79. Cannes Film Festivali’nde yarışan ve yönetmeni Paweł Pawlikowski’ye En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Fatherland, yönetmenin İkinci Dünya Savaşı ve savaş sonrasını konu alan, adı konulmamış bir “savaş üçlemesi”nin yeni halkası gibi görünüyor. Ida ve Cold War’dan sonra yeniden bizi 20. yüzyılın ortalarına götüren Pawlikowski, siyah-beyaz estetiğin sunduğu imkânların neredeyse tamamından faydalanıyor. Bu estetik tercih ise artık yönetmenin alametifarikası olmuş durumda.

lpjg1bfprvfba9fvyhd4fofjhpq
Fatherland | Fotoğraf: IMDb

Ida’da rahibe olmak için bir manastırda eğitim gören genç bir kadının aslında Yahudi olduğunu öğrenmesinin ardından geçmişiyle yüzleşmesini odağına alan yönetmen, Cold War’da ise savaş sonrası 1950’lerin Avrupası’nda bir kadınla bir erkeğin yıllara yayılan tutkulu ama imkânsız aşkının peşinden gidiyordu. Fatherland’in de bu iki filmden bütünüyle farklı bir yerde durduğu söylenemez. Yine tarihin belirleyici bir kırılma noktasında, geçmişiyle bugünü arasında sıkışmış karakterlerin peşinden gidiyor Pawlikowski.

1933’te Almanya’yı terk edip ABD’ye yerleşen Thomas Mann, 16 yıl sonra bölünmüş ülkesine Nobel ödüllü bir yazar olarak geri dönüyor. İlk olarak ABD kontrolündeki Frankfurt’a gider ve Goethe Ödülü’nü alıyor. Ardından Sovyet kontrolündeki Doğu Almanya’daki Weimar da onu Goethe’nin 200. doğum yılı vesilesiyle ağırlamak istiyor. Thomas Mann’in iki Almanya arasındaki bu yolculuğu, kısa süre içerisinde bir yazarın memleketine dönüşü olmaktan çıkıyor ve yeni dünya düzeninin ortasında taraf olmaya zorlanan bir sanatçının siyasi sınavına dönüşüyor.

ABD tarafı, bu ikinci ziyaretten hoşnut değil ve Mann’in Doğu Almanya’yla iş birliği yapmasının sonuçları olabileceği hissettiriyor. Basının bir bölümü de onu Almanya’yı terk ettiği için üstü kapalı biçimde hainlikle suçluyor. Böyle bir ortamda gidip gitmemek arasında kalan Thomas Mann ve kızı Erika, son kertede yola çıkmaya karar veriyorlar. Pawlikowski bu yolculuğu, Ingmar Bergman’ın Wild Strawberries filminde olduğu gibi, karakterlerin içsel bir hesaplaşmaya çıktıkları bir yolculuğa dönüştürmüş.

bbvauchyvkmpthviqipgafabfl
Wild Strawberries | Fotoğraf: IMDb

Ancak Mann’in yolculuğu ile Dr. Isaak’ın yolculuğu, toplumsallık ve bireysellik açısından birbirinden ayrılıyor. Mann, doğup büyüdüğü topraklara dönerek ülkesinin iki süper gücün arasında nasıl parçalandığına ve yeni politik dengelerin içinde nasıl bir mücadele alanına dönüştüğüne şahit oluyor. Bu anlamda karakter, Alman ulusunun yaşadığı travmanın temsilcisine dönüşüyor. Dr. Isaak ise başarılı olmayı ve kariyer yapmayı takıntı haline getirirken hayatı kaçırdığını acı bir şekilde fark ediyor. Onun yaşadığı kriz, toplumun bireye dayattığı başarı ve davranış kalıplarının kişisel bir yansıması olarak okunabilir. Dolayısıyla Mann ile Dr. Isaak arasındaki fiziksel benzerlik de salt bir görsel tercih olmaktan çıkıyor ve iki yabancılaşma hali arasında kurulan bağ güçlendiriyor.

Thomas Mann’in film boyunca hem ABD tarafının hem de SSCB tarafının tabiri caizse gönlünü hoş tutmaya çalışması, savaş sonrası yenilmiş bir ülkenin ve o ülkenin insanlarının yaşadığı sıkışmışlığın dışavurumu olarak okunabilir. Nihayetinde savaşı kaybeden taraf için kazananların kurduğu yeni düzeni kabul etmek zorundasınızdır…

Almanya’nın dünyaya yaşattığı yıkım yalnızca savaş yıllarıyla sınırlı kalmadı, sonraki nesiller üzerinde de tarifsiz hasarlar bıraktı. Mann ve Erika da bunun farkında. Pawlikowski de bu baba-kızın hırpalanan gururunu ve geçmişle yüzleşmekte yaşadıkları güçlüğü filmin tam merkezine yerleştiriyor.

g0qly0fwimprap1b3l83624xjvx
Fatherland | Fotoğraf: IMDb

İnsanın hayatta kalma refleksiyle göç ederek başka bir yerde yeni bir hayat kurma çabası nihayete erse bile gözlerini açtığı veya büyüdüğü topraklara duyduğu özlem, kolay kolay geçmiyor. Bu yönüyle insan, yabani bir bitki gibi olmadığı için başka bir yere dikildiğinde, verimsizleşiyor ve belki de hayatı boyunca köklerinden kopmanın yarasını beraberinde taşıyor. Mann’de bunu görebiliyoruz. Ancak başarılı olma ve entelektüel statüsünü koruma hali, bu duyguyu uzun süre gizlemesine yardımcı oluyor. Erika’da ve özellikle oğlu Klaus’ta ise bu yabancılaşmayı çok daha çıplak biçimde görüyoruz.

Erika, bir noktada babasının kibirli, içten pazarlıklı ve olaylara karşı mesafeli tavrı karşısında patlamaktan kendini alamıyor. Çünkü 16 yıldır ülkesinden uzakta yaşayan ve geri döndüğünde yıkılmış bir Almanya’yla karşılaşan babasının, gördükleri karşısında yeterince sarsılmadığını düşünüyor. Mann, baba ocağının (fatherland) yıkımını ve ülkesinin parçalanmasını hala tam anlamıyla idrak edebilmiş değil.

ssyerxg3pospaf8xnthtdurr7sb
Fatherland | Fotoğraf: IMDb

Bu anlamda Pawlikowski, her iki taraftan da çekiştirilen Thomas Mann üzerinden insanın kimlik, hafıza ve aidiyet duygusunun nasıl iğdiş edildiğini gözler önüne seriyor. Bunu yaparken de “ABD iyi, SSCB kötü” gibi sığ bir karşıtlığa yaslanmıyor; her iki tarafın da kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve bireyin üzerinde farklı biçimlerde tahakküm kurduğunu gösteriyor. ABD tarafının daha liberal ve “rahat” yönü yanında; şüpheci, lakayt ve zaman zaman insan onurunu hiçe sayan taraflarını görünür kılıyor.

SSCB tarafını ise daha sert, kuralcı, tek tip ve askeri düzenin savaş sonrasında da devam ettiği bir yapı olarak karşımıza çıkarıyor. Bununla film, Sovyetlerin sanat ve sanatçıya yaklaşımında daha ılımlı ve insan ilişkilerinde daha hoşgörülü yüzünü gösteriyor. Ancak burada Pawlikowski’nin Sovyetleri “daha iyi” bir alternatif olarak sunduğunu söylemektense, iki farklı iktidar biçiminin birey üzerindeki baskısını farklı biçimlerde görünür kıldığı sonucuna varmak daha doğru. Film, asıl meselesi de zaten taraflardan birini aklamak üzerine kurmuyor. Fatherland, insanın bu iki siyasi güç arasında nasıl sıkıştığını göstermeyi önceliklendiriyor.

3gha5vgzylhjdmtjzaobdgxrknb
Fatherland | Fotoğraf: IMDb

Ülkesi Polonya’nın NATO müttefiki olması, Pawlikowski’nin de aynı siyasi perspektife sahip olacağı anlamına gelmiyor elbette. Fakat şahsen Sovyet tarafının ilk gösterildiği bölümde, böylesi bir korkunun içimi kapladığını söylemeliyim. Film ilerledikçe ise yönetmenin iki tarafı da tek bir politik şablona hapsetmek istemediği açık biçimde görünüyor.

Hanns Zischler’in Thomas Mann’e, Sandra Hüller’in ise Erika’ya hayat verdiği filmde Hüller’in yine harikalar yarattığını belirtmek gerekiyor. Toni Erdmann ile sinema dünyasına kendisini iyiden iyiye kabul ettiren Alman oyuncu, 2026’da yer almadık film bırakmadı neredeyse. Yanlış anlaşılmasın, bundan gayet memnunuz. Şimdilik “ne kadar Sandra Hüller, o kadar iyi film” diyebiliyoruz nihayetinde.

Pawlikowski’nin finale kadar ördüğü olay örgüsünde, Erika ve kardeşi Klaus’un huzursuzluğu ve dramı tüm çıplaklığıyla kendini gösterirken Mann’in içine attığı üzüntü finalde baba-kızın girdiği kilisede, Bach’ın müziği eşliğinde bütün gürültüsüyle dışarı taşıyor. Thomas Mann’in gözlerinden süzülen yaşlar ve Erika’nın yüzündeki donuk ifade, salt baba-kızın hüznü olmaktan çıkıp parçalanmış bir ülkeye bakmanın acısına dönüşüyor. Bach’ın müziği de bu anı adeta ince bir sızıya çeviriyor.

zz0j14pzfxgcqrxg1vifmhbtqgk
Fatherland | Fotoğraf: IMDb

Tüm bunlar ışığında Fatherland, savaşın ne kadar kötü olduğunu ve geride kalan insanlarda, ailelerde ve ülkelerde uzun yıllar süren yaralar bıraktığını hatırlatıyor. Filmin finali de bütün bu duyguları tek bir potada eritiyor.

Ve ister istemez kendi tarihimizi de hatırlamadan edemiyoruz: Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nı veren kahramanlarımızın mücadelesi olmasaydı, bugün biz de benzer parçalanmışlıktan nasibimizi alabilirdik. Aradaki temel fark ise Almanya’nın aksine biz, başkalarına dayatılmış bir savaşın kaybedeni olarak değil, bağımsızlık mücadelesinden zaferle çıkan bir ülke olarak kendi kaderimizi tayin ettik.

Kapak Fotoğrafı: IMDb

İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan 79. Cannes Film Festivali Kazananları