Kaş Uluslararası Film Festivali: Türkiye'nin Rüya Festivali
Geçen yıl Kaş sokaklarından yayılan “Kaş Bir Rüya” sloganı hakkını vermeye devam ediyor: Türkiye’nin en önemli sualtı merkezi Kaş, hem parlayan güneşi ve Akdeniz’in turkuaz sularıyla hem de tarihi ve doğal güzellikleriyle zaten bir rüya, evet. Ama o rüya, Kaş Uluslararası Film Festivali sayesinde yılda birkaç günlüğüne sinemanın büyüsüyle biraz daha zenginleşiyor. Kaş Uluslararası Film Festivali, 10-14 Haziran 2026 tarihleri arasında beşinci kez düzenlendi; ulusal ve uluslararası dört farklı yarışmalı bölümünde yine birbirinden iyi filmler gösterildi.

5. Kaş Uluslararası Film Festivali‘nde Ulusal Kısa Film Yarışması, Ulusal Yeni Bakışlar Kısa Film Yarışması, Uluslararası Kısa Film Yarışması ve Uluslararası Su Altı Kısa Film Yarışması‘nda toplam 29 film yarıştı. Buna ek olarak Fransız Filmleri Odağı bölümünde Fransa’dan, German Films Next Generation Short Tiger seçkisinde Almanya’dan kısa filmler gösterildi. Uzun metrajlı açılış filmi, Joachim Trier’in Oscar ödüllü filmi Sentimental Value ile başlayarak her gece film izlemek için 2500 yıllık Antiphellos Antik Tiyatrosu’nda toplanan izleyici, her sene hafızalara kazınan o görüntüyü yine tekrarlamış oldu.

14 Haziran’daki kapanış törenindeki büyük ödülleri Ulusal Kısa Film Yarışması’nda Yerçekimi (yön. Dalya Keleş), Ulusal Yeni Bakışlar Yarışması’nda Bazı Meşru Suçlar (yön. Bekir Efe Demetgül), Uluslararası Yarışma’da Gamberra (yön. Marine Auclair March) ve Uluslararası Su Altı Filmleri Yarışması’nda Icarus (yön. Christos Kardana) kazandı.

Seçkideki filmlerden bir kısmını son bir yılda farklı festivallerde izleme fırsatı bulmuştum: Çocuklara dayatılan toplumsal cinsiyet rollerine ses çıkaran Yerçekimi (yön. Dalya Keleş), bizi sürekli alaşağı etmeye çalışan o en büyük düşmanımızı, iç sesimizi başrole yerleştiren Ölüm Bizi Ayırana Dek (yön. Deniz Koloş) ve Kürt coğrafyasındaki acıların gölgesinde hafıza ve hatıra üzerine sorular soran, yaratıcı biçimselliğiyle akılda kalan belgesel Rengê Kevir (yön. Tuğba Yaşar) bunlardan sadece birkaçı.

Festivalde tabii ki ilk kez izleme fırsatı bulduğum filmler de vardı: Uluslararası Kısa Film Yarışması’nda, İstanbul’dan Rotterdam’a göçen mimar Deniz Arıkan‘ın yönettiği Not Built to Last, gitmekle kalmak arasında kalmış İstanbullu kuir bir mimarın Rotterdam’daki bir meslektaşıyla geçirdiği bir günü konu alıyor. Rotterdam’ın farklı mimari eserleri aracılığıyla adeta filmin üçüncü başrol oyuncusuna dönüştüğü film, bir şehrin Rotterdam gibi bir bombalama ile 15 dakika içinde mi, yoksa İstanbul gibi uzun, yavaş ve sancılı bir başkalaşma süreciyle mi yok olmasının daha acı olduğunu soruyor. Üstelik, kimlik ve aidiyet ikilemlerini farklı yetişmiş, farklı alışkanlıklar edinmiş iki insanı yan yana getirerek olduğu kadar, iki şehri, iki şehrin mimarisini ve iki şehrin karakterler üzerindeki izlerini karşılaştırarak da işliyor. Fran Moreno Blanco ve Santi Pujol Amat‘ın festivalde Jüri Özel Ödülü kazanan filmi Rage ise öfkesini kontrol edemeyen bir gencin tüm şiddet eğilimi ve öfke patlamalarının ardındaki kırılgan doğasını açığa çıkarıyor. Islahevinde geçirdiği zaman boyunca annesinin kendine yeni bir hayat kurduğunu ve bu hayatta ona yer olmadığını acı bir şekilde anlayan genç bir adamı canlandıran Eric Espin‘in tesadüfen, yeni keşfedilmiş bir oyuncu olması şaşırtıcı.

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda Afrika’dan Avrupa’ya göç etmeye çabalarken yolu İstanbul’dan geçen Salman’ın hikayesini onun cümlelerini okuyan bir dış sesle anlatan belgesel Salman Gitmek İstiyor (yön. Ozan Takış), yönetmenin öznesi ile kurduğu dostluğun etkisiyle güçlü ve duygusal bir filme dönüşüyor. Ankara 1979 (yön. Can Karayalçın) kameranın bir anlatım aracı olarak çok başarılı kullanıldığı görüntü yönetmenliği ve dönemi yansıtan sanat yönetmenliği ile öne çıkıyor. Politik gerçekleri doğru bir şekilde yansıtmaya çabalamaktan çok nostalji duygusuna yaslanması bir eksiklik olarak yorumlanabilir belki, ama anlattığı kişisel hikayenin izleyiciye geçirdiği duygu ve bir annenin oğullarını koruma içgüdüsünü korku atmosferine kaynak edişi beni çok etkiledi. Sahte belgesel türündeki Bu Bir Kültür Ürünüdür (yön. Veysel Ayvazoğlu) ise çağdaş sinema ve sanat dünyasındaki ikiyüzlülükleri olabildiğine tiye alışıyla eğlenceli, deneysel ve çok katmanlıydı. Film, kültür ürünlerindeki gerçek ile sahteliğin, samimiyet ile performansın ayırt edilemediği bir dünyaya alaycılıkla yaklaşıyor, izleyicisini neyin performatif olup olmadığını tartışmaya, konuşmaya itiyor. Bu kültür ürününün üreticisi olan yönetmenin kendisiyle tanışmanın filme ekstra bir katman eklediğini ve biraz daha eğlence kattığını da itiraf etmeliyim.

Festivaldeki film gösterimleri dışında, etkinlikler de önemli bir yer kapladı; ulusal ve uluslararası konuklarla düzenlenen panellerde uluslararası ağlar, festivallerin kentle ilişkisi ve psikianalitik film kuramları gibi konular tartışıldı, yönetmen ve yapımcılarla söyleşiler ve atölyeler düzenlendi. Ayrıca birer gelenek galine gelen Su Altı Film Prodüksiyonu Atölyesi ve Kaş Keşif Turu bu sene de tekrarlandı. Etkinliklerin ve gösterimlerin tümü yine ücretsiz gerçekleşti. Festival hem sözlü hem de pratik olarak Kaş’ın ruhu, kültürü ve halkı ile iç içe büyümeye devam ettiğini kanıtlamış oldu.

Kaş’ı diğer festivallerden ayıranın ne olduğunu her sene biraz daha iyi anlıyorum: Festivalin kurucusu ve direktörü Seren Topaloğlu başta olmak üzere ekibin çoğunluğunun Kaş’ın yerlisi, oranın insanı olması. Festivali bir destinasyon festivali olarak Kaş’ın dışına pazarlamak kadar dostlarının, komşularının ve yerli halkın yararına, onlarla birlikte bir şey yapmanın, ya da para kazanmaktan çok, iyi bir iş başarmanın derdinde olmalarının sebebi bu. Henüz ilk yılında bunu fazlasıyla başaran festivalin artık bir sonraki faza geçtiğini bu yıl iyice fark ettim, hissettim.

Kaş Uluslararası Film Festivali birçok farklı anlamda büyümüş, gelişmiş, olgunlaşmıştı: Yeni açılan Kaş Atatürk Kültür Merkezi’ne taşınan gündüz gösterimleri ve söyleşiler ile festivalin kapladığı fiziksel alan genişlemiş, ekip her biri en az kurucu kadro kadar adanmış ve çalışkan yeni insanlarla kalabalıklaşmıştı. Festivalden aylar öncesinde, İstanbul’dan festivale gitmek istediğini söyleyenlerden ve Kaş’ta gördüğüm tanıdık yüzlerden anladığım kadarıyla festivalin Kaş’ın dışında yarattığı etki de aynı şekilde büyümüştü. Kaş, yine bir rüyaydı ve bunda ekipteki herkesin payı çok büyük. Hepsine çok teşekkürler!

Bu sene festivalin bir de sürprizi vardı: 2026 FIFA Dünya Kupası‘ndaki Türkiye-Avustralya maçı, film gösterimlerinin de yapıldığı Antiphellos Antik Tiyatrosu‘ndaki ekranda yayınlandı. Sabahın 7’sindeki maçı kalabalık bir kitleyle, alışılmadık bir atmosferde izlemenin eşsiz bir deneyim olacağı kesindi. Öyleki, futbola karşı 20 seneden fazladır herhangi bir maç izlemeyecek kadar kayıtsız olan ben bile bunun bilincinde ve bu konuda heyecanlıydım. Sosyal medyada uluslararası gündem yaratan ve Kaş’ın adını dünyaya duyuran o görüntülerden tahmin edebileceğiniz gibi, sabahlamak yerine sabah 5.30’da odamdan çıktığım için o tiyatroya giremedim ve o deneyime anca tiyatronun dışından, ekranın arkasından tanık oldum. Kutuplaşmanın bu denli zehirli olduğu bir çağda ve coğrafyada, sporun, özellikle de futbolun ülkemizdeki birleştirici ve bütünleştirici gücü şaşırtıcı; millî birliktelik damarına bastığındaki enerjiyle birleşince de gerçekten tüyleri diken diken ediyor.

Oysa, görece daha küçük kitleleri peşinden sürüklese bile, sinemanın birleştirici gücünü de unutmamak gerek. Bir sinema yazarı olarak, sinemacıların, filmlerini 2500 yıllık bir tiyatroyu dolduran izleyicinin arasında, yıldızların altında izlediklerindeki hislerini nasıl tarif edemediklerine ve bu deneyimin eşsizliğine beş yıldır bizzat tanık oluyorum. Bir izleyici olarak, o atmosferde film izleme deneyiminin dünya üzerindeki hiçbir sinema salonunda ya da film festivalinde bulunamayacağını biliyorum. Kapıdan dönenler, dışarı taşanlar olmuyor belki ama Kaş Uluslararası Film Festivali, beş yıldır o antik tiyatroyu film izlemek isteyen insanlarla dolduruyor aslında. Kaş’ta film izlemek, Kaş’ta maç izlemek kadar konuşmaya değer ve akıllara kazınan bir deneyim oluyor. Seneye geldiğinizde siz de göreceksiniz.

Kaş Uluslararası Film Festivali, 2027’nin haziran ayında, muhtemelen biraz daha büyümüş, biraz daha genişlemiş bir hâlde, altıncı kez düzenlenecek. Ve Kaş bildiğiniz gibi olmaya devam edecek — rüya gibi.

Emre Eminoğlu
İlk yorumu siz yazın!