an çok böyle emekleme döneminde ama mutlaka çok daha büyük olaylara, çok daha büyük skandallara neden olacaktır. Bir sınırlandırma ya da en azından bir etiketleme mutlaka gelecektir.

Yazma ve söyleme pratiklerinde zihnini ve bedenini diri tutmak için nasıl bir çalışma yapıyorsun?

Hiçbir metodum yok aslında. Bu böyle bende çok diyet gibi işlemiyor. Sabah şöyle yapayım akşam böyle yaparım gibi çok anlık gelişen olaylar üzerine oluyor. Dürüst olmam gerekirse ne kadar kendi dünyama dönersem o kadar fazla yazabiliyorum. Her vatandaş gibi ülke gündemine çok taktığım dönemler oluyor.  Evet, politik bir şarkı yazacaksam, bir dertle ilgili bir şey yazacaksam belki pozitif etkiliyor ama buna sürekli maruz kalmak maalesef çok iyi etkilemiyor. O yüzden kafamın içinde kendi kurduğum bir dünya var. Orada hala MTV açık…  Orta 2000’ler mesela, benim yakalayabildiğim bir dönem. Hala kafamın içinde yaşıyor. O dönemi canlı tutmak zorundayım yoksa kafayı yerim zaten. Bence çoğu insanın böyle kaçtığı bir nokta oluyor…

Şarkı sözlerinde hem kendi iç dünyan var hem de etrafa ve dünyaya bakan sözler var. Müziğinin bir ruhu olduğunu düşüyor musun? Köklerinin bağladığı olduğu bir yer var mı?

Müziğimin bir ruhu olduğunu tabii ki düşünüyorum. Olmadığını düşünsem zaten hayatımdan kendim memnun olmazdım. O yüzden elimden geldiği kadar o ruhu hep korumaya çalışıyorum. Ne mutlu ki beni dinleyen insanlar da aynı şekilde düşünüyorlar. Bir yere bağlamam gerekirse eğer, ben özellikle 70’ler ve 80’lerin rock’n roll’u diyebilirim. Müziğimde birçok farklı konsept var. Balat yazmayı çok severim. Çok Scorpions dinledim, beni birçok konuda etkilediler. İnsanların müziğimi dinlerken nostaljik bir şey bulmalarını istiyorum ve genelde buluyorlar. Retro bir görselle de bunu birleştirmek istiyorum hep. Ait olduğum dönemler, sanırım hayatın bir tık daha yavaş aktığı dönemler. Öyle bir insanım, yaşam tarzım da öyle. Onu da elimden geleceğim müziğimle yansıtmaya çalışıyorum.

Dışarıdan bakıldığında yalnız bir ruh izlenimi veriyorsun. Bir flanörlük havası da seziliyor. Şehrin sokaklarında dolaşmayı seviyor musun?

Çok severim. “Ankara’nın Sokaklarında” diye bir şarkı yayınladım. Ankara sokaklarında her gün neredeyse bir takipçimle karşılaşıyoruz. Popülerleşmeye ve tanınmaya başladıktan sonra hayatımda ve yaşam tarzımda çok bir değişiklik olmadı. Hala aynı kişiyim.  Nereden geldiğimi biliyorum nereye gittiğimi biliyorum, insanlara bir şey kanıtlamaya çalışır gibi yaşamıyorum. Sokakta yürümeyi çok seviyorum. Spora gitmeyi çok seviyorum, manyak Fenerbahçeliyim. Çok basit bir adamım. Bir beş yıl İstanbul’daydım. Şimdi yarı zamanlı öyleyim. Ama İstanbul’da yaşadığım zamanlarda da Ankaralı gibi yaşıyordum. Sokağa çıkarım, yürüyüşümü yaparım. Evime alışveriş yapıyorum. Akşam beni market poşetleriyle çok görmüşlerdir. Her insan gibiyim yani. Yaşam tarzımda hiçbir farklılık yok.

Görmek gerekiyor, dâhil olmak gerekiyor bir şekilde yaşama, yoksa  evde oturarak bir şeyler hayal ederek yazmak da bir noktadan sonra tıkanıklığa sebep olacak bir şey.  “Ankara’nın Sokaklarında” singleın da tam olarak böyle bir şarkı. Ondan biraz bahseder misin nasıl ortaya çıktı? Nasıl bir çalışmaydı?

Bugüne kadar hep Ankara ile ilgili bir şarkı yazmak istemiştim. Doğduğum, sahneye çıktığım ilk şehir. Borçlu hissediyordum kendimi. Ankara ile çok güzel bir match olduğumuzu düşünüyorum. Bir gün bir nakarat yazdım. Sonra dizayn ettim. Çok güzel Ankara’da geçen bir klip yaptık. Şu ana kadar gelen yorumlar da hep çok olumluydu; özellikle Ankara kitlesi tarafından. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul ve Eskişehir’de konser verdik. İnsanlar “Ankara’nın Sokaklarında” kısmını kendi şehirlerine göre söylediler.  İnsanların o da çok hoşuna gitti. Aslında şarkı Ankara’da geçen bir aşk hikâyesini anlatıyor ama onu başka şehirlere de taşımak çok eğlenceliydi. O yüzden hani gittiğim her şehirde bunu oradaki insanlarla söylemek çok güzel. İnsanlar benden slow baladlar duymayı çok seviyor. Büyük bir kesim beni böyle tanıdı. O yüzden ben de onlara bol bol samimi bir şekilde yazabildiğim en azından romantik şarkılarımdan vermeye devam etmek istiyorum.

Sence Ankara’ya borcunu ödedin mi?

Valla bilmiyorum. Yani kariyerimin sonunda onu konuşmak lazım. Ama bence Ankara bana borcunu ödedi. Kendimi burada gayet rahat ve evimde hissediyorum

Mart ayının başında bir albüm yayınladın. Dinleyenler albümün içinde neler bulacaklar?

Daha önce yayınladığım single’ları bir albümde topladım. Ve iki şarkı daha eklendi onlara. Çağrı Sinci ile yaptığımız “Ayna” şarkısı yayınlandı. Çağrı benim çok beğendiğim bir rap, hip-hop artisti ve şair benim gözümde. Old school’un Türkiye’deki en iyi temsilcilerinden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.  Onunla bir rock, hip-hop düeti yaptık. İkisi karışık. Çok ilginç bir şey oldu bence. Yeni şarkılardan bir tanesi o. Diğeri de yine çok sevdiğim, çok önemli bir isim. Özellikle Türk rock müziği için hani çok güzel imzaları olan, Pinhani ve Bulutsuzluk Özlemi’nden Akın Eldes ile bir düetimiz oldu. Bir şarkıma bir gitar solosu çaldı. Bir versiyon yaptık onunla. O iki şarkı eklendi. 13 şarkılık bir albüm oldu. Benim de üçüncü stüdyo albümüm. Biliyorsun artık stüdyo albümü yapmak gerçekten zor ve bol single yapman gerekiyor. Çünkü zaman o kadar hızlandı ki o hızın içerisinde albümler akışta kaybolabiliyor. Bu konuda çok old school düşünen bir insanım. Her zaman albüm yayınlama taraftarıyım ama öteki taraftan hem emeğe yazık olmaması için hem de olabildiğince daha fazla insana ulaştırabilmek için artık çoğu sanatçı gibi ben de bu yolu deniyorum.

Kapak Fotoğrafı Kaynağı: Batu Akdeniz

İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Müge İplikçi ile: “Sahte Cennetten Kaçış” Kitabı Üzerine