Yapım Aşamasında: Arter Evreninde Zaman Yolculuğu
Retrospektif sergiler, film gösterim programları ya da best of albümleri gibi, geçmişi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiren işleri seviyorum. Hele ki bunlar, ilk filminden başlayarak tüm filmlerini perdede izleme fırsatı bulduğum yönetmenler ya da ilk sergisinden itibaren üretim yolculuğuna tanıklık ettiğim sanatçılar gibi, yaşı bana yakın ya da sanatsal üretimi benim yaşam süreme sığan isimlere aitse… Bunun sebebi nostaljiye düşkünlüğüm değil; geçmişi hatırlıyor olmanın ya da o günlere tanıklık etmiş olmanın verdiği tarifsiz mutluluk daha çok. 1 Nisan 2026’da Arter’de açılan ve 14 Mart 2027’ye kadar devam edecek “Yapım Aşamasında” sergisi ise bana bu duygunun yalnızca sanatçılar için değil, mekânlar için de geçerli olabileceğini gösterdi.
Kapılarını 2010 yılında İstiklal Caddesi’ndeki binasında açan Arter, o dönem kültür-sanat blogu yazan ve sinemanın yanı sıra çağdaş sanata da büyük bir merak duyan benim için vazgeçilmez duraklardan biriydi. Bugün Dolapdere’deki yeni binasına, Yapım Aşamasında sergisini gezmek için adım attığım anda ise zihnimde peş peşe geri dönüşler başladı. Emre Baykal küratörlüğündeki sergi, Arter’in 2010’dan bu yana üretimine destek verdiği, bir kısmı daha sonra Arter Koleksiyonu’na katılan üç yüzü aşkın yapıt arasından seçilen eserlerle bu sergi için üretilen yeni işleri bir araya getiriyor. Yirmi yedi sanatçının otuz dokuz eserini buluşturan bu seçki, aynı zamanda benim de Arter’le geçen yıllarıma açılan bir hafıza koridoruna dönüştü. Çünkü sergide karşılaştığım birçok eseri, yıllar önce yine Arter’in duvarları arasında görmüştüm.

Yıllar boyunca tanık olduğum birçok üretim pratiğiyle ilk kez Arter’de karşılaştığımı fark ediyorum: Ayşe Erkmen‘in taşlarla, Cevdet Erek‘in seslerle, Ali Kazma‘nın üretim süreçleriyle, Volkan Aslan‘ın ise buluntu nesnelerle kurduğu ilişkiyi ilk burada tanımışım. Yapım Aşamasında‘nın yarattığı en büyük farkındalık da bu aslında; yıllar önce ilk kez gördüğüm eserlerle yeniden karşılaşmanın, hafızamda birbirinden farklı dönemleri üst üste bindirmesi. Sergide beni ilk karşılayan tanıdık iş ise Aslı Çavuşoğlu‘na ait. 2013 yılında Arter’de ziyaret ettiğim Taşlar Konuşuyor sergisi üzerine yazdığım yazı, theMagger’da yazdığım ilk sergi yazılarımdan biriydi. Bu yüzden Çavuşoğlu’nun, “sergilenmeye değer” bulunmayan arkeolojik parçaları yaratıcı biçimlerde ‘tümlediği’ yerleştirmeyi yeniden görmek benim için ister istemez duygusal bir ana dönüştü. O dönem yaratıcı üretime, tasarıma ve arkeolojiye bakışımı genişleten işlerden biriydi.

Arnaud Eeckhout ve Mauro Vitturini‘nin 2016’da ürettiği, İstanbul’un rögar kapaklarını birer plak gibi çalan ve kentin seslerinden beklenmedik bir ‘dinleti’ yaratan yerleştirme de beni geçmişe götürdü; bu kez yalnızca görsel değil, işitsel hafızamla da oynayarak. Ancak bazı eserler de bıraktığım gibi değildi. Aradan geçen yıllar ve değişen mekan, onları da dönüştürmüştü: Hans Peter Kuhn‘un bir zamanlar Arter’den İstiklal Caddesi’ne taşan sarı ışıklı şeridi artık binanın içinde ışık saçıyor, Füsun Onur‘un 2014’te eski Arter’in caddeye bakan giriş katını sonsuzluk hissi veren bir labirente dönüştüren yerleştirmesi aynalarından arınmış yeni bir strüktüre dönüşüyordu. Eeckhout ve Vitturini‘nin eski Arter’in mermer merdivenlerine yerleştirdiği sözcükler ise bu kez Dolapdere’deki binanın siyah granit basamaklarından sesleniyordu. Belki de bu sergiyi özel kılan, aynı eserleri yeniden göstermesi kadar hem eserlerin hem de onları hatırlayan izleyicinin geçen zaman içinde nasıl değiştiğini görünür kılmasıydı.

Zaman içinde değişmek demişken, Arter’in kendisindeki dönüşüm de sergideki önemli alt temalardan biri. Ali Kazma‘nın Nuh’un Gemisi adlı video yerleştirmesi, Dolapdere’deki binanın 2019’daki açılışı öncesindeki kurulum sürecini belgeliyor. İzleyicinin hiç görmediği hazırlık aşamalarını; marangozlardan konservatörlere, teknisyenlerden küratörlere uzanan görünmez emeği görünür kılarak, sanat eserlerinin değil, onları mümkün kılan üretim süreçlerinin de bir hikâyesi olduğunu hatırlatıyor.
Benzer şekilde Esen Karol‘un fotoğraf serisi de bugünkü Arter’in yükseldiği arazide bulunan eski Otokoç binasını, yıkımından hemen önceki haliyle kayıt altına alıyor. Sergi rehberinin de “kurumsal hafızanın parçası” olarak tanımladığı bu fotoğraflar, yalnızca bir yapının son anlarını belgelemiyor; hafızanın sadece sergilenen eserlerde değil, onları barındıran mekanlarda da biriktiğini düşündürüyor. Sergi rehberinin “kurumsal hafızanın parçası” olarak tanımladığı bu fotoğraflar bir anlamda “binanın hafızası” ile, dolayısıyla bizim hafızamızla da çok ilişkili elbet.

Arter’in alametifarikalarından olan mekana özgü üretimler ve mekana göre yeniden kurgulanan yerleştirmeler, Yapım Aşamasında için de yeni eserlerin ortaya çıkmasına vesile olmuş. Bunlar arasında beni en çok etkileyen ve binayla gerçekten “konuştuğunu” hissettiren iş ise Nermin Er‘in Havuz Isısı. Binanın geniş boşluklarından birinin duvarına yerleştirilen; ramplalar, merdiven korkulukları ve trampleni andıran mimari öğelerle, suyu çağrıştıran mavi tonlarını bir araya getiren bu yerleştirme, dev bir yüzme havuzu yanılsaması yaratıyor. Gerçek ile kurmaca mimarinin iç içe geçtiği bu iş, serginin hafıza üzerine kurduğu düşünceyi belki de en sade biçimde tamamlıyor. Kim bilir, belki bundan on ya da yirmi yıl sonra Arter benzer bir sergi hazırladığında, beni 2026 yazına ışınlayacak eser de tam olarak bu olacak.

Sergideki favorilerimden birini de anmadan geçmeyeyim: Šejla Kamerić‘in 2015-2016 sezonunda Arter’de gerçekleşen Bim Bam Bom Çarpınca Kalp sergisini ya hatırlamıyorum ya da o dönem ziyaret etmemişim. Bu sergiden Yapım Aşamasında‘ya bu sergiden taşınan iş, sanatçının Yeşil serisinden seçilen on iki fotoğraf. İspanya’nın Alicante kentinde, gövdelerine isimler ve çeşitli yazılar kazınmış kaktüslerin yakın plan fotoğraflarından oluşan seri, serginin hafıza meselesine belki de en beklenmedik yerden yaklaşıyor. İnsanların ardından bir iz bırakma, adını kalıcı kılma ya da yalnızca “buradaydım” deme arzusunun kimi zaman doğaya yönelen bir şiddet biçimine dönüşebildiğini gösteriyor.

Yapım Aşamasında da aslında bu arzuyla yakından ilişkili bir sergi. Katları arasında dolaşırken, eserlerin arasında gezinirken kaç kez “Oradaydım.” diye düşündüğümü sayamadım bile. Sanırım hafızada yer edinmek ve iz bırakmak yalnızca sanatçılar kadar biz izleyicinin de hikâyesi…
“Yapım Aşamasında” sergisi, 14 Mart 2027’ye kadar sürüyor.

Emre Eminoğlu







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!