Cem Yiğit Üzümoğlu ile: Işıklar Altında Bir Sohbet
Sanatın da sanatçının da yaşadığı toplumdan bağımsız düşünülemeyeceğine inanmışımdır hep. Çünkü bana göre bir sanatçıyı yalnızca canlandırdığı karakterler değil; yaşadığı dünyayla kurduğu ilişki, toplumsal meselelere karşı duruşu ve geride bıraktığı iz de tanımlar. Belki de bu yüzden bazı sanatçılar, sahneden indikten sonra da söyleyecek sözü olduğu için hafızamızda daha uzun yer eder. Cem Yiğit Üzümoğlu da tam olarak böyle biri. Tiyatroya duyduğu bağlılık, emek mücadelesine verdiği önem, savunduğu değerler, yaşadığı dünyayla kurduğu ilişki ve inandıklarını cesurca dile getirmesi, çoğumuz gibi bende de onu daha yakından tanıma isteği uyandırdı. Sanırım bu röportajın peşine düşmemin en önemli nedeni de buydu.
Onunla sadece kariyer basamaklarını konuşmakla yetinmek istemedim. Ben biraz da oyuncu Cem’in ötesindeki insanı; vatandaş Cem’i merak ediyordum. Bu merakla sanatla kurduğu ilişkiyi, şöhretle arasındaki mesafeyi, tiyatroya neden bu kadar bağlı olduğunu, çalışma koşullarına dair düşüncelerini, Türkiye ile Yunanistan arasında yıllardır süren dayanışma hikâyesini, bugünlerde büyük bir titizlikle hazırlandığı Kazım Koyuncu’na hayat verme sürecini ve daha fazlasını konuştuk.
Muhtemelen 1994 yılının baharında İstanbul’da dünyaya geldiğinde hayatının onu önce Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na, ardından da Yunanistan’a uzanan bir dayanışma hikâyesinin parçası hâline getireceğini bilmiyordu. Sonrasında uluslararası yapımlarda Fatih Sultan Mehmet’e hayat verecek, bugün ise Kazım Koyuncu’nu canlandıracağı projeyle kariyerinin en heyecan verici duraklarından birinde yer alacaktı.
Röportaja geçmeden önce son bir emaneti yerine getireyim. Cem’le röportaj yapacağımı söylediğimde çevremdeki birçok insanın ortak cümlesi şuydu: “Ne olur ona sevgimizi söyle.” Ben de buradan söylemiş olayım: Çok seviliyorsun Cem Yiğit Üzümoğlu. Şimdi sözü daha fazla uzatmadan sizi bu keyifli sohbetle baş başa bırakıyorum. Duyarlı sanatçıların sesinin daha çok duyulduğu, kıymetinin daha çok bilindiği günlerde keyifli okumalar dilerim.
Röportaja oyuncu ya da sanatçı Cem Yiğit Üzümoğlu’yla değil, vatandaş Cem Yiğit’le başlamak istiyorum. Bir günün nasıl geçiyor? Hayatından sanatı çıkardığımızda geriye nasıl bir Cem kalıyor?
Sanatı çıkartınca hayatımdan -sevdiklerimle vakit geçirmek dışında- hiçbir şey kalmıyor. Bu güzel vakitler dışında benim için sanattan başka hiçbir şey yok. Karşılaştığım, okuduğum, dinlediğim her şey ya sanata ve hayata ait ya da ona yönelik.
Peki bu aralar en çok neyi düşünüyorsun? Zihnini en çok hangi mesele meşgul ediyor?
Ben bu aralar en çok yakın zamanda oynayacağım bir insana dair düşünüyorum. Onu anlamak, onda derinleşmek ve içselleşmek için uğraşıyorum. Bugüne onun nazarından bakmaya, anlamaya çalışıyorum ve o zamanlar “Demlenince, radyasyon etkisini yitiyor” diyenlerin bugünkü türevlerini düşünüyorum.
Hazır konu açılmışken… Son dönemde adının Kazım Koyuncu’nun hayatını konu alan projeyle anıldığını görüyoruz. Kazım Koyuncu gibi çok sevilen ve hafızalarda güçlü bir yeri olan bir ismi canlandırma fikri sende nasıl duygular uyandırıyor? İlerleyen zamanlarda seni daha çok ekranlarda görebilecek miyiz?
Evet Kazım Koyuncu’yu oynayacağım. Açıkçası çok mutluyum, çok heyecanlı ve endişeliyim. Çok ama çok çalışıyorum. Günümün 16 saatini Kazım’a ayırıyorum diyebilirim. Onu derinlemesine anlamaya başladıkça ne kadar çok sevdiğimi de anlıyorum. Ekranlarda bilmiyorum. Ama sinema perdesi ve tiyatroda elbette.
Şöhret, görünürlük kavramlarıyla aran nasıl? Şöhret, tanınmak, beğenilmek seni rahatsız eden bir şey mi? Ve üniversiteden yeni mezun olan Cem ile bugünkü Cem arasında değerler, yaşam biçimi ve dünyaya bakış açısından ne gibi farklar var?
Benim için rahatsızlık veren bir şey değil ancak önemsediğim bir şey de değil. Tanınmak elbette güzel bir şey ancak görünür olmak bu dönemin yaşayışında bence çok tehlikeli. En azından benim için korkutucu bir şey. İnsanların hayatlarını sosyal medyada herkesle bu kadar rahat paylaşmalarının altında yatan gerçek niyeti göremediğimi düşünüyorum. Anlayamadığım şeyler var görünür olmaya dair. Herhalde geçmişteki Cem bugün beni görmüş olsaydı, epey sert yargılar, kalıplara sokmaya çalışır ve öfke duyardı. Artık üniversite zamanında olduğumdan daha yumuşak ve anlayışlı bir insanım. Kavgam değişmedi hatta çok daha kapsayıcıyım.
Sahne senin için ne ifade ediyor? Tiyatro sahnesiyle film seti arasında heyecan duygusu açısından nasıl bir fark var?
Sahne benim için kendimi ifade edebildiğim en güzel, en şeffaf ve en imkanlı alan. Bir başkasına dair olanı icra edebileceğim, süreç içinde büyüyebileceğim, öğrenebileceğim bir yer. Aynı zamanda hayata, doğaya ve insanlara karşı sorumluluk hissettiğim bir paylaşma alanı.
Bu soru biraz yakın çevremden, biraz da “halkın sesi” diyelim. Sen bizim aramızda çok sevilen ve takdir edilen birisisin… Seninle röportaj yapacağımı söylediğimde neredeyse herkes aynı şeyi sordu: “Bu kadar başarılı bir oyuncuyu neden daha fazla ekranda göremiyoruz? Projeleri mi beğenmiyor yoksa dizi oyunculuğu önceliği değil mi?” Seni bir projeye “evet” demeye ikna eden şey ne oluyor? Daha çok tiyatroyu mu tercih ediyorsun, yoksa seni heyecanlandıran işler daha mı az karşına çıkıyor?
Çok teşekkür ederim . Evet tiyatroyu tercih ediyorum ve evet projeleri beğenmiyorum ve evet beni heyecanlandıran işler çok daha az karşıma çıkıyor gün geçtikçe. Ben seri üretim modellerinden olabildiğince uzak durmaya çalışıyorum çünkü insanın bir sanatçı olarak içinde bulunduğu üretimden ayrı tutulmasının, ondan etkinlenmemesinin mümkünatı yok diye düşünüyorum. Yapmam demiyorum ama olabildiğince seçmeye çalışıyorum diyelim.
Bu sorum emekçi Cem’e. Sen sadece oyunculuğunla değil, toplumsal meselelere sesini yükseltmekten çekinmeyen tavrınla da tanınan birisin. Bildiğim kadarıyla oyuncular sendikası yönetim kurulundasın. İçinde bulunduğun sektörün çalışma koşullarında nelerin iyileşmesi gerekiyor sence?
Acilen denetimlerin yapılması, buna göre yönetmeliklerin ve düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bunun için de oyuncuların bir arada karşılaştıkları sorunlara dair ses çıkarmaları gerekiyor.
Gelelim Köpekler ve Baklava Cumhuriyeti’ne. Yurt dışı çıkış yasağın nedeniyle Atina’da sahnelenmesi planlanan gösterimlere katılamaman ve sonrasında ekibin Türkiye’ye gelerek oyunu burada sürdürmesi, son dönemde tanık olduğumuz en güzel dayanışma örneklerinden biriydi. Biraz en başa dönelim; Bu iki oyunun hikâyesi nasıl başladı? Bu ekiple yollarınız nasıl kesişti?
Ben, Aleksandra Kazazou adlı Yunanlı bir yönetmenle zaten uzun süredir çalışıyor ve tiyatro üzerine araştırmalar yapıyordum. Birlikte kurduğumuz bir ekiple Türkiye’de de sahnelediğimiz Troas ve Salto adlı oyunlar yaptık. Pandemi döneminde sonradan Baklava’nın ve Köpekler’in yönetmeni olacak Anestis Azas, yapacağı yeni oyun için Türk bir oyuncu arayışına giriyor ve Aleksandra’ya soruyor ve bu şekilde başlıyor her şey. Sonrasında bir ekip oluşturarak Atina Tiyatro Festivalinde gösterilmek üzere Baklava Cumhuriyeti ve Köpekler adlı iki oyun yapıyoruz. Normalde festivalde 2-3 kere oynandıktan sonra oyunlar biter. Ancak Yunanistan’ın tek ödülü olan Atina Tiyatro Festivali Seyirci Ödülünü iki oyunla da alınca ve büyük ses getirince 5-6 yıldır oyunlarımızı oynar hale geldik.
Köpekler’e baktığımızda, aslında dünyanın neresine gidersek gidelim benzer meselelerle yüzleştiğimizi görüyoruz: Adalet, şiddet, korku, ötekileştirme, birlikte yaşama çabası… Oyunun Türkiye ve Yunanistan’daki yolculuğuna baktığında sen de böyle bir ortaklık hissediyor musun? Farklı coğrafyalardaki seyirci tepkileri sana ne düşündürdü?
Genel olarak bütün ülkelerde tepkiler aşağı yukarı aynı. Farklı diller ve kültürler dünyanın ortak sorunlarına dair işlenen meselelere karşı benzer tutumlar sergiliyorlar. Dolayısıyla Türkiye ve Yunanistan’daki tepkiler çok ortak oluyor.
Hem tüketim kültürünün hem de giderek daha politize olan bir toplumun içinde yaşıyoruz. Böyle bir dünyada insanın kendi değerlerine sadık kalması ve düşündüğü gibi yaşaması ne kadar mümkün?
Her ne kadar politize gibi dursak da aslında gerçekte öyle değiliz. Pek çok milletin yaşamadığı kadar baskı yaşıyor, yalnızlaştırılıyoruz. Bizler halk olarak ortak bir değer için mücadele edemiyoruz. Kendi bireysel dertlerimizde boğuluyoruz.
Bu soruyu geçen sene sevgili Gündüz Vassaf ile yaptığım röportajda ona yönelttiğimde bana “Hayatın kendisi bir ışık, yoksa insan niye var olsun?” cevabını vermişti. Merak ediyorum; bunca gürültünün, kutuplaşmanın ve yorgunluğun içinde sen hâlâ tünelin sonunda o ışığı görebiliyor musun? Dünya, bütün kusurlarına rağmen, hâlâ umut etmeye değer bir yer mi?
Elbette. Kusurlu olan bizleriz. Değişim ve adaptasyon insan varlığının temelidir. Eğer iyiye yönelirsek – topyekün bir değişim gerçekleşmese de- tünelin sonunun çok da uzakta olmadığını görebiliriz. Devrimcilik hiç bitmeyen bir mücadeleyi gerektirir.
Son olarak theMagger okuyucuları için: Son dönemde seni etkileyen bir kitap, albüm, film ya da tiyatro oyunu paylaşır mısın? Listemize alalım.
1993’te Kazım Koyuncu ve Mehmedali Barış Beşli tarafından kurulan Zuğaşi Berepe’nin – İgzas adlı albümü.
Vaktin ve içtenliğin için çok teşekür ederim, Cem.
Ben teşekkür ederim.
Kapak Fotoğrafı: Ontalent
İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Dilşah Demir ile Sohbet

Nuray İmre











Aile Tadında
Çok sevdiğim bir oyuncu ve bayıldım röportajına!