Kapadokya’yı uzun bir aradan sonra yeniden gezme fırsatı buldum. İlk gidişimde karın sessizliği karşılamıştı beni, peri bacalarının üzerine usulca düşen beyazlık, sabah kahvesine eşlik eden Erciyes ve vadi manzarası hâlâ aklımda… Bu kez ise yazın en canlı, ilk yaz zamanında keşfetme fırsatım oldu. Aynı coğrafya, bambaşka renklerle karşımdaydı. Ama bu sefer beni en çok etkileyen doğanın değişimi ile sınırlı kalmadı, sanatın bu coğrafyayla kurduğu ilişki oldu. Size Kapadokya Bienali’nden bahsetmem gerekiyor.

Kapadokya Bienali | Fotoğraf: Aydan Öksüz

“Atımı istedim evin göğü gerindi/ çin gülleri bir yerden oradan geliyordum/ öyle sular dağların üstüydü isminiz / yeşil, o solukları gibi rüzgarların / bir bin yıl rüzgâr değirmeninizde kaldım” İlhan Berk’in Atımı İstediğim Atın Göğü Gerindi şiirindeki dizeler geldi aklıma. Ben de bienal için geldiğim Kapadokya’da bu kez o arayışımı taş sokaklarda değil, bienalin eserlerinde sürdürdüm.

Bu yıl ilk kez düzenlenen Kapadokya Bienali’nin temasının “doğum” olmasının tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu coğrafya, başlı başına yeniden doğmanın ne anlama geldiğini anlatıyor her adımda. Milyonlarca yıl önce volkanların şekillendirdiği bu topraklar, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlere, inançlara ve yaşam biçimlerine ev sahipliği yapmış. Bugün bir kaya kilisesinin içinde çağdaş bir yerleştirmeyle karşılaşmak ya da yüzyıllık bir yapının avlusunda yeni bir üretimi izlemek, “doğum” fikrini yalnızca bir başlangıç olarak görmenin ötesine geçiriyor, hafızanın sürekli dönüşmesi olarak düşündürüyor. 

3 Eylül 2026’ya kadar devam eden Kapadokya Bienali, Sinemasal Kültür Sanat Derneği girişimiyle çok farklı ülkelerden yüzü aşkın sanatçının katılımıyla gerçekleşiyor. Bienalin en sevdiğim taraflarından biri de aynı tema etrafında birbirinden tamamen farklı üretim biçimlerini bir araya getirmesiydi. Kimi sanatçı fotoğrafla hafızayı sorgularken kimi yapay zekâ teknolojisini kullanarak geleceğe dair yeni ihtimaller kuruyor; kimi ise taşın, toprağın ve gündelik nesnelerin dilini kullanarak “Doğum” temasını yeniden düşündürüyor. Böylece bienal tek bir anlatı yerine, her durakta yeni bir soru soruyor.

Mardin Bienali | Fotoğraf: Aydan Öksüz

Kapadokya’da ilk gidişimizde Uçhisar’da kaldığımız için önceliğimiz Uçhisar Kalesi’ni ziyaret etmek oldu ve bana göre Bienal için en güzel başlangıç rotalarından birisi bu kale. Mutlaka size de bu noktadan başlamanızı önermek isterim. Uçhisar Kalesi içerisindeki yerleştirmeler, coğrafyanın gücüyle insanın mağrur fakat kırılgan hâl arasında bırakıyor insanı.

Hatice Üstündağ | Fotoğraf: Aydan Öksüz

Örneğin; bienal’de yer alan sanatçı Hatice Üstündağ’ın pratiğinde kırılma, onarım ve kolektif hafıza önemli bir yer tutuyor. Bienal için ürettiği “Altın Yama: Bir Sofranın Yeniden Kurulması” da Japon Kintsugi geleneğini Anadolu’nun ortak sofrasıyla buluşturarak kırılanın yok olmadığını, başka bir biçimde yaşamaya devam ettiğini anlatıyor. Bienalde dikkatimi çeken ortak noktalardan biri, sanatçıların eserlerini mekândan bağımsız düşünmemeleriydi. Çalışmalar yalnızca sergilenmiyor, yerleştirildikleri kilisenin, avlunun ya da kayanın hafızasıyla birlikte yeni bir anlam kazanıyor. 

Kalenin sonunda ise izleyici fotoğraflar karşılıyor ancak bu fotoğraflar bir yerde yaşayan fotoğraflar. QR kodlarla desteklenen çalışmalar, ziyaretçiyi yalnızca fotoğrafa bakmaya çağırmıyor, fotoğrafın ait olduğu ana tanıklık etmeye davet ediyor. Görüntünün ardındaki hikâyeyi dinlemek ve deneyimi genişletmek, izleme biçimimizi de dönüştürüyor kuşkusuz. Özellikle gün batımına yakın saatlerde kalede olursanız aklınızda sorularla, varlığınızın duyumunu hissedeceğiniz muhteşem bir manzara sizi bekliyor olacak.

Ertesi gün rotamızı Kapadokya Sanat ve Kültür Merkezi’ne çevirdik. Keşke her kültür sanat merkezi böyle tabiatın içinde olsa diyerek gezdiğim mekânda; Kapadokya’nın binlerce yıllık geçmişiyle yapay zekâ teknolojisinin aynı çatı altında buluşması, bienalin “Doğum” temasını farklı bir açıdan yorumluyor ve şu soruyu soruyordu: Geçmişin hafızası ile geleceğin olasılıkları aynı mekânda bir araya gelebilir mi?

Bu merkezde eserleri yer alan Japon sanatçı Kaoru Shibuta, Sonic Futurity adlı çalışmasında sesi ve teknolojiyi bir hafıza alanı olarak kullanıyor. Geçmişi yalnızca korunacak bir miras olarak görmekle sınırlı kalmıyor. Sanatçının teknolojiyi gelecekle birlikte yeniden üretilebilecek canlı bir yapı olarak ele alması, merkezde deneyimlediğim dijital işlerle güçlü bir bağ kuruyordu. 

Sergiyi gezdikten sonra bir kahve molasıyla rotamızı Göreme Açık Hava Müzesi’ne çevirdik. Hristiyanların ilk yıllarından neredeyse günümüzde kadar insanlar burayı yaşam alanı olarak seçmiş, coğrafi şartlar, iklim etkisi, savaşlar… Bu kaya yapıların arasında üretim, yerleşim ve inançlar da yeniden şekillenmiş. Kaya oyma yapılar, eski kiliseler, avlular, yer altı mekânları ve vadiler sanatçıların üretimlerine ev sahipliği yaparken ziyaretçileri de alışılmış galeri deneyiminin dışına çıkarıyor. Bienalin ilk edisyonunda seçilen “Doğum” teması yalnızca biyolojik ya da metaforik bir başlangıcı işaret etmiyor. Yeniden başlamayı, dönüşümü, iyileşmeyi ve umut duygusunu da tartışmaya açıyor.

Kapadokya Bienali | Fotoğraf: Aydan Öksüz

Bienalin en etkileyici duraklarından birinin de Mustafapaşa olduğunu söylemeliyim. Buraya daha önce gelmemiştim ve çok etkilendim. Eski adıyla Sinasos olarak bilinen kasaba, taş konakları, avluları ve kiliseleriyle farklı bir Kapadokya hissi yaşattı bana. Kapadokya Bienali’nin en önemli duraklarından birisi bana göre kesinlikle burasıydı. Bienal kapsamında ziyaret ettiğim Konstantin ve Eleni Kilisesi’ndeki yerleştirmeler ile Nuri Çorbacıoğlu’nun fotoğraf çalışmaları uzun süre aklımda kaldı. Sanatçının doğa ile insan arasındaki ilişkiyi belgeleyen yılkı atları fotoğraflarında yalnızca atları değil, rüzgârı, hareketi ve coğrafyanın o vahşi sessizliğini de hissediyorsunuz. Kilisenin tarihi atmosferi içinde bu fotoğraflarla karşılaşmak, mekânın hafızasını daha da görünür kılacak bir yerden izleyicisine dokunuyor.

Avanos Halk Eğitim Merkezi | Fotoğraf: Aydan Öksüz

Bienalin en kapsamlı duraklarından biri de son ziyaret mekânımız olan Avanos Halk Eğitim Merkezi’nde yer alan işlerdi. Farklı sanat pratiklerinden düşünme biçimlerine, uzanan geniş seçki, ziyaretçiye uzun bir keşif alanı sunuyor. Özellikle aynalar aracılığıyla kişinin kendisiyle karşılaşmasını öneren çalışma, uzun süre düşündüren işlerden biri oldu. Avanos’ta bienali deneyimlemenin en güzel yollarından biri ise Kızılırmak boyunca yürümek. Suya eşlik ederek ilerlemek, ardından sanat eserleriyle karşılaşmak, bienalin doğayla kurduğu ilişkiyi daha görünür kılıyor.

Üç günün sonunda neredeyse bienalin tamamını gezebilme fırsatım oldu. Gezerken bana eşlik eden bir harita ile mekânları gösteren uygulama geziyi kolaylaştırsa da spontane keşifler de çok daha keyifli oluyor. Günün ve bedenin ritmine uymak, en güzel karşılaşmaların önünü açabilir.

Kapadokya’dan dönerken telefonumdaki fotoğraflara baktım. En çok eserleri değil, eserlerin arasındaki yolları çekmişim. Taşlara vuran akşam güneşini, Kızılırmak kıyısındaki sessizliği, balonları, Mustafapaşa’nın boş sokaklarını… Sanırım bienalin bana hatırlattığı da bu his oldu: Bazı coğrafyalar sanata ev sahipliği yapmaz zaten başlı başına bir sanat eseridir.

Kapak Fotoğrafı: Aydan Öksüz

İlginizi çekebilir: Tuğçe Işık’tan 7. Mardin Bienali