Sandy Sialom ile: Topraktan Doğan İyimserlikle Seramik Yolculuğu
Toprak, su ve ateşin buluşmasından doğan seramik, insanlık tarihinin en köklü üretim biçimlerinden biri olmasının yanı sıra, bugün çağdaş sanatın en özgür ifade alanlarından biri olarak yeniden yorumlanıyor. Geleneksel zanaat anlayışının ötesine geçen seramik, sanatçıların duygu ve düşüncelerini renk, form ve hikâyeler aracılığıyla aktardığı güçlü bir anlatım diline dönüşmüş durumda. Bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri de Bodrum Sanat Fuarı’nda eserleriyle yer alan Sandy Sialom Türkmenoğlu. Resimden heykele, fotoğraftan seramiğe uzanan geniş seçkisiyle sanatçıları ve sanatseverleri buluşturan fuar, bu yıl da Bodrum’un kültür-sanat takviminde önemli bir buluşma noktası oldu. Fuar öncesinde YU BODRUM’da düzenlenen açılış kokteyli ise sanatçılar, galericiler ve koleksiyonerleri aynı atmosferde bir araya getirerek sanat dolu birkaç günün habercisi niteliğindeydi.
Sanatla ilişkisi aslında yıllardır bir koleksiyoner olarak devam eden Sandy Sialom Türkmenoğlu’nun seramikle yolu ise ilk etapta bir hobi sayesinde kesişiyor. Ancak zaman içinde bu ilgi, üretme ihtiyacına dönüşerek bambaşka bir yolculuğun kapılarını aralıyor. Bugün ilk kişisel sergisi “Urgent Optimism” ile YU ART’ta sanatseverlerle buluşan sanatçı, canlı renkleri, oyunbaz formları ve özellikle totemleriyle iyimserliği görünür kılmayı amaçlıyor. Her eserine eşlik eden kısa hikâyeler ise izleyiciyi yalnızca estetik bir deneyime değil, sanatçının düşünce dünyasına da davet ediyor. Bodrum Sanat Fuarı’nda da ilgi gören eserlerinin ardından, ilk kişisel sergisi vesilesiyle Sandy Sialom Türkmenoğlu ile sanat yolculuğunu, üretim pratiğini ve “Urgent Optimism”in çıkış noktasını konuştuk.
Seramik, son yıllarda çağdaş sanatta yeniden yükselişe geçen disiplinlerden biri. Sizce seramiği bugün bu kadar güçlü ve güncel kılan şey nedir?
Bence bunun en büyük sebebi, hayatın giderek daha dijital, daha hızlı ve daha temassız hale gelmesi. AI hayatımızın tam ortasına yerleşip bizi hızlandırırken, insanın yavaşlayıp elleriyle bir şey üretme ihtiyacı artıyor. Seramikte hiçbir şeyi hızlandıramıyorsunuz. Çamur sizi yavaşlamaya, beklemeye, dokunmaya ve gerçekten orada olmaya zorluyor. Bir de çamurun çok dürüst bir malzeme olduğunu düşünüyorum. Ne kadar kontrol etmeye çalışsanız da son sözü her zaman o söylüyor. Belki de bugün bize iyi gelen şey tam olarak bu. Her şeyi optimize etmeye, kusursuzlaştırmaya ve hükmetmeye çalıştığımız bir çağda, seramik bize iş birliğini hatırlatıyor. Sanat tarafında ise bence seramik aslında yeniden yükselmedi. Seramik hep güçlü bir malzemeydi. Değişen, bizim ona bakışımız oldu. Uzun yıllar onu daha çok zanaatla ilişkilendirdik. Bugün ise çağdaş sanat, malzemeler arasındaki hiyerarşiyi çoktan bıraktı. Artık fikir malzemeden daha önemli. Seramik de bu yüzden yeniden keşfediliyor.
Bu yıl Bodrum Sanat Fuarı’nda yer aldınız. Fuarın atmosferini ve Türkiye’deki çağdaş sanat ortamına katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence bu tip fuarların en büyük katkısı sanatı daha geniş kitlelerle buluşturması. Sanat ne kadar çok insanın günlük hayatına girerse, o kadar daha merak eden, sorgulayan ve estetik duyarlılığı yüksek bir toplum olma şansımız var. Açıkçası buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. O yüzden Bodrum Sanat Fuarı gibi girişimleri çok değerli buluyorum. Elbette gelişecek çok alan var. Daha güçlü bir kürasyon, daha cesur bir seçki ve uluslararası görünürlük açısından daha yüksek bir çıta koyabiliriz. Ama önemli olan, bu platformları eleştirmekten çok sahiplenmek. Çünkü çağdaş sanat ekosistemi ancak onu birlikte büyütürsek gelişebilir.
Sanat aslında hayatınızda yeni bir kavram değil; uzun yıllardır koleksiyoner olarak sanatın içindesiniz. İzleyici ve koleksiyoner kimliğiniz, bugün üreten bir sanatçı olmanızı nasıl etkiledi?
Açıkçası sadece koleksiyonerken işim daha kolaydı. Bir eser sizi heyecanlandırıyorsa alıyorsunuz, heyecanlandırmıyorsa yolunuza devam ediyorsunuz. Sanatçı olunca öyle olmuyormuş! Yaptığım her işe iki farklı gözle bakıyorum. Bir gözüm sanatçı olarak “Bu anlatmaya değer mi, yeterince iyi mi?” diye soruyor. Diğer gözüm ise koleksiyoner olarak “Bunu duvarıma asar mıydım? Bununla yıllarca yaşamak ister miydim?” diye sorguluyor. Bir de işin daha eğlenceli tarafı var. Koleksiyonerken sanatçılar bana biraz gizemli gelirdi. Sanki ilham bir sabah kapıyı çalıyor, onlar da şaheser üretiyordu. Şimdi biliyorum ki gerçek hayat; toz, çamur, çatlayan işler, bozup yeniden yapmak ve sürekli kendinden şüphe etmekten ibaretmiş. Bu da bana sanatçılara eskisinden çok daha büyük bir saygı kazandırdı.
Profesyonel kariyeriniz devam ederken seramikle önce bir hobi olarak tanışıyorsunuz. Sonrasında yaptığınız bazı kişilik ve kariyer analizlerinde de yolunuzun sürekli sanata ve yaratıcılığa çıktığını söylediniz. O süreç nasıl gelişti? Bu keşif, hayatınızı değiştiren bir dönüm noktası mı oldu?
Birkaç yıl önce What’s Next adında çok ilginç bir programa katıldım. Uzayan yaşam süresiyle birlikte ikinci kariyer kavramını odağına alan bir programdı. İnsanların profesyonel hayatlarından sonra gerçekten anlam bulacakları, onları heyecanlandıracak yeni bir üretim alanı keşfetmelerine rehberlik ediyordu. Orada Japonların ikigai egzersizini yaptık. İkigai, Japonca varoluş nedeni, yaşam amacı veya sabah yataktan kalkma sebebi anlamına gelen bir yaşam felsefesi. Bu egzersizi yapınca benim bütün yollarım dönüp dolaşıp yaratıcılığa ve sanata çıktı. Herkes gibi benim de zaman zaman sorguladığım yaşam amacımı gökte ararken çamurda buldum. O sırada zaten keyif için seramik yapıyordum. Ama ilk kez bunun sadece güzel vakit geçirmekten ibaret olmadığını fark ettim. Demek ki hayat bana uzun zamandır bir şey söylemeye çalışıyordu, ben ise hobi diyerek sesini kısmaya çalışıyordum. Hayatımı bir gecede değiştiren bir dönüm noktası değildi ama dönüp baktığımda yönümü sessizce yönlendiren en önemli virajlardan biri olduğunu söyleyebilirim.
“Urgent Optimism” çok güçlü bir isim. Bu başlık ilk kez ne zaman zihninde oluştu? Senin için tam olarak neyi temsil ediyor?
Aslında “Urgent Optimism” bir sanat projesi olarak doğmadı. Önce bir itiraf olarak çıktı. Bir akşam eşimle oturuyorduk. Dünyada olan bitenleri konuşuyorduk; savaşlar, iklim krizi, kutuplaşma… Bir yandan da hepimizin kendi küçük hayatındaki mücadeleler. Bir anda dedim ki “Son zamanlarda bazen bilerek kulaklarımı tıkıyorum. Haberleri açmıyorum. Bazı şeyleri görmezden geliyorum. Hatta bazen yokmuş gibi yapıyorum. Yoksa baş edemiyorum. Sence ben bencil mi oldum?” Ama bunu daha söylerken fark ettim ki sürekli dünyanın yükünü omuzlarında taşımaya çalışınca, bir noktadan sonra iyimserliğinden geriye hiçbir şey kalmıyor. Oysa insanın hem kendisi hem de başkaları için yapabileceği en değerli şeylerden biri, o iyimserliği koruyabilmek. O an kafamda bir ışık yandı. Belki de hepimizin zaman zaman acil iyimserliğe ihtiyacı var diye düşündüm. “Urgent Optimism” tam da o anda doğdu. Benim için bu bir Pollyannacılık manifestosu değil. Dünyada kötü şeyler olmadığını iddia etmiyor. Sadece şunu söylüyor: Hayat zaten yeterince ağır. Eğer neşeyi, mizahı, merakı ve güzelliği bilinçli olarak korumazsak, mücadele edecek enerjiyi de kaybederiz. O yüzden benim işlerim dünyadan kaçmak için değil; dünyayı biraz daha zarifçe göğüsleyebilmek için var. Bence bugün en radikal şeylerden biri, bütün olan bitene rağmen iyimser kalabilmek.
Eserlerinizde canlı renkler, eğlenceli formlar ve özellikle totemler dikkat çekiyor. Bu görsel dil zaman içinde nasıl oluştu?
Açıkçası hiç oturup “Benim stilim bu olsun.” diye karar vermedim. Ama her zaman mizahın ve oyunun insanların savunmasını indirdiğine inandım. Hatta biraz iddialı olacak ama ciddiyetin çoğu zaman bir ego hastalığı olduğuna inanıyorum. Bir de ne yazık ki doğal neşemizi çocuklukla birlikte geride bırakıyoruz. Bunu önce kendim için geri çağırmak istedim. Sonra fark ettim ki işlerim aynı daveti başkalarına de çıkarıyor. Renkler, eğlenceli formlar ve totemler aslında hepimizin daha doğarken bile var olan neşesini geri getiriyor.
Her eserinizin yanında onun hikâyesini de paylaşıyorsunuz. İzleyicinin yorumu yerine kendi anlatınızı da sunmayı neden önemsiyorsunuz?
Aslında bu, Totemler serisine özgü bir yaklaşım. Totemler tarih boyunca sadece bir obje olmadı. İnsanların kendilerini korumak, güç bulmak ya da hatırlamak istedikleri şeylerin taşıyıcısı oldular. Ben de bu fikri bugüne taşımak istedim. Ama artık bizi vahşi hayvanlardan değil; umutsuzluktan, mükemmeliyetçilikten, dengesizlikten, ya da kendimizi fazla ciddiye almaktan koruyan totemler yaratıyorum. O yüzden o metinler, eseri açıklamak için yazılmadı. Aslında totemin kendi kullanım kılavuzu gibi düşünülebilir. Gülümseten, bazen düşündüren, bazen de “Bugün galiba benim ihtiyacım olan totem bu.” dedirten küçük hikâyeler. İzleyicinin yorumunu sınırlamak için değil, eserin evrenine birlikte girebilmek için.
Eserlerinizin ortak bir duygusu olduğunu düşünüyor musunuz? Bir izleyicinin sergiden ayrılırken yanında mutlaka götürmesini istediğiniz duygu ya da düşünce nedir?
Kesinlikle. Bütün işlerimin ortak duygusu iyimserlik, umut ve neşe. Beni en mutlu eden şey, yüzü asık yürüyen insanların eserlerimin önünden geçerken yüzlerinin bir anda aydınlanması. Bir an durmaları, gülümsemeleri, hatta bazen kahkaha atmaları. O küçücük an bana o kadar muhteşem geliyor ki… Çünkü belki dünyayı değiştirmiyor ama bir insanın gününü değiştirebiliyor. Ve bence bunun gücünü küçümsememek lazım.
İlk kişisel serginizi YU ART’ta gerçekleştiriyorsunuz. Bu mekân sizin için neden doğru adres oldu?
Çünkü YU ART klasik bir “white cube” galeri değil. Beni en çok heyecanlandıran bu oldu. Sanatın kendi korumalı alanının dışına çıkabilme ihtimali… Galerileri seven insanlar zaten galerilere gidiyor. Ama YU ART’ta belki sanat görmek için orada olmayan biri de bir işle karşılaşıyor. Belki kahvesini içmeye geliyor, belki yemeğe. Sonra bir anda bir eserin önünde duruyor. Benim işlerim de tam bunu istiyor. İnsanları hazırlıksız, gündelik hayatın içinde yakalamak ve onlara küçük bir durak, beklenmedik bir gülümseme ya da iyi hissettirecek bir an sunmak. Urgent Optimism’in ruhuna çok uyan bir mekan oldu.
Bugün geriye dönüp seramiğe ilk kez hobi olarak başlayan Sandi’ye bir cümle söyleme şansınız olsa, ona ne söylerdiniz?
Çamurla oynamaya devam et. Bir gün insanlar bunun adına sanat diyecek, sen de kariyer.
İlk kişisel serginizin ardından sizi nasıl bir yolculuk bekliyor? Yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığınız yeni sergiler, iş birlikleri ya da projeler var mı?
Yakın zamanda beni heyecanlandıran birkaç güzel proje var. İlk olarak Tulusoy Atölye’nin ikinci karma sergisinde yer alacağım. Oranın benim için ayrı bir anlamı var. Çünkü seramiği bir hobi olarak yaparken, bunun bir sanat pratiğine dönüşebileceğine benden önce inanan kişi atölyenin kurucusu Tolga Tulusoy oldu. Bana hep devam et, bu işler çok farklı dedi. Bir sanatçı adayının böyle insanlarla karşılaşması büyük şans. O yüzden bu serginin bende duygusal bir yeri var. Ardından Galerie d’Art La Visione ile ilk iş birliğimize başlıyoruz. Önce İstanbul Sanat Fuarı’na galerinin sanatçısı olarak katılacağım, ardından da ikinci kişisel sergimi galeride gerçekleştireceğim. Sonrasında da Abu Dhabi Sanat Fuarı var. Bütün bu planlar kalbimi çok çarptırıyor ama bunun yanısıra en güzel şeylerin, planlamadığım anda karşıma çıktığını artık biliyorum. O yüzden önümdeki sergiler kadar, onların beni dönüştüreceği insanı da merak ediyorum.
Kapak Fotoğrafı: Damla Anol Erol
İlginizi çekebilir: Sümeyra Gümrah’tan Sergen Şehitoğlu ile Sohbet

Damla Anol Erol 












Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!