İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından her yıl, klasik müzik alanında gelecek vadeden 30 yaşın altındaki bir genç müzisyene destek sağlayan “Aydın Gün Teşvik Ödülü”nün 2025 yılı sahibi, bir süre önce orkestra şefi, besteci ve keman sanatçısı Kerem Tunçer olarak açıklandı. İKSV’nin de kurucuları arasında yer alan opera sanatçısı Aydın Gün anısına 2012 yılından bu yana verilen ödülün bu yılki kazananı da İKSV Genel Müdürü Görgün Taner başkanlığında, Borusan Kocabıyık Vakfı Genel Koordinatörü Ahmet Erenli, piyanist ve orkestra şefi İbrahim Yazıcı, piyanist ve devlet sanatçısı Gülsin Onay, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası başkemancısı Prof. Pelin Halkacı Akın ile İKSV Genel Müdür Yardımcısı Yeşim Gürer Oymak’tan oluşan seçici kurulun oy birliğiyle belirlendi. Ödül, Kerem Tunçer’e 11 Haziran 2026 Perşembe günü Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek 54. İstanbul Müzik Festivali’nin açılış töreninde takdim edilecek. Ben de bu vesileyle değerli orkestra şefi, besteci ve keman sanatçısı sevgili Kerem ile bir röportaj gerçekleştirerek bu ödüle dair duygu ve düşüncelerini öğrenip kariyerini ve müziğe bakış açısını tüm ayrıntılarıyla konuşma fırsatı buldum. Keyifli ve ilham veren okumalar dilerim.

kerem-tuncer-6
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından her yıl, klasik müzik alanında gelecek vadeden 30 yaşın altındaki bir genç müzisyene destek sağlayan Aydın Gün Teşvik Ödülü’nün 2025 yılı sahibi olduğun için öncelikle tebrikler Kerem. Röportajımıza öncelikle bu ödüle dair duygu ve düşüncelerini öğrenerek başlamak isterim.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı şüphesiz ki ülkemizin en önemli kurumlarından birisi ve ülkemiz sanatına uzun yıllardır yaptığı sayısız katkı nedeniyle benim sürekli olarak takdir ve takip ettiğim bir vakıf. İKSV tarafından, Türkiye’de klasik müziğin, operanın ve sanatın pek çok dalının gelişimine önemli katkılar sağlamış olan Aydın Gün adına verilen bu ödüle layık görülmek benim için bir onurdur. Bu ödüle layık görüldüğüm için çok sevinçliyim ve hayatımda her zaman özel bir yere sahip olacağına eminim.

Genç yaşlarda elde edilen ödüllerin sanatçılar için önemi tartışılmaz. Peki kazandığın bir ödül veya yarışmada yaptığın derece senin için motivasyon kaynağı mı oluyor yoksa daha iyisini başarmak için üzerinde baskı oluşturan bir unsura mı dönüşüyor?

Kazandığım ödüller her zaman benim için bir motivasyon kaynağı olmuştur. Karakter olarak alkış aldıkça daha sık sahneye çıkmak isteyen bir yapıya sahibim. Bu nedenle elde ettiğim her türlü başarı benim için aynı zamanda bir motivasyon kaynağı da oluyor. Bununla ilgili bir örnek vermek isterim: Aydın Gün Teşvik Ödülü’nü kazandığımın bilgisi bana e-posta ile tebliğ edildiği sırada, ben önemli bir şefin masterclass’ında yaklaşık bir saat sonra podyuma çıkmaya hazırlanıyordum. Ancak maalesef bir yandan da çok hastaydım; 39 derece ateşimi düşürmeye çalışıyor, bu vaziyette podyuma çıkıp çıkmamayı zihnimde tartıyordum. Ödülü kazandığımı okuduktan sonra ise aklımda hiçbir soru işareti kalmadı. Eğer ki bu ödül bana verildiyse, ben de her vaziyette o podyuma çıkacak güce ve dirence sahip olmalıyım diye düşündüm ve bu motivasyonla sahneye çıktım. O masterclass’taki en iyi performansımı verdiğimi de net şekilde hatırlıyorum.

kerem-tuncer-7
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

Bu sorunun ardından zamanı biraz geriye alalım. Müzikle ve kemanla ilk tanıştığın zamanı hatırlıyor musun? Notalarla kurduğun bağda ailenin nasıl bir yönlendirmesi ve desteği oldu?

Ben kendimi bildim bileli müziğin içerisindeydim. Abim Bilkent’te keman okumaya başladıktan sonra, ben iki yaşındayken ailem Bursa’dan Ankara’ya taşındı. Ben 18 yaşıma kadar Bilkent’te, kampüsün içerisinde büyüdüm. Abim zaten müzik okuyordu; babam da çok küçük yaşlardan itibaren her hafta beni mutlaka Bilkent Senfoni Orkestrası’nın konserlerine götürüyordu. İlköğretim okulumuz, Ahmet Adnan Saygun’un zamanında yaşadığı lojmanın büyütülmüş ve okula dönüştürülmüş binasıydı. Evden Saygun’a gider, orada derslerim bitince lise ve üniversitelilerin okuduğu müzik fakültesine geçerdim. Ben müzikle ilgili olan her şeyi, özellikle de farklı enstrümanları çok seviyordum ama zaten etrafımda da başka pek bir şey yoktu; bu mesleğe bir anlamda her an maruz kalıyordum.

Ailemin desteği olmadan bunların hiçbiri asla mümkün olamazdı. Beni farklı bir okula göndermeyi düşündüklerini biliyorum. Onların da şüpheleri, zaman zaman farklı fikirleri oldu ama her zaman benim her isteğime saygı gösterdiler, desteklediler. Yaşım kaç olursa olsun en son sözü her zaman bana bıraktılar. “Müzik okumak istiyorum, bu mesleği yapmak istiyorum.” dediğimde saygı duydular, kabul ettiler. “Bu okulda okumak istiyorum.” dediğimde “Peki.” dediler, desteklediler. Kemanda diploma aldığım anda “Ben şef olmak istiyorum.” dediğimde de beni desteklediler. Onlar olmadan şüphesiz ki çok üşürdüm.

2015 yılına kadar keman ve kompozisyon eğitimi aldın. Bu süreç içinde soruma sığmayacak kadar başarı elde attın. Bunlar arasında genç yaşta başkemancılık, yarışmalarda yüksek dereceler, prestijli salonlardaki konserlerin ve yıldız isimlerle aynı sahnede olmak yer alıyor. Bunun akabinde de şeflik eğitimi almaya başladın ve bugüne dek birçok orkestra ile çalışma şansı buldun. Keman ve kompozisyon eğitiminin ardından “orkestra şefliği”ni senin için ne(ler) çekici kıldı?

Aslında orkestra şefliği benim için sonradan çekici hâle gelen bir meslek değil. Çocukluktan beri içimde yanan bir tutkuydu. 5-6 yaşlarındayken Bilkent Senfoni Orkestrası’nın Emil Tabakov ve Gürer Aykal ile verdiği konserlerde bu büyük şefleri izlerken aileme “Ben o adamın yaptığı şeyi yapmak istiyorum.” dediğimi hatırlıyorum. Orada bir adam vardı; herkesin ortasında sanki sihir yapıyordu, beni büyülüyordu; ben de bunu başkalarına hissettirmek istiyordum. Kemana başladığımda bir noktada enstrümanıma o kadar odaklanmıştım ki şef olmak istediğimi unuttum. Ardından kendi kendime beste yapmaya başladığım bir dönemim oldu; babam bunu fark edince bana okuldaki kompozisyon hocalarından ders aldırmaya başladı. Ben bu dersler sırasında aslında şef olmak istediğimi tekrar hatırladım.

Çoğu arkadaşımın odasında veya enstrüman kutularında önemli kemancıların resimleri varken, ben odama sadece Bernstein ve Karajan’ın fotoğraflarını asmıştım. O dönemde ne şeflik yapıyordum ne de şeflik hocam vardı. Kemanda da gerçekten iyiydim ve yurt dışında önemli okullarda okuyabileceğimi biliyordum; kemana odaklanmıştım. Başka bir şey düşünmüyordum ama bilinçaltımda sanırım hep biliyordum ki ben şef olmak istiyorum; çünkü bir tek kemanın rengi benim için hiçbir zaman yeterli gelmedi. Orada bir okyanus vardı uzakta; ben bu gölde çok iyi yüzebiliyordum ama içten içe okyanusta yüzmek istiyordum.

kerem-tuncer-3
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

Merak ettiğim bir nokta daha var. Kariyerinin bugüne kadarki bölümünde “Benim için kırılma noktası oldu.” dediğin bir an oldu mu hiç? Verdiğin bir karar, yer aldığın bir masterclass, tanıştığın bir isim veya eğitim aldığın okul olabilir.

Benim kariyerim kırılma noktalarıyla doludur. Aslında pek çok örnek verebilirim ancak hâlen çok önemsediğim kırılma noktası Berlin’e gelmem ve bunun gelişim sürecidir diyebilirim. Müthiş kemancı Guy Braunstein, ben lisede okurken iki kez Bilkent’e gelmişti. İlkinde beni dinledi, beğendi ve Divan Orkestrası’na önerdi ancak yaşımı çok genç buldukları için o zaman beni çağırmaktan son anda vazgeçmişlerdi. İkinci gelişinde ise beni kenara çekti ve bana gelecek planlarımı sordu. Ardından bana maestro Barenboim’in Berlin’de yeni bir okul kurduğundan ve ilk öğrencileri seçtiğinden bahsetti; bana referans olacağını söyledi ve sınava girmemi önerdi. Bundan aylar sonra ben bir anda kendimi Schillertheater’da bir prova arasında Barenboim’e ve yanındaki bazı güvendiği müzisyenlere çalarken buldum. Şunu da belirtmeliyim ki maestro Barenboim’in her zaman büyük bir hayranıydım. Onu ilk kez dokuz yaşımdayken Waldbühne’de yönettiği Bolero kaydını televizyondan izlerken tanıdım ve eser bitene kadar maestroyu donup kalmış bir şekilde izledim. Lise boyunca her gün onun Brahms senfoni kayıtlarını dinlediğimi hatırlıyorum. Hayat çok ilginç; bir şekilde karşıma onu çıkardı. Maestro beni dinledikten sonra performansıma ve müzisyenliğime iltifatlar etti ve ardından beni okulunda görmek istediğini, bana keman ve burs vereceğini ama kararımı hemen o an vermem gerektiğini söyledi. Ben de tabii ki anında kabul ettim; hayatımda verdiğim en iyi karar olduğuna da eminim.

kerem-tuncer-4
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

Aldığın “keman” ve “kompozisyon” eğitimlerinin yanı sıra halihazırda yüksek lisans çalışmalarını ÇEV Sanat’ın değerli desteğiyle Berlin Sanat Üniversitesi’nde (UdK), “orkestra şefliği” alanında Prof. Harry Curtis’ın stüdyosunda sürdürüyorsun. Bu üç farklı fakat birbirini de çok iyi besleyen disiplinler sende bugüne dek nasıl bir denge içinde karşılığını buldu?

Aslında benim için bunların hiçbiri üç farklı dal değil. Ben keman ile müziğe başladım ancak şef olmak istediğimi biliyordum ve bir şefin mükemmele yakın kompozisyon bilgisi olması gerektiğini 10 yaşındayken bile fark etmiştim. Bu nedenle kompozisyon okumamın sebeplerinden birisi, aslında bilinçaltımda her zaman şef olmak içindi. Beste yapmayı çok seviyorum ancak ben bestecilik mesleği gibi belirli zaman kısıtlamalarıyla ve siparişle beste yapmayı seven ve rahatça becerebilen bir besteci değilim. Bu şekilde yazdığım eserler hiçbir zaman hoşuma gitmedi ve sıklıkla da çöpe attıklarım olmuştur. Beste yaparken tamamen özgür olmayı, bir eser yazma fikri ile ilgili içimde yanan bir alev olduğunda bunu kağıda dökmeyi seviyorum.

Bestecilik eğitimi çoğunlukla analize dayalı bir eğitim. Bir yandan analiz, yani çözümleme; bir yandan da yaratım yapmanız gerekiyor. Şeflik eğitimine göre bazen analiz kısmı daha derin olabiliyor; bu da aslında bir şef için büyük bir artı değerdir. İyi bir şefin mutlaka mükemmel analiz yapması gerekir. Benzer şekilde, orkestradaki üyelerin yarısından fazlasını da yaylı enstrümanlar oluşturuyor. Bir yaylı enstrümanın nasıl çalındığını, daha da önemlisi nasıl çalınması gerektiğini ne kadar iyi bilirseniz podyumda da o kadar avantajlı olursunuz. Aynı zamanda keman, benim ana enstrümanım olduğu için fiziksel olarak sesle ana bağlantımı kurduğum enstrümanım. Eğer sesle bağlantımı kaybedersem, orkestra ile de doğal bir bağlantı kurabileceğimi düşünmüyorum. İyi bir enstrümancı/müzisyen olmayan tanıdığım hiçbir büyük şef yok. Zaten seyirci bazen kandırılabilir olsa bile orkestralar kandırılamaz. Emin olun ki her orkestra, müzisyen olmayan bir şefi gördüğü anda anlıyor; bunu fark etmek de zor değil çünkü podyumdaki hareketler öğrenilmiş ve yapay duruyor.

kerem-tuncer-9
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

Bir eserin icrası noktasında orkestranın uyumunu sağlamak, müzisyenleri eş zamanlı olarak yönetmek ve eserin duygusunu salondaki dinleyiciye ulaştırmak gibi farklı sorumlulukların mevcut. Bu da orkestra şefinin gerek fiziksel gerekse zihinsel olarak son derece sağlam bir iradeye sahip olmasını zorunlu kılıyor. Öte yandan da müzisyenler için ayrı bir sorumluluk var tabii ki. Hem şef hem de bir keman sanatçısı olarak bu soruyu nasıl cevaplamak istersin? Bir yandan müziğin sunduğu sonsuz bir özgürlük fakat diğer yandan da sınırları belli bu sorumluluk alanı mevcut sonuçta.

Benim her projemde kendim için belirlediğim dört ana sorumluluğum var: Besteciye, orkestraya, seyirciye ve kendime karşı sorumluyum. Bunların sıralaması değişebilir ancak uzun yıllardır orkestranın içerisinden gelmiş birisi olarak orkestraya karşı olan sorumluluğumu asla ilk ikinin altına düşüremem. Benim asli görevlerimin başında, birlikte müzik yaptığım müzisyenlere yardımcı olmak, varsa problemlerini çözmek, iyi bir iletişim ve iş atmosferi oluşturmak ve orkestranın hedeflediği kalite standardını sağlamak gelir. Bir besteci olduğum için de bestecinin bana sunduğu materyale mümkün olduğunca sadık kalmaya çalışırım; lakin bazen bu durum seyirciye, orkestraya veya kendime karşı olan sorumluluğum ile çelişebilir. Bu gibi durumlarda bir adım geriye atıp soğukkanlı bir şekilde öncelik sıralamasını gözden geçirerek dengeli bir çözüm bulmak gerekir. Benim için burada en önemli kelime her zaman “denge”. Hayatta her şeyin bir denge noktası mutlaka vardır; bunun sürekli olarak arayışında olmaya çalışıyorum.

Konser öncesi provalarda bir eser üzerine orkestra ile nasıl bir çalışma yolu izliyorsun? Orkestrayla iletişim noktasında çok konuşur musun yoksa beden dilin mi daha çok ön plana çıkar?

Eğer herhangi bir şeyi vücudumla gösterebiliyorsam ve orkestradan reaksiyon alıyorsam o zaman dillendirmemeyi tercih ederim. Mümkün olduğunca orkestrayı durdurmamak, mümkün olduğunca az konuşmak ve jestlerle iletişim kurmak her zaman daha iyidir. Eğer bir şeyi 2-3 kez göstermeme rağmen istediğimi elde edemiyorsam o zaman durdurur ve söylerim; ancak orkestralar da aslında durdurulmayı sevmezler. Sanılanın aksine, çok duran bir prova müzisyenler için sürekli çalınan bir provadan daha yorucudur (Eserin ne olduğuna bağlı olarak kısmen değişebilse de).

Bir orkestra şefi ve keman sanatçısı olarak nasıl bir çalışma rutinine sahipsin? İlk kez birlikte sahne alacağın bir orkestra veya yöneteceğin bir eser için provalara nasıl hazırlanıyorsun? Orkestra yönetmenin fiziksel ve zihinsel olarak yarattığı yorgunluğu düşünecek olursak iradeni güçlü tutmada yardımcın olan faktörler neler?

Dönemsel yoğunluğuma göre değişse de mutlaka provalardan bir süre önce yoğun bir hazırlık sürecine girmek gerekiyor. Ben öncelikle eserleri birkaç kez analiz ederim. Bazen farklı yöntemler de denesem de genelde tümdengelim yöntemini benimsemeyi kendim için daha faydalı buluyorum. Önce 2-3 kez form analizi yaparım, ardından armonik analiz (ki zaten form analizi ile iç içedir), doku analizi, yapı analizi, enstrümantasyon analizi, kompozisyonel analiz vb. daha saymadığım, aklıma gelen ve eserin ihtiyacı olduğunu düşündüğüm ne varsa hepsini tek tek ve tekrar tekrar yaparım. Zaten maalesef bunları yapmak çok zaman alan durumlar oluyor. Yeterince analiz ettiğimi ve eseri artık kavradığımı düşündüğümde ise önce partitürü, sonra da tüm partları tek tek çalışmaya, ezberlemeye uğraşırım. İrademi güçlü tutan faktör aslında yöneteceğim esere karşı olan heyecanımdır. Genellikle yöneteceğim eserleri analiz ettikçe daha çok severim ve daha çok çalışmak, yönetmek isterim. Bu nedenle ekstra bir irade arayışına ihtiyacım olmaz; zaten çalışma sırasında bu istek kendi kendine artarak gelişir. Fiziksel ve zihinsel yorgunluk mutlaka bazen oluyor veya olacaktır; ancak bu işin doğasında yoğunluğun ve yorgunluğun olduğunu zaten biliyordum. Bu nedenle kamuya açık yerlerde bundan şikâyet etmemeye çalışıyorum; zaten bu yoğunluğu ve yorgunluğu seviyorum. Öte yandan hepimiz bazı konularda mızmızlanabileceğimiz insanlara hayatlarımızda ihtiyaç duyuyoruz. Benim de bu yoğunluktan şikâyet ettiğim, mızmızlandığım ailem ve arkadaşlarım var. Sağ olsunlar bana her zaman destek oluyorlar ve ben de böylelikle arada sırada içimi dökerek ardından tekrar işime konsantre olabiliyorum.

kerem-tuncer-8
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

Merak ettiğim bir nokta daha var. Aynı eseri farklı orkestralarla yönetirken şef olarak hep aynı yaklaşımımı mı benimsiyorsun yoksa orkestranın çalışma dinamiklerine göre mi ilerliyorsun?

Her orkestra farklı bir enstrümandır ve her orkestranın ihtiyacı da farklıdır. Aynı yaklaşımı benimseyemem; zaten bu çok ezberci bir yaklaşım olurdu. Müziği yapan müzisyenlerdir, orkestradır. Onlar olmadığı sürece ben sadece havada ellerini sallayan bir deliyim. Bu nedenle müzisyenlerin yaratıcılıklarını göstermelerine izin vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu yaptığım zaman da zaten otomatik olarak birbirinden bambaşka iki yorum göreceğinize emin olabilirsiniz. Çalışma dinamikleri konusunda da orkestraların kültürlerine saygı göstermek ve uyum sağlamak çok önemlidir. Pek çok orkestra, uzun yıllar içerisinde gelişmiş tecrübeler ile bu kültürleri oturtmuş önemli kurumlardır. Bu topluluklara gidip de kendi yöntemimi dayatmaya çalışabilirim ama bu şekilde iyi bir sonuç alabileceğimi sanmıyorum; aksine çalışma atmosferini gerilimli bir noktaya taşıyacaktır.

Daha önce orkestra şefleriyle yaptığım röportajlarda sormayı sevdiğim ve cevaplarını keyifle dinlediğim bir nokta daha var. O yüzden senin de görüşünü çok merak ediyorum. Bu röportajı okuyan okurlarımızdan da mutlaka merak edenler vardır. Konserde eserin icrasında müzisyenlerin önünde notalar mevcut. Bu da esasında bazen zihinlerde “Acaba şef olmasa da orkestra bu eseri icra edebilir mi? Müzisyenler zaten her saniye şefe bakmıyor ki. Şefin batonuyla yaptığı her hareket müzisyenler tarafından dikkate alınıyor mu?” gibi soru ve düşünceleri oluşturabiliyor. Bu konuya dair akıllardaki soru işaretlerini ortadan kaldırmak ister misin? Aynı zamanda bunu bir keman sanatçısı gözüyle de cevaplayıp karşılaştırabilirsin.

Haklısınız, bu mantıksız bir soru değil. Bu aslında çok değişkenli bir soru; bu nedenle cevabı da hem evet hem de hayır. Evet, çünkü dinlediğimiz pek çok eser kesinlikle şefsiz de çalınabilir (Hatta emin olun, böylelikle belki de çok daha iyi çalınabilir). Ancak bazı eserler var ki önünüzde sizi yönlendiren bir şefe ihtiyaç duyuyorsunuz. Özellikle 20. yy ve 21. yy eserlerinin birçoğunda şefe ihtiyaç duyuyoruz; benzer şekilde orkestranın seviyesine bağlı olarak bazı 19. yy eserlerinde de mutlaka şefe ihtiyaç duyulabilir. Öte yandan dünyanın en iyi orkestralarının 1920-30’lardan önce yazılmış eserleri seslendirirken aslında şefe ihtiyaç duymadıklarına eminim. Sanatsal birliktelik, bir vizyon ortaya koymak vb. asli görevleri konzertmeister da pek tabii üstlenebilir; ki zaten hâlihazırda böyle müthiş orkestralar var.

kerem-tuncer-5
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

Sanatçılar için sahip oldukları müzik aletiyle kurduğu bağ, notaları icra etmenin de ötesinde çünkü neredeyse bir ömür onunla vakit geçiriyor, adeta bedeninin bir parçası oluyor. Peki sen şu an hangi kemanla yoluna kaç yıldır devam ediyorsun? Kemanının dokusu başta olmak üzere seni kendine bağlayan özellikleri neler? Ve tabii ki kemanınla kurduğun o özel bağ ve notaların o eşsiz tınısı karakterinle nasıl bir bütünlük içinde? Şef pozisyonunda da bunu baton ile cevaplamanı rica edeceğim.

Enstrümanımız bizim için gerçekten de çok değerli. Sonuçta ses ile fiziksel bağlantımızı enstrümanımız sağlıyor; bizim sesimizin ve vücudumuzun bir uzantısı hâline geliyor. Ben eskisi kadar aktif olarak keman çalmasam da hâlen orkestralarda çalıyorum. Bunun haricinde yeni müzikleri seslendirmeye gayret ediyorum; avangard yeni müzik performansı konusunda belirli seviyede bir uzmanlığım olduğunu hâlen hissediyorum ve bunu bırakmaya pek de niyetim yok. Hâlihazırda çaldığım kemanı bana maestro Barenboim verdi. 1700’lerin ortalarında yapılmış ancak yapımcısı tam okunamayan bir keman. Zamanında ciddi operasyonlar geçirmiş, bunların izlerini ve semptomlarını da sürekli olarak hissediyorum. Maddi açıdan değerli bir keman değil, lakin benim için manevi değeri çok yüksek. Belirli güçlü ve zayıf yönleri var; hepimiz gibi. Ben onunla mutluyum; sadece belki de biraz daha fazla doktora götürsem ikimiz için de daha faydalı olabilir. Bazen onunla yeterince ilgilenmediğimin farkındayım.

Baton konusunda ise aynı şekilde hissetmiyorum. Benim için batonun pek bir önemi yok; hatta açıkçası baton kullanmaktan da pek hoşlanmıyorum, batonsuz yönetmeyi daha çok seviyorum. Lakin bazı orkestralar (özellikle opera orkestraları) baton kullanan şefler ile daha rahat ettikleri için baton tekniğim üzerine mutlaka yoğunlaşıyorum. Sık sık baton değiştiririm; daha önce özellikle kırarak uzunluğunu kısalttığım pek çok batonum oldu. Bir gün ideal batonumu bulursam belki de bu arayıştan vazgeçebilirim; ancak dürüst olmam gerekirse benim için en ideal batonun kendi ellerim olduğunu düşünüyorum.

kerem-tuncer-1
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

Birçok kişi orkestra şefliğini göz kamaştıran ve karizmatik bir mevki olarak görebiliyor. Orkestra şefi olmanın kişiye yüklediği sorumluluklar ve yarattığı zorluklarla özellikle mental anlamda nasıl başa çıkıyorsun?

Bu soru için teşekkür ederim. Orkestra şefliği mesleğinin çok abartıldığını düşünüyorum. Günün sonunda konserlerde ses çıkaramayan, müzisyenlerine muhtaç insanlarız biz aslında. Hem yurt dışında hem de ülkemizde maalesef görüyorum ki daha müzisyen olamamış pek çok orkestra şefi var. Bu karizmatik görünen mesleğin enerjisine kapılıp bu işe girmiş olan ancak daha herhangi bir enstrüman ile konser verecek yeterli müzisyenliğe sahip olmayan insanlar orkestra şefi olmaya çalışıyor. Şeflik aslında sanıldığı gibi karizmatik ve göz kamaştıran bir meslek değil. Evet, belki bir konserin sonrasında dakikalarca ayakta alkışlanabiliyoruz; ancak iş o noktaya gelene kadar yaptıklarımızın hiçbir karizmatik yanı yok. Beş dakikalık alkış için haftalarca eve kapanıp kutsal kitap okur gibi partitür ezberliyoruz; sabahlara kadar çalışmaktan günde 3-4 saat uyku ile yaşıyoruz; en küçük detayına kadar bildiğimiz eserde bile hiçbir zaman yeterince hazır hissedemiyoruz. Her şeye hâkimmiş gibi görünüyoruz ancak sesi kendimiz çıkarmadığımız için aslında bir konserde hiçbir şeyi tam olarak kontrol edemiyoruz.

Orkestranın içinden gelen şefler, müzisyenlerin ne denli acımasız ve yırtıcı olduklarını bilirler. 60 ila 100 kişi ile sürekli olarak birlikte çalışmak, iyi bir iş atmosferi yaratmak zorundasınız. Lakin bu sanıldığı gibi kolay değildir. Bazıları sizi sever, destekler; bazılarını ise ağzınızla kuş tutsanız bile ikna edemezsiniz. Her söylediğinizin sürekli sorgulandığı bir ortamda ortak bir hedefe doğru çalışmak gerçekten zor bir durum. Bu durumun üstesinden gelmek için her şefin farklı yöntemleri var. Ben her zaman müzisyenlere alan açmaya çalışıyorum ve onlarla ortak müzik yapma isteğimi paylaşmaya çalışıyorum. İnsanların kendilerini rahatça ifade edebilmelerini sağlamak gerçekten önemli. Stres hissedersem partitürüme daha çok yoğunlaşıp eseri daha da iyi öğrenmeye çalışıyorum; çünkü bunun asla bir sonu veya limiti yok. Ama bunların ötesinde benim için bunlarla başa çıkmak zaten aslında doğal bir durum. Çünkü ben çocukluktan beri orkestranın içerisindeyim; daha iyi bildiğim hiçbir şey de yok ve muhtemelen yapabileceğim bir başka meslek de yok. Benim gerçek evim orkestranın olduğu herhangi bir oda, sahne veya salondur. Yeni tanıştığım bir orkestra ile bile kendimi bu sayede evimde hissedebiliyorum. Hepimizin evinde ailesiyle tonlarca problemi olur ve olacaktır; ancak günün sonunda orası evimizdir ve ailemizdir. Benim orkestra şefliğinin stresli kısımları ile ilgili hislerim de aslında bununla aynı. Orası benim evim ve evimde bazen stres olabilir ama evimden vazgeçemem.

Daha klasik bir soru sormak isterim. Konserde sahneye çıkmadan önce konsantrasyonunu dengede tutmak adına yaptığın bir ritüelin var mı?

Tabii ki mutlaka var ancak ritüeli bozmamak adına takdir edersiniz ki bu tarz kişisel ritüelleri kendime saklamayı tercih ediyorum.

Dijitalleşme ve yapay zekâyı sıkça tartıştığımız bir dönemin içindeyiz. Klasik müzik dünyası içinde yapay zekânın gelecekteki rolünü nasıl görüyorsun?

Yapay zekânın klasik müziği de etkileyeceğine eminim. Özellikle bestecilik kısmında ilginç sonuçlara yol açabilir ancak bunu şimdiden kestirmem pek mümkün değil. Bestecilik bitmeyecektir kesinlikle; lakin daha seçici olmaya başlayacağımız bir döneme evrilebilir. Film müziği besteciliği için ise bunun çok daha sert yaşanacağına eminim. Orkestra şefliği için risk, yapay zekânın robotikle birleşmesi üzerinden ancak yaşanabilir. Lakin bunların çoğunlukla deneysel kalacağını düşünüyorum. İnsanlar başka insanların yaptığı şeyleri izlemek ister. Örneğin ben de bazen internette karşıma çıkınca robot dövüşleri izleyebiliyorum veya ileride belki robotlar arasında oynanan bir futbol maçını da mutlaka izlemek isteyeceğim. Ancak bunun bir sınırı olacağını da biliyorum; benim için hiçbir zaman Messi’nin attığı bir gol ile veya Federer’in aldığı bir sayı ile mükemmel şekilde eğitilmiş bir yapay zekâlı robotun aldığı bir sayı ya da atabileceği bir gol aynı hisleri taşıyamayacak. Günümüzde her attığı basket olan bir robot zaten üretildi ve izlerken Curry’nin attığı herhangi bir basket kadar beni heyecanlandıramıyor.

Bizler insanın kendini aştığı anlardan zevk alıyoruz. Bazen hata yaptığı, bazen kendini aştığı, bazen kötü oynadığı, bazen ise rekorlar kırdığı için bütün bu sporları izliyoruz. Sanatta da aynı durum geçerli. Bir yapay zekânın üretiminin verdiği haz ve hayranlık duygusu ile insanların üretimi olan etkileyici bir canlı konserin verebileceği duygu arasında 180 derece fark var. Ben yapay zekâ ve robotikteki gelişmelerin, bizim gibi yaratıcı sektörleri aslında sanılanın aksine daha iyi etkileyeceğini düşünüyorum. Öte yandan benim en büyük korkum ise özellikle sosyal medya ile büyüyen ve benim de içerisinde bulunduğum nesilde bariz bir şekilde gördüğüm dikkat eksikliği problemi. TikTok, Reels, Shorts dünyasında hepimizin dikkat limiti bir dakika ile sınırlanmışken ben insanlar ile Bruckner’in 8. Senfonisi’ni nasıl paylaşabileceğim? Esas beni tedirgin eden ve sürekli olarak çözümünü aradığım soru aslında bu.

kerem-tuncer-2
Kerem Tunçer | Fotoğraf: Kerem Tunçer

İlerleyen yıllar için kariyerin adına hedefin ve hayallerini öğrenerek bitirelim dilersen röportajımızı. Kompozisyon eğitimi de aldın. Eser bestelemek hedeflerin arasında yer alıyor mu? Ve en merak ettiğim, en çok yönetmeyi istediğin orkestra ve sahnesinde yer almak istediğin konser salonu hangisi?

Benim için en önemli şey, birlikte müzik yapmaktan zevk aldığım ve onur duyacağım müzisyenler ile birlikte sürekli olarak sevdiğim müzikleri seslendirmek ve insanlarla paylaşmaktır. Bunun nasıl ve hangi şartlarda olacağını bilmiyorum. Kendi orkestram mı olur, yoksa bir orkestra ile mi buna erişebilirim, bunu ancak zaman gösterebilir. Ancak bir şefin enstrümanı orkestradır ve benim mutlaka bir orkestraya ihtiyacım olduğu da bu nedenle su götürmez bir gerçek. Ülkemde mutlaka müziğimi paylaşmak istiyorum ancak dünya sahnelerinden kopmak gibi bir niyetim de şimdilik yok. Mümkünse bol bol seyahat ederek bol bol konser vermeyi çok isterim; en büyük hayallerim sanıyorum ki bunlardır. Eğer düzenli bir konser hayatına geçebilirsem yazları dinlenirken eserler bestelemeyi kesinlikle çok istiyorum. Aktif bir şefin gerçekten değerli sayılabilecek eserler yazabilmesi için sezon içerisinde yeterli bir zamana sahip olduğunu düşünmüyorum. Bu durumda ya yeterince aktif değilimdir ya da bestelediğim eser kesinlikle benim en iyi işlerimden biri olamayacaktır.

Yönetmek istediğim orkestra ve çalmak istediğim salon sorusuna ise biraz daha politik bir yanıt vermek istiyorum. Almanya’da ve Berlin’de yıllar boyunca büyümüş ve yaşamış bir müzisyen olarak herhangi bir Alman orkestrasını ve salonunu özellikle söylememeyi tercih edeceğim; çünkü cevaplarım zaten çoğunlukla tahmin edilebilir. Salon olarak Paris Filarmoni salonuna bayılıyorum; bence hem inanılmaz bir mimarisi hem de muhteşem bir akustiği var. Benzer şekilde Walt Disney Hall’u ve Sapporo Hall’u da söyleyebilirim. Orkestra olarak ise Concertgebouw, Çek Filarmoni, Boston Senfoni Orkestrası gibi orkestralardan birisi ile bile bir gün sahneye çıkabilirsem hedeflerime eriştiğimi hissedeceğime eminim.

Kapak Fotoğrafı: Kerem Tunçer

İlginizi çekebilir: Hail Şimşek’ten Ilgın Top ile Röportaj