Michelin yıldızlı restoranların çoğu etkileyici olabilir ama hepsi sıcak hissettirmez, Lita ise bunu başarıyor. Hem yemekleriyle hem özenli iç tasarımıyla listenize girmeyi hak ediyor. Üstelik mutfağın başında üç yıldızlı Frantzén geçmişiyle dikkat çeken Kostas Papathanasiou var.

Fotoğraf: Instagram.com/@litamarylebone

Bazı restoranlar daha kapısından girer girmez nasıl bir akşam vaat ettiğini anında hissettiriyor. Marylebone’daki Lita da benim için onlardan biri oldu. 

Zaten Marylebone, Londra’da en sevdiğim mahallelerinden biri. Oxford Street ve Regent Street gibi merkezin en turistik bölgelerine çok yakın olmasına rağmen hala kendi ritmini koruyabilen, lokallerin de gerçekten yaşadığı ve vakit geçirdiği, rafine dükkanların, sanat galerilerinin ve gusto sahibi restoranların yan yana geldiği bir semt. Başarılı mahalle restoranlarından daha iddialı adreslere uzanan geniş seçkisiyle, Londra’da iyi yemek için gidilen yerlerden biri. Lita da tam bu mahallenin ruhuna yakışan bir restoran.

İsmini İspanyolca’da “büyükanne” anlamına gelen abuelita kelimesinden alan Lita, bu sıcaklık fikrini yalnızca isminde bırakmıyor. İçeri girdiğiniz anda bunu hissediyorsunuz. Bir yandan çok özenli, çok rafine ve karakter sahibi bir yer, öte yandan asla mesafeli ya da kasıntı değil. Tam tersine, insana kendini rahat hissettiren, sıcak bir mahalle restoranı duygusunu çok güçlü veren bir tarafı var. Bence asıl başarısı da burada: bu kadar rafine ama samimi bir atmosferi aynı anda kurabiliyor.

Benim için Lita’nın en çarpıcı tarafı daha ilk anda iç mimarisi oldu. İçeri girdiğim an etkilendim ve gözlerim detaylarda gezinmeye, elim fotoğraf çekmek için telefonuma gitmeye başladı. Duvarlardaki apliklerden sanat eserlerine birçok detay fark edince restoranın iç mimarını merak edip sordum. Londra merkezli olan ve çoğunlukla Londra ve Paris’te restoranların iç mimarilerini yapan B3 Designers imzalı mekanda, her detay özenle seçilmiş. 

İspanya’daki özel evlerden geri dönüştürülerek getirilen balıksırtı terracotta zemin, eski bir Viktorya dönemi okulundan kurtarılan ahşap kirişler, antika dükkanları ve pazarlardan özenle bulunan parçalar, özel tasarım şarap dolabı ve çarpıcı ama mekana karakter katan sanat eserleri… Özellikle ışık kullanımı çok başarılı. Girişte, barda, salonun farklı köşelerinde hatta küçük detaylarda bile aydınlatmanın ne kadar düşünülmüş olduğu hissediliyor. Bütün bunlar bir araya gelince, şık görünen bir restoran olmanın bir adım ötesine geçip karakterli bir yer oluşturulmuş. Ama tüm bu detaylar asla yormuyor. Zaten hayran kalmamın nedeni de bu. Fazla tasarlanmış hissettirmeden çok iyi tasarlanmış olması. 

Tasarım kısmını bırakıp yemeklere geldiğimizde ise bu özen yine çok net hissediliyor. Malzeme kalitesi her tabakta kendini belli ediyor ve mutfak bunu gösterişe kaçmadan yapıyor. Her tabakta zekice dokunuşlar var ama bu dokunuşlar asla yemeğin önüne geçmiyor. Özellikle deniz ürünleri çok başarılıydı.

İskoçya’nın kuzeyindeki, kabuklu deniz ürünleriyle meşhur Orkney Adaları’ndan gelen deniztarağı ile yapılan ızgara tabağı gecenin yıldızlarından biriydi. Deniz tarağına balkabağının tatlılığı ve ıstakozlu bisque sosun umami yüklü tadı inanılmaz bir lezzet sağlamış. Steak tartare’da farklı bir dokunuş olarak iri ve etli olmasıyla bilinen gordal cinsi İspanyol zeytinleri kullanılmış. Pancar salatası üzerinde stracciatella peyniri, greyfurt ve antepfıstığı gibi tabakta inanılmaz bir uyum yakalayan eşlikçiler ile servis ediliyor. Greyfurtun asiditesi pancarın topraksı tadını dengelemiş, stracciatella peyniri kremamsı bir zemin yaratmış ve kavrulmuş antepfıstığı da hem aroma hem doku katmış. Basit gibi gözüken ama lezzetli bir tabaktı. 

Bir diğer dikkat çeken başlangıç ise Bask bölgesinden gelen isli sardalya oldu. Sardalyanın füme karakteri, turpun keskinliği ve maydanoz, sarımsak, limonlu gremolata sosunun ferahlığı birbirini tamamlarken bir yandan da güzel bir zıtlık yakalamış. 

Ana yemeklerde ise fener balığı ve piliç tabaklarını seçtik. Fener balığı yanında midye ve yengeçle zenginleştirilmiş beurre blanc sosuyla oldukça güçlü bir tabaktı. Klasik Fransız tereyağlı sosunu, midye ve yengeçle daha aromatik bir yere taşımışlar. Bu balığa has etli ve yoğun dokuyu, bu sos çok iyi taşımış ve tabağa eşlik eden rezene de ferahlığıyla tabağın ağırlaşmasını önlemiş. 

Diğer ana yemek olan Fransa’nın Britanny bölgesinden gelen piliç ise isli ve topraklı tadıyla bilinen maitake mantarı ile eşleştirilmiş. Tavuk sosuyla (jus) ile birlikte yoğun ama asla ağır olmayan, son derece tatmin edici bir ana yemekti. Yanındaki “side dish” olarak aldığımız domates salatası ve fırın patatesler de tabağın bütününü tamamlayan, gelişigüzel bırakılmamış eşlikçilerdi.

Tatlılarda da bu denge devam ediyordu. Karamelize elma tatlısı, bademli crumble ve yaseminli mousse ile daha ferah bir çizgide duruyordu. Özellikle yaseminli mousse tabağa güzel bir hafiflik katmış. “Yorkshire rhubarb” ise mayhoş ve lezzetli bir tatlıydı. “Rhubarb”, Türkçe’de ismi ravent olsa da pek bilmediğimiz, pembe renkli ekşimsi bir bitki. İngiltere’de ise inanılmaz popüler ve mayhoş lezzetiyle birçok tart ve tatlıda bulabiliyorsunuz. Burada zeytinyağlı bisküvi, limon ve mineçiçeği kreması, raventin mayhoş tadıyla daha canlı, daha taze bir bitiş sunmuş. Yani Lita, menünün her noktasında farklı çizgisini koruyor.

Yeni Mufak Direktörü: Kostas Papathanasiou

Fotoğraf: Instagram.com/@litamarylebone

Son dönemde Lita’daki en dikkat çekici gelişmelerden biri de Kostas Papathanasiou’nun Aralık ayında mutfak direktörü olarak ekibe katılması. Kısaca konuşma fırsatı bulduğum Kostas, Lita’yı tanımlarken mutfaktaki rafinelik ile odadaki sıcaklık arasındaki dengeden söz ediyor ve buranın “göz korkutan” değil, yaşayan bir yer olduğunu söylüyor. Restoranın onu ilk etkileyen tarafının kalite, cömertlik ve tutarlılık etrafında şekillenen güçlü kimliği olduğunu anlatıyor. Ona göre mesele, Lita’yı baştan yaratmaktansa onu daha da rafine etmek, güçlendirmek ve ileri taşımak. Sonuçta açıldığı ilk sene içinde ilk Michelin yıldızını almış ve iki senedir devam eden bir restoranı devralmak kolay bir görev değil.

Kostas, Stockholm’de dünyaca ünlü şef Björn Frantzén’in 3 Michelin yıldızına sahip, İskandinav ve Asya mutfağını birleştiren prestijli restoranı Frantzén’de uzun seneler çalışmış Ayrıca yine iki Michelin yıldızlı Row on 5 London’ın ve şehirdeki pek çok başarılı restoranın kurucusu Jason Atherton’ın The Social Company’sinde de kariyerine devam etmiş çok başarılı ve sektörde bilinen bir isim ve yaklaşımı tabaklarda da hissediliyor.

Frantzén’den gelen disiplin, hassasiyet ve standart duygusunu, Jason Atherton’ın The Social Company’sinden gelen enerji, sıcaklık ve misafir odaklılıkla bir araya getirdiğini söylüyor. Kendi ifadesiyle onu bugün en çok tanımlayan şey, “refinement without rigidity” yani rafineliği korurken katılaşmayan bir mutfak anlayışı ve bunu restoran deneyimine yansıtıyor. Marylebone gibi gerçek bir mahalle ruhuna sahip bir yerde, Michelin yıldızlı bir restoran ile geri dönmek isteyeceğiniz sıcak bir adres arasındaki dengeyi kurmaya çalıştıklarını da özellikle vurguluyor.

Fotoğraf: Instagram.com/@litamarylebone

Bence Lita’nın neden bu kadar iyi çalıştığını da tam olarak bu açıklıyor. Burada yalnızca teknik yeterlilik ya da estetik bir mekandan ziyade ikisini de taşıyan net bir amaç var. Yüksek standartlar korunurken, restoranın enerjisi ve sıcaklığı kaybolmuyor. Siz de bunu misafir olarak hissediyorsunuz. Lita tam da bu yüzden yalnızca iyi yemek yenen bir yer olmanın ötesinde karakteri olan, akılda kalan ve tekrar tekrar gitmek isteyeceğiniz bir restoran.

Genel olarak hem yediklerimiz hem de restoranın hissiyatıyla Lita bende gerçekten güzel bir yer edindi. Her detayıyla şık ve rafine bir mahalle restoranı olan Lita’yı, Kostas Papathanasiou’nun gelişiyle birlikte önümüzdeki dönemde daha da sık duyacağız gibi duruyor.

Kapak Fotoğrafı: Instagram.com/@litamarylebone

İlginizi çekebilir: Mina’nın Sanat Gündemi’nden Londra Sanat Rotası