Fransız düşünür Roland Barthes, Camera Lucida (Açık Oda) eserinde, fotoğrafın; mekânın yüzeyini aşarak, beklenmedik bir ayrıntının içe işleyen etkisiyle derinlik açan bir anahtar olduğunu söyler. Yani orada asılı duran anıların katmanlarını gösterme gücüne sahip olduğunu… Mekânların, içindeki insanlarla nefes alan, onlarla birlikte yaşayan ve sırdaşlık eden canlı organizmalar olduklarını düşünen -ama ispatlayamayan- biriyim. Bir mekâna ait detay fotoğrafa dakikalarca bakabilir, bakarken zihnimde onlarca hikâye yazabilirim. Onu fotoğraflayanlar ise bana göre duvarların anlattıklarına kulak kesilebilen insanlar…  Bugün sizi, vizörünü görünenin estetiğine değil, mekânın saklı hikayelerine, sızılan aralıklarına ve bakanın kendi hikayesiyle doldurması gereken boşluklarına davet eden genç fotoğraf sanatçısı Esra Mengülerek ile gerçekleştirdiğimiz sohbete davet ediyoruz.

foto-credit_-samet-ozer
Esra Mengülerek | Fotoğraf: Samet Özer

Merhaba Esra Hanım, ilk olarak fotoğrafla ilişkinizin nasıl başladığını ve size ne ifade ettiğini merak ediyorum.

Fotoğraf gördüğüm şeyi kaydetmenin ötesinde, o şeyle nasıl bir ilişki kurduğumu anlamaya çalıştığım bir alan. Özellikle yoğun duygular ve zihinsel süreçler sırasında, fotoğraf benim için bir tür düşünme biçimi diyebilirim. Bazen ifade edemediğim ya da doğrudan dile getiremediğim şeyleri onunla üzerinden kurabiliyorum. Hem bir ifade aracı hem de bir araştırma alanı gibi benim için.

Eğitim sürecimde kendimi ifade etme ihtiyacımın giderek büyüdüğünü farkettim. İçimde biriken, adını tam koyamadığım ama dışa çıkmak isteyen bir alan vardı. Fakat bunu hangi araçla ifade edebileceğimi bilmiyordum.

Bu bir arayış süreciydi. Düşünmek, denemek, hangisinin bana daha yakın olduğunu anlamak için farklı üretim araçlarıyla çalıştım. Tek bir alana doğrudan yönelmekten ziyade, farklı malzemelerle ilişki kurarak ilerledim. Bu da aslında neye yakın olduğumu görme imkânı sağladı. Zamanla fotoğrafın ifade ihtiyacıma daha doğrudan karşılık verdiğini fark ettim. Çünkü fotoğrafla hem anlık hem de katmanlı bir ilişki kuralabiliyordu. 

kirilma-esigi-2
Kırılma Eşiği | Fotoğraf: Esra Mengülerek

“Mekâna maruz kalarak ilişki kuruyorum”

Peki mekânlara yönelişiniz nasıl başladı? Sizi mekanlara çeken görsellikleri mi yoksa sezgi mi? 

Aslında tamamen sezgisel bir yerden, bir his ile başlıyorum. Bir mekânın görsel olarak kusursuz, estetik ya da fotoğraflanabilir olması birincil kriterim değil. Bazen nedenini o an tam olarak açıklayamadığım, rasyonel olmayan bir çekim hissediyorum ve sadece bu hissin peşinden gidiyorum. Mekânın tarihini veya teknik detaylarını öğrenmeden önce onun bende yarattığı o ilk etkiyle, tabiri caizse o mekâna maruz kalarak ilişki kuruyorum. 

Özellikle bazı çalışmalarınızda ince bir matematik hissediyorum.

Gözlemlediğiniz o matematik yapı, duygusal başlangıcın üzerine sonradan eklenen bilinçli bir inşa süreci. İşin en başında tamamen yüreğimin götürdüğü yere gidiyor, mekânla aramızda o an oluşan o biricik bağa odaklanıyorum. Ancak o sezgisel başlangıç gerçekleştikten sonra, fotoğrafın teknik olarak nasıl kurulacağı, kadrajın nasıl yerleşeceği, ışığın kullanımı ve hangi detayın öne çıkarılacağı gibi kararlar devreye giriyor. Bu noktada, Marmara Üniversitesi Resim Öğretmenliği geçmişimin getirdiği o disiplinlerarası bakış açısı zihnimdeki katmanları fotoğrafın teknik gerçekliğiyle birleştirmeme yardımcı oluyor. Yani çalışmalarım sezgiyle doğuyor ama matematikle tamamlanıyor. 

“Ulaşılamayan şeyler zihinde başka türlü çoğalıyor”

“Aralık” başlığında bir seriniz var. Bahseder misiniz?

“Aralık”, eskiden beri üzerimde çalıştığım ve üretmeye devam ettiğim bir mesele. Bu yaklaşım aslında bir tür zorunluluktan doğdu; çünkü çoğu zaman ilgimi çeken mekânlara tam anlamıyla giremiyor, orada özgürce dolaşamıyor ya da oradaki insanlara temas edemiyorum. Fiziksel ve sosyal bir erişim sınırı var. Ama bu sınır, üretimi engellemek yerine beni mekânın potansiyelleri üzerine düşünmeye itti. Giremediğim mekanları, belli bir mesafeden deneyimleyebiliyorum ve zihnimdeki boşlukları hayallerle dolduruyorum. Bu erişememe hali, ister istemez bir gizem duygusu yaratıyor; çünkü ulaşılamayan şeyler zihinde başka türlü çoğalıyor.

i%cc%87nsa-edilmis-golgeler-ii
İnşa Edilmiş Gölgeler | Fotoğraf: Esra Mengülerek

Daha çok siyah-beyaz estetiği tercih ediyorsunuz? Bunun dışındaki renginiz nedir?  

Mekânın dramatik ve yoğun etkisini en rahat siyah-beyazla verebildiğimi hissediyorum; renk bazen dikkati dağıtan bir unsura dönüşebiliyor. Siyah-beyaz ise, ifade etmek istediğim duyguyu güçlendiriyor. Ancak sanıldığının aksine tamamen monokrom yani tek renk bir sınırda kalmıyorum; alternatif baskılar üzerinde de çalışıyorum ve bu baskılarda renklerim var. Örneğin, mavi rengini ağırlıklı kullanıyorum ya da tekniğin doğasından gelen sepya tonlarını seviyorum. Aslında kontrollü bir renk paletim var; sadece her şeyi olduğu gibi değil, dramatik etkiyi güçlendirecek kadar renkli gösteriyorum.

İstanbul gibi dönüşümü hızlı bir şehirde üretmek sanatınızı nasıl etkiliyor?

İstanbul ve genel olarak Türkiye, görüntüsünün ne olduğunu kavramamıza izin vermeyen, çok hızlı akan bir yer. Birçok kişi ancak her şey bittikten sonra “Burası ne kadar değişmiş!” diyor; oysa bütün sokak, bütün o yerleşik hal çoktan uçup gitmiş oluyor. 

Ben ise tam tersiyim; sokaktaki en ufak bir şeyin yeri değiştiğinde, “Bu nesne neden buradan buraya götürüldü?” diye durup bakan biriyim. Büyük kırılmalardan ziyade mikro değişimlerin, bir detayın sessizce kaybolmasının peşinden gidiyorum. Değişimin kendisini değil, bıraktığı izleri takip ederek mekânın hafızasını okumaya çalışıyorum.

Fotoğraflarken arşivlemek / kayıt altına almak gibi bir sorumluluk da devreye giriyor mu? 

Bunu doğrudan bir sorumluluk olarak tanımlamak istemem; daha çok içsel bir yönelim, bir refleks benimki. Ancak baktığım şeyler genellikle fark edilmeden kaybolan şeyler olduğu için, çalışmalarım ister istemez zamanla bir bellek kaydı ve arşiv niteliği kazanıyor. Ben bir şeyi korumaya çalışmıyorum ama baktığım nesneler ve mekânlar zaten korunması gereken hafıza katmanları olduğu için, üretimim doğal olarak o alana temas ediyor.

“Boşlukları izleyici kendi hafızasıyla doldursun”

Monochrome Photography Awards’da “soyut” ve “nü” kategorilerinde ödüller aldınız. Bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Aslında bu iki kategorinin, yani “soyut” ve “nü”nün birbirine çok uzak veya çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Benim dünyamda ikisi de aynı araştırma hattının birer parçası. İşlerimin tamamen soyut olduğunu söyleyemem ama izleyiciye her şeyi altın tepside sunan, tek bir okumaya hapseden, açık ve net bir anlatım da kurmuyorum. Benim asıl ilgimi çeken, o her zaman bahsettiğim arada kalan alan; yani hem somut bir gerçekliğe temas eden hem de onu doğrudan, rasyonel bir şekilde açıklamayan o puslu yapı. İmalar ve çağrışımlar için boşluklar bırakıyorum ki o boşlukları izleyici kendi hafızasıyla, kendi deneyimiyle doldursun.

e-mengulerek
Fotoğraf: Esra Mengülerek

“Nü” kategorisindeki ödül meselesine gelecek olursak; orada da aslında bir mekân araştırması var. Beden, içsel olanın dışavurumuna aracılık eden bir yüzey. Benliğimiz ile bedenimiz arasındaki o sınırların belirsizleştiği noktada kimliği yeniden kurmaya çalışıyorum. Yani bir bedene bakarken de aslında bir mekânın duvarındaki o belleğe, o ize bakar gibi bakıyorum.

Kendinizi şu an bu yolculuğunuz hangi aşamasında görüyorsunuz? 

Hâlâ süreç içinde olan, öğrenmeye ve denemeye devam eden biriyim. Mevcut koşulları hesaba katarak ama ideal olanla ilişkimi koparmadan ilerlemeye çalışıyorum. Bitmiş bir yerde değilim; her yeni mekân ve her yeni teknik benim için yeni bir araştırma alanı.

Teşekkürler.

Not: En yakınlarım dışında altı yaşıma kadar olan fotoğraflarımı kimse görmemiştir. Çünkü hepsinde ağzım yırtılana kadar çığırıyorum ve kaçmaya çalışıyorum. Nedeni fotoğraf makinesinin içine hapsolacağımı düşünmem… Nispeten sakin olduklarımda annemin kucağındayım. “Amannn, hapsolsam da yanımda annem var nasılsa!” rahatlığı…

Esra Mengülerek ile sanatı üzerine konuşmamız uzun sürdü; elbette buraya hepsini yazmak mümkün değil. O konuşurken şunu hissettim: Fotoğraf o anı dondurmuyor, o anın bir yerlerde yaşamaya devam etmesine imkân veriyor, yok olmaktan kurtarıyor. “Keşke etlerim koparılıyor gibi bağıracağıma, çocukluğuma dair daha çok yaşamaya devam eden anlar bırakabileydim” diye düşünüyorum.

2_foto-credit_-samet-ozer
Esra Mengülerek | Fotoğraf: Samet Özer

Mengülerek’in çalışmaları üzerinden mekânlara tekrar dönecek olursak: Bir mekân gerçekten ne zaman yok olur? İnsanlar orayı terk ettiğinde mi, yoksa oradaki son ses ve son iz silindiğinde mi? Esra Mengülerek, kaydettiği mekânları, topladığı sesler ve peşine düştüğü kapı tokmaklarıyla, bu soruya ucu açık ama umut dolu cevaplar aramaya devam ediyor. Henüz yolun başında olduğunu söylese de onun vizyonu çoktan “aralıkların” arasından mekânların hafızasına sızmış. Önümüzdeki yıllarda, onun kadrajlarından nem kokusunu duyumsayacağımız, kapıların gıcırtısını işiteceğimiz çok katmanlı evreni heyecanla bekliyorum. 

Kapak Fotoğrafı: Samet Özer

İlginizi çekebilir: Çağlar Kaya’dan Ash Thayer ile: Kill City Kitabı Üzerine