Bazen şehir sana, ancak biraz dikkat edersen açılan şeyler sunar. Programlarda görünmez, algoritmada karşılaşmazsın, kimse özellikle önüne düşürmez. Ama bir kez denk geldiğinde şunu anlarsın: bu, kaçırılmaması gereken bir şey. İstanbul ve Ankara arasında dolaşan, tek seferlik gösterimlerle var olan bu bağımsız sinema alanı, klasik dolaşıma girmeyen filmleri izleyiciyle buluşturuyor. Zaman zaman İzmir’de de karşılaşabileceğin bu seçkiler, ne düzenli bir programın parçası ne de tekrar eden bir akışın. Burada bir film, yalnızca o akşam var. Ve bu geçicilik hissi, izlediğin şeyi tamamen değiştiriyor. Bu yazı da tam olarak bu yüzden var: Bir kez denk geldiğinde hayatına giren ama kaçırdığında bir daha aynı şekilde karşılaşamayacağın bu deneyimi, Othon Cinema üzerinden görünür kılmak için.

img_9237
400 Darbe | Fotoğraf: Othon Cinema

Bu deneyimin neye benzediğini ilk kez Othon Cinema’nın seçkisi içinde, Jonas Mekas’ın Lost, Lost, Lost filminde hissettim. Film, II. Dünya Savaşı sonrası yerinden edilmiş bir insanın, yeni bir hayata tutunmaya çalışırken eline kamerayı alıp dünyayı kaydetmesiyle başlıyor. Mekas, Amerika’ya geldikten sonra yaşadığı yabancılığı, sıkışmışlığı ve aidiyet arayışını anlatının kendisiyle değil, kaydetme eylemiyle kuruyor.

Bir noktadan sonra film, bir hikâye anlatmaktan çıkıyor ve bir tanıklığa dönüşüyor. Kamera, yalnızca olanı göstermiyor; olanın içinde kalıyor. Günlük hayatın tekrar eden anları, küçük karşılaşmalar, kalabalıklar, yalnızlık… Hepsi bir araya geldiğinde bir tür “hafıza”ya dönüşüyor.

Filmin mottosu olan şu cümle, aslında her şeyi özetliyor: “Hangi rüzgarların beni nereye sürüklediğini bilmiyorum.” Ve belki de tam bu yüzden bu film bu kadar etkileyici. Çünkü kontrol edemediğimiz bir akışın içinde, yalnızca bakarak, kaydederek ve var olarak tutunmaya çalışan bir insanı izliyorsun. Bu, bir film izleme deneyiminden çok daha fazlası. Bir varoluş hâline tanıklık etmek gibi.

img_9244-2
Lost Lost Lost | Fotoğraf: Othon Cinema

İkinci kez Othon Cinema’ya gittiğimde izlediğim Rüzgarın İlk Nefesinde ise bambaşka bir yerden yakaladı. İtalya’da bir kasabada, aynı evin içinde yaşayan bir ailenin portreleri üzerinden ilerleyen film, neredeyse tamamen içe dönük bir dünya kuruyor.

Evde yatalak bir büyükbaba, geçmişine tutunmaya çalışan bir büyükanne, kendi iç dünyasında sıkışmış bir anne, dünyayı anlamlandırmaya çalışan bir baba ve henüz arzusunu keşfetmeye çalışan genç bir kız var. Hepsi aynı mekânda ama birbirlerinden uzak. Dışarıdaysa hayat devam ediyor. Onlara hizmet eden işçiler güneşin altında dans ediyor, yağmurun altında yürüyor, rüzgârla temas ediyor. İçerideki durağanlıkla dışarıdaki akış arasındaki kontrast, film boyunca giderek ağırlaşan bir his yaratıyor. Evde sürekli çalan piyano, bu ağırlığın sesi gibi.

Ve bir noktada, babanın düşünceleri bu hissi başka bir yere taşıyor. İnsan ve hayvan arasındaki benzerlikleri düşünüyor, bunu not alıyor, rüyalarında bağıran hayvanlar görüyor. Bu düşünce, filmin içine çok sessiz ama rahatsız edici bir soru bırakıyor: İnsan olmak ne demek? Ve bu varoluşun sınırları nerede başlıyor? Film bittiğinde geriye kalan şey bir hikâye değil; bir his. Ağır ama tanıdık bir his.

img_9245
Rüzgarın İlk Nefesinde | Fotoğraf: Othon Cinema

İşte bu seçkilerin değeri tam burada ortaya çıkıyor. Othon Cinema’nın kurduğu bu seçki dili, izlediğin filmleri tek tek değil, bir bütün olarak deneyimlemene izin veriyor. Bu filmler tek tek değil, bir araya geldiklerinde bir anlam kazanıyor. Ortak bir bakış öneriyorlar. Ve izleyiciyi bu bakışın içine davet ediyorlar.

Gösterimlerin bir diğer güçlü tarafı ise, film başlamadan önce yapılan kısa sunumlar. Ekip, seçkide yer alan filmleri neden seçtiklerini, bu filmlerin onlar için ne ifade ettiğini ve neden özellikle sinema perdesinde izlenmeleri gerektiğini birkaç dakikalık bir anlatıyla paylaşıyor. Bu küçük giriş, izlediğin filmi bambaşka bir dikkatle izlemene neden oluyor. Bugün film izlemek hiç olmadığı kadar kolay. Platformlar, algoritmalar ve öneri listeleri sürekli ne izlememiz gerektiğini söylüyor. Ama tam da bu yüzden, gerçekten neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz alanlar giderek azalıyor. Burada olan şey tam olarak bu bilinmezlik. Ne izleyeceğini tam olarak bilmeden gidiyorsun. Ama çıktığında şunu hissediyorsun: İyi ki oradaydım.

img_9246
Atlas Sineması Japon Film Gösterimi | Fotoğraf: Othon Cinema

Bu alanın arkasında da güçlü bir küratöryel bakış var. Kurucusu ve yöneticisi Enes Serenli liderliğindeki ekip, farklı coğrafyalardan ve anlatı biçimlerinden gelen filmleri bir araya getirirken yalnızca bir seçki oluşturmakla kalmıyor; bir izleme deneyimi kuruyor. Bu yaklaşım, sosyal medya diline de yansıyor. Paylaşımlar yalnızca duyuru değil; seçkilerin neden bir araya geldiğini anlatan, izleyiciyi hazırlayan kısa metinler gibi çalışıyor. Ne izlediğini bilmek değil, neden izlediğini hissetmek önemli hâle geliyor.

img_9249
Kadıköy Sineması Othon Sunumu | Fotoğraf: Enes Serenli

Bütün bunların içinde en değerli olan şey ise şu: Bu gösterimler tekrar etmiyor. Orada olanlar için var, olmayanlar için yok. Bu yüzden takip etmek önemli. Takvimi izlemek, seçkileri kaçırmamak ve bazen sadece merak ederek gitmek…

youtube play youtube play

Çünkü bazı deneyimler planlanmaz. Karşına çıkar. Ve sen o an oradaysan, sana kalır. İstanbul’da ya da Ankara’da yaşıyorsan, Othon Cinema‘yı radarına almak iyi bir fikir olabilir. Çünkü bazen şehir, kendini ancak böyle küçük ve görünmeyen yerlerde açar. Ve belki de en basit haliyle şunu hatırlamak yeterli: Sinema, sinemada izlenir.

Kapak Fotoğrafı: Othon Cinema

İlginizi çekebilir: Bülent Tunga Yılmaz’dan Cinema Akil