Alp Rotası: Sıradağların Etrafında Şekillenen Bir Yolculuk
Alpler, Avrupa’nın en özel bölgelerinden biri. Onu dünya üzerindeki diğer pek çok sıradağ gibi yalnızca panoramik doğa manzaraları ve yürüyüş rotalarıyla bir turistik cazibe merkezi; hinterlandında yaşayan toplulukların yaşamını şekillendiren bir yeryüzü şekli olarak görmemek gerekir. Alpler, insan uygarlığıyla belki de dünyanın hiçbir sıradağının kuramadığı kadar sıkı, kadim bir ilişki kurmuş: Hannibal’ın fil ordusuyla geçtiği, Romalıların tuz ve şarap taşıdığı bu vadiler, bugün sekiz ülkeyi ve altı dili (Fransızca’dan Ladin diline) iç içe barındıran bir kültürel mozaiğe dönüşmüş durumda ve bu coğrafya, sadece tarihe değil sanata da ev sahipliği yapmış; Richard Strauss’un senfonilerinden Rilke’nin dizelerine, Ingeborg Bachmann’ın Klagenfurt sokaklarında geçen hikâyelerine kadar bir esin kaynağı olmuş. Belki de bu yüzden “Alp” adı bugün dünyanın dört bir yanında bir güzellik ölçütü olarak kullanılıyor ve belki de dünya üzerinde başka hiçbir yeryüzü şekli adı bu kadar evrensel bir kısaltmaya dönüşmüyor.
Alpler geleneksel olarak İsviçre’nin doğusundaki Splügen Geçidi civarında, Ren Nehri ve Como Gölü hattı boyunca Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılıyor. Bu seyahatimizde rotamızı Doğu Alpler’in ana hattı oluşturuyor. Bu hat zirve yüksekliği bakımından Batı Alpler’in o ikonik dev dağlar imgesinden farklı olarak daha yayvan bir karaktere sahip. Örneğin Alpler’in ve Avrupa’nın en yüksek tepesi olan Mont Blanc (4810 m) Batı Bölgesi’nde yer alıyor. Nitekim bu yayvan karaktere tüm seyahat boyunca doğrudan şahit oluyoruz.
Doğu Alpler kendi içinde de üçe ayrılıyor: Kuzey Kireçtaşı Alpleri, Orta Doğu Alpler ve Güney Kireçtaşı Alpleri. Bu üç bölge de birbirinden farklı kaya kompozisyonu taşıyor. Biz Orta Doğu Alpler’deyiz; derin katmanların yüzeye çıkmasıyla oluşan pencere yapıları özellikle Doğu Alpler’in karakteristik jeolojik imzası. Jeolojik olduğu kadar Doğu Alpler kültürel ve tarihi olarak da kendine özgü bir karaktere sahip. Doğu Alpler Germen kültürüne ev sahipliği yapıyor. Batı’da ise Roma/Latin kültürü etkili. Bizim rotamız günümüzde Alpler’e hakim dört ana dil grubundan (Almanca, Fransızca, İtalyanca, Slovence) Almanca konuşulanı; hattın Almanya-Avusturya bölümü. Öte yandan yazının ilerleyen bölümlerinde de değineceğim gibi nihai durağımız olan Avusturya’nın güney bölgesi, Carinthia (orijinal adıyla Kärnten) Avusturya, İtalya ve Slovenya sınırlarının birleştiği bir noktada yer alıyor ve sadece coğrafi değil kültürel ve tarihsel bir sınırın üzerinde duruyor; Germen kültürü İtalyan/Akdeniz atmosferiyle harmanlanıyor.
Münih, Alpler’in Giriş Kapısı
Alp seyahatimize başladığımız Münih, Alp coğrafyası söz konusu olduğunda nüanslarla tanımlanabilecek bir kent. Dar bir coğrafi perspektiften bakıldığında Alp Dağları sınırları içinde değil; Alpler’in kuzeyinde, Kuzey Alp Önalanı’nda, Alpler’in kuzey ucundan yaklaşık 50 km uzaklıkta, 520 metre yükseklikte bir platoda yer alıyor. Dağ kütlesinin dışında, ovada kurulu. Öte yandan Alpler’e özgü bir hava olayı olan fön (föhn) rüzgârlarının estiği günlerde hava o kadar berraklaşıyor ki Münih’ten Alpler normalde görünmezken dağlar sanki çok daha yakınmış gibi net bir şekilde beliriyor ve bu önalan kavramı gerçek bir anlam kazanıyor. Jeolojik olarak da Münih zaten Alp sisteminin bir parçası olarak tanımlanıyor; keza kent, buzul döneminde Alpler’den taşınan morenik tepeler, çakıl ovaları, Alp kökenli jeolojik oluşumlarla şekillenmiş bir bölge. Yani Münih’in altındaki toprak bile Alpler’in binlerce yıllık taşınım tarihini taşıyor. Bu jeolojik ilişki dışında kentin Alplerle kültürel/idari açıdan da hinterlant ilişkisi çok güçlü. Bavyera Alpleri, Bavyera Önalanı ve Münih birbirinden ayrılmaz bir bütün; kent, coğrafi-idari olarak Büyük Alp Bölgesi’nin kuzey kapısı. İşte biz de Alpler’e bu kapıdan giriyoruz. Almanya’nın en zengin ve rafine kentlerinden; Avrupa’nın sanat, tarih ve kültür merkezlerinden biri olan Münih elbette ayrı bir yazıyı hak ediyor. Bir sonraki durağa, Salzburg’a geçmeden şunu ifade etmeliyim: Ne zaman Münih’e gitsem iyi vakit geçiriyorum; kente olan hayranlığım tazeleniyor.
Marienplatz, Odeonplatz, Königplatz, İngiliz Bahçesi, Food Market gibi kentin en turistik bölgelerini kapsayan Münih ziyaretimiz sonrasında sabahın erken saatlerinde A10 Tauern Otoyolu üzerinden Münih’ten Klagenfurt am Wörthersee’ye uzanan bir rotada, görkemli ve nefes kesen güzelliğiyle Alpler’in gölgesinde seyahatimizin asıl bölümü başlıyor.
Salzburg, Mozart Kent
Viyana’dan sonra Avusturya’nın en bilinen kenti Salzburg hakkında bir paragraf elbette yeterli değil. Mozart’ın doğduğu bu kent, klasik müziğin ruhuyla o kadar iç içe geçmiş ki sokaklarında yürümek bile bir tür konser dinlemeye benziyor. Salzach Nehri’nin ikiye ayırdığı kent, bir yakada Barok saraylarını ve katedrallerini, diğer yakada dar, zarif sokaklarını taşıyor; pastane vitrinlerindeki Mozartkugel’ler ve kahve kokusu bu tarihi dokuyu günlük bir keyfe dönüştürüyor. Salzburg, kısa bir durak için fazla derin bir kent; ona hakkını vermek, ayrı bir yazının işi. Yine de o yazıyı beklemeyecekler için özetlemem gerekirse, Altstadt (UNESCO Dünya Mirası’nda yer alan Eski Şehir), şehre hakim tepeye kurulu Hohensalzburg Kalesi, Mozart’ın Doğduğu Ev (Getreidegasse) ve Mozart Wohnhaus, Mirabell Sarayı ve Bahçeleri, Salzburg Katedrali, Getreidegasse‘nin dar sokakları kısa bir Salzburg turunda görülmesi gereken yerler. Yeme-içme için sade, günlük schnitzel ve gulaş gibi yemeklerin yenebileceği Altstadt’taki geleneksel gasthaus’lar, Avrupa’nın en eski restoranı olduğu iddiasıyla ve tarihi atmosferiyle St. Peter Stiftskulinarium ve daha rafine bir mutfak arayanlar için de Michelin yıldızlı Esszimmer, Ikarus, Goldener Hirsch ve Senns zengin Salzburg gastronomisini şekillendiriyor. Tabii bir de Avusturya kültürünün eşsiz pastane-kafelerini temsil eden Alter Markt Meydanı’nda yer alan Café-Konditorei Fürst ve yine aynı meydanda yer alan ve Mozart’ın da ziyaret ettiği, Avusturya’nın en eski kafesi Café Tomaselli var. Ziyaretiniz ne kadar kısa olursa olsun, tıpkı Viyana gibi Salzburg’da da bir pasta ve bir kahve için her zaman yer ve zaman olmalı.
Katschberg Tüneli
Salzburg’a doyamadan kenti geride bırakıyoruz ve Alpler’deki seyahatimize bu rotanın en ilgi çekici bölümlerinden biri, Alpler’deki en etkileyici geçitlerinden olan ve iki farklı ülke atmosferini ve göl kenarında geçirilecek güzel anları birbirine bağlayan, aynı zamanda bir mühendislik harikası olarak da kabul edilen Katschberg Tüneli ile devam ediyoruz. Radstädter Tauern Dağları’nı kesen 6.4 kilometrelik tünel, 1975’ten beri Tauern Otoyolu’nun omurgasını oluşturuyor. Alp rotamızın en dramatik anı da burada başlıyor: Dağların içine giriş, asıl durağımız Avusturya’nın Carinthia Bölgesi’ne doğru inişin ilk adımını atıyoruz.
Villach, İki Kültürün Buluşması
Bir tarafta Alpler, diğer tarafta Drava Nehri; Villach’ı dağ kültürü ile Akdeniz yaşam tarzının kesiştiği bir kent haline getiriyor. Orta Çağ’dan Modern Dönem’e uzanan mimarisiyle zarif Hauptplatz, kentin kalbi. Hauptplatz‘ın hemen yanı başında yükselen St. Jakob Kilisesi‘nin 94 metrelik kulesi, Carinthia’nın en yüksek kilise kulesi; Orta Çağ’dan beri kentin siluetini şekillendiriyor. Tırmanılabilen kulesinden Drava Vadisi ve Alpler’in panoramik görüntüsü kentin güzelliğini gözler önüne seriyor.
Carinthia mutfağının imzası, peynirli mantı benzeri hamur işi Kasnudeln ve benim favorilerim arasına giren, tarçınlı ve kuru üzümlü geleneksel kek Reindling. Kentte Cotidiano Hauptplatz‘ta rahat bir öğle yemeği ya da Voco Villach Otel‘deki nehir manzaralı LAGANA Restaurant Villach, akşam için dikkate değer seçenekler. Konaklama için tarihi butik Hotel Goldenes Lamm ya da termal havuzlarıyla Hotel Warmbaderhof tercih edilebilir. Biest Speciality Coffee, nehir kıyısında, kendi yaptıkları organik buzlu çayları ve taze kekleriyle güneşli bir sabah için ideal bir durak.
Kentin hemen dışında başlayan Villacher Alpenstrasse (Villach Alp Yolu), Dobratsch Dağı’nın eteklerine, 800’den fazla Alp bitkisi türünü barındıran bir botanik bahçesinden geçerek tırmanıyor. Yol sonundaki Rosstratte’den başlayan ve Julian Alpleri ve Karavanken Dağları’na uzanan manzara nefes kesici. Dobratsch Doğal Parkı’nda bulunan Rosstratte’deki Almgasthaus, geyik eti, özel fırınlarından çıkan pizzaları ve benim hayran olduğum Avusturya pastaneciliğinin basit ama en lezzetli ürünleri ile mütevazi ama lezzeti üst düzey bir gastronomi durağı.
Klagenfurt am Wörthersee, Doğa, Tarih, Mimari
Muhteşem göl manzarası ve Alpler eşliğinde kısa ama unutulmaz bir yolculuk sonunda, Villach’tan yarım saatlik bir sürüşle Klagenfurt am Wörthersee’ye ulaşıyoruz. Kent dışında konakladığımız Finkenstein am Faaker See, göl kıyısında sakin, huzurlu ama Alp manzarasıyla nefes kesici bir doğa üssü. İçinde bulunduğumuz doğa ile öyle uyumluyuz ki kendimizi o doğanın organik bir parçası gibi hissediyoruz. Hele de aniden kopan fırtına ve sağanak sonrasında dağlardan yükselen duman ve sisle birleşen mis gibi toprak ve çimen kokusu büyülü bir atmosfer yaratıyor.
Klagenfurt küçük olmasına rağmen tıpkı kardeşi Villach gibi özel bir kent. Kendine özgü mitolojisi onu Avrupa’nın tarihi, kültürel ve edebi anlamda özgün bir yere konumlandırıyor. Kentin kuruluş efsanesi, Avrupa mitolojisinde eşine az rastlanır biçimde Lindwurm adındaki bir ejderhaya dayanıyor. Kentin merkezindeki Neuer Platz’ta duran, tek bloktan yontulmuş dokuz tonluk Lindwurm Çeşmesi, bu efsanenin taşa dökülmüş hali.
Klagenfurt’un eski kenti, 1514’te meydana gelen yangının ardından, Kutsal Roma-Germen İmparatoru I. Maximilian’dan kentin yönetimini devralan Carinthia soyluları tarafından yeniden inşa edilmiş. Bu soylular, yeniden inşa sürecinde komşuları İtalya’dan mimarları davet etmişler; bu yüzden kentin tarihi bölgesi İtalyan Rönesansı’nın dokusunu taşıyor.
Alpler seyahatimiz, Klagenfurt’tan yaklaşık dört saatlik doğal güzelliklerle bezenmiş bir seyahat sonunda kentlerin kraliçesi Viyana’da son buluyor. Viyana Alpler’in tamamen dışında, Tuna Havzası’nda, Pannon Ovası’na açılan bir kent ve kişisel tarihimin en özel kentlerinden… Üzerine çoktan yazılmış, yazılmaya da devam eden bir hikâye…
Kapak Fotoğrafı: Bülent Tunga YILMAZ
İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan Bernina Express

Bülent Tunga Yılmaz 












Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!