Alis Çalışkan ile: Aşağıdaki Pencere Oyunu Üzerine
Tek kişilik parlak ve ilham verici performanslar izlediğimiz geçen sezonun ardından yeni sezonda da yenilerine kavuşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. 2024 yılında kurulan Temsili Sahne de Herkes Kocama Benziyor’dan sonra bu sezon seyircisini “Aşağıdaki Pencere” oyunuyla buluşturdu. “Herkes Kocama Benziyor”, “Sanki Hiç Unutmayacakmış Gibi” ve “N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hâli?” oyunlarının yazarı olarak tanıdığımız Alis Çalışkan’ın kaleme aldığı; yönetmenliğini ise İlyas Özçakır’ın üstlendiği oyun, bir yazar ile yarattığı kadın karakter arasındaki gerilimi sahneye taşıyor. Ben de bir süre önce Gül Doğa Selvi’nin güçlü performansına sahne olan oyunu izledikten sonra sevgili Alis Çalışkan ile bir röportaj gerçekleştirerek yarattığı karakteri, Temsili Sahne’nin yolculuğunu, bağımsız tiyatrolar ve tiyatro yazarlarını zorlayan koşullar ile çok daha fazlasını konuşma fırsatı buldum. Keyifli okumalar dilerim.
Aşağıdaki Pencere’ye geçmeden önce dilersen önce birkaç yıl geriye gidelim. Pınar Güntürkün ile birlikte kurduğunuz Temsili Sahne’nin yolculuğu nasıl başladı? Özel tiyatrolar için ekonomik şartların her geçen gün zorlaştığı ve kapılarını kapatmak zorunda kaldığı günümüzde bu yolculuğa başlamak, Temsili Sahne’yi hangi engellerle karşı karşıya bıraktı?
Temsili Sahne’yi Pınar’la beraber 2024 yılında kurduk. Kurduğumuz zamandan bu yana Herkes Kocama Benziyor’la yolculuğumuz devam ediyor. Aşağıdaki Pencere, Temsili Sahne’nin yeni oyunu ve içinde bulunduğumuz konjonktürde yeni herhangi bir işe girişmek delilikken, iş tiyatroysa bu daha büyük bir deliliğe dönüşüyor. Hiçbirimiz yarın ne olacağını bilmiyoruz ve her olayda ilk kapılarını kapatan yerler sahneler oluyor. Herkeste güvencesiz ve kaygılı bir devam etme hali var. Buna sürüklenme de diyebiliriz. Ama ne yapabiliriz? “Yaşamak gerek.” Çünkü yapmayı bildiğimiz iş tiyatro ve bu şekilde yaşayabiliyoruz. En azından çabalıyoruz. Şunu bilmek yüreğime su serpiyor: Günün sonunda bu işten hiçbirimiz sağ çıkamazsak bile tiyatro çıkacak.
Temsili Sahne, tiyatro alanında üretim yapmak ve yeni ifade biçimleri araştırmak için kurulan bir topluluk. Söylem olarak ise “Özgün ve yeni metinlerden yola çıkarak seyirci ve oyuncu arasında kurulan ilişkiye samimi ve incelikli bir zemin inşa etmeye, ortak bir dil ve oyun alanı oluşturmaya odaklanır.” ifadesini benimsiyorsunuz. Bu söylemin bağlamını biraz daha açabilir miyiz okurlar için?
Bu söylemin temelinde benim için “oyun alanı oluşturma” fikri var. Huizinga “oyun” kavramının “Dünyanın kusurluluğu ve hayatın karışıklığı içinde geçici ve sınırlı bir mükemmellik” yarattığını söyler. Ben de bir yanıyla böyle olduğunu düşünüyorum. Oyun kendi içinde bir gerçeklik kurar ve o gerçekliğe ikna olduğumuzda oyunun katılımcısı oluruz. İşte bu noktada bizim inşa etmek istediğimiz gerçeklik, seyirciyle oyuncu arasında kurulan samimi ilişkiden ve ortak bir dilden geçiyor.
Topluluk olarak söyleminizde “seyirci ve oyuncu arasında kurulan ilişkiye samimi ve incelikli bir zemin inşa etme” ifadesi yer alıyor. Tiyatro topluluklarının günümüz seyircisiyle kurduğu samimi bağ neden değerli sence? Seyircinin beklentisi neler ve bunu karşılama noktasında Temsili Sahne’nin vazgeçilmezleri arasında neler bulunuyor?
Samimi ilişki derken, seyirciyle oyuncunun/karakterin içli dışlı olması ve seyircinin mutlaka oyuncuyu/karakteri “sevmesi” gibi bir samimiyetten bahsetmiyorum. O şekilde anlaşılmasını istemem. Samimi derken kastım daha çok açık yüreklilik, içtenlik de diyebiliriz. Kişisel olarak da bana dokunan oyunlara, filmlere ve kitaplara baktığımda genel olarak hepsinin açık yürekli işler olduklarını görüyorum. Bence bu sadece tiyatroda değil, tüm üretim ağlarında geçerli. Üretilen her şey alımlayıcı için. Yoksa herkes evinde kendine yazar, çizer, kendi için üretirdi. Alımlayıcı devreye giriyorsa onunla bir bağ kurmamız gerekiyor ve bu bağın iyi ya da kötü alımlayıcıyla temas etmesini önemsiyorum. Seyircinin beklentisi bu noktada pek düşündüğüm bir şey değil. Seyirci ya da okuyucu şunu sever ya da sevmez gibi bir yerden üretim yapmıyorum. Buradaki tek koşul kendi gerçekliğini yaratan bir evren inşa edebilmekte… Bu evrene girmeye, bu evrende dolaşmaya gönüllü olan alımlayıcı zaten orada kendine ya da hayata dair bir şeyler buluyor.
Oyun yazarlığına başladığın 2020 yılından bugüne “Herkes Kocama Benziyor”, “Sanki Hiç Unutmayacakmış Gibi”, “N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hâli?”, “Birileri: Ferda” adlı birçok oyun yazdın. Peki Aşağıdaki Pencere’nin hikâyesi senin için nasıl başladı? Fikrin zihninde tohumlandığı o ilk andan yazım ve sahnelenmesine dek gelişen süreci nasıl anlatmak istersin? Hangi soru(lar) seni bu oyunu yazmanın peşinden sürükledi?
Aslında bu oyun İlyas Özçakır’ın İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi maddelerini temel olarak oluşturduğu Birileri projesinin ikinci üçlemesine kısa oyun olarak yazıldı. Her yıl üç farklı yazar tarafından İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden bir madde seçiliyor ve bu madde üzerinden bir kişinin/bireyin hayatına odaklanarak bir hikâye kuruluyordu ve bu üç farklı kısa oyun sezon boyunca sahneleniyordu. İlyas bana bu projeyi anlattığında bir sonraki yazacağım oyunun tek kişilik olmasını istemiyordum ama projeyi tam da günümüzün sorunlarını yansıtması açısından çok sevdim ve kabul ettim. Seçtiğim madde ifade özgürlüğü üzerineydi. Kendime “İfade özgürlüğü nedir?” diye sorduğumda aklıma ilk gelen şey sansür ve oto-sansür kavramları oldu. Ne yazık ki bunu en iyi anlatabileceğim yerse yazarlık. Çünkü bu kavramlar o zamanlar senaryo ekiplerinde de çalıştığım için hâlihazırda hayatımın çok içindeydi. Aslında kendime sorduğum en temel soru şuydu: Neden bu hikâyeleri yazarken sınırları kalın çizgilerle çizilmiş olan bir alanda yazmak zorundayız? Bu sorunun cevabı hepimiz için net. Benim için bu, zamanla, o dünyanın içinde dolaştıkça şu soruya dönüştü: “Acaba bu kalın çizgileri çizen sadece dışımdaki değil, aynı zamanda içimdeki iktidar da olabilir mi?” Bu sorunun cevabını bulabilmek diğerinden daha zor. Tam da bu yüzden oto-sansür kavramı sansürden daha tehlikeli.
Aşağıdaki Pencere’de bir yazar ile yarattığı kadın karakter arasındaki gerilime tanıklık ediyoruz. Ferda’yı ve Ferda’nın yarattığı Feza’yı yazmak seni nasıl bir katmanlı yapının içine dahil etti?
Ferda yazarlık yapan bir kadın. Yazdığı kadın karakter olan Feza da yazar olmak isteyen bir kadın. Ferda’nın bir hikâyesi, Feza’nın bambaşka bir hikâyesi var. Hikâye içinde hikâye… Bu yüzden parçalı bir yapı öne çıkıyor. Oyunu yazarken onların hikayesinden kendimi ayrı tutamadım galiba. “İki yazarın hikâyesini yazan bir başka yazar” fikri bana çok oyunsu geldi ve bu fikir önce bana, sonra oyuna bir katman daha açtı.
Genç bir yazarın kaleme aldığı oyunun sahnelenmeyeceği endişesiyle karakterini değiştirme (otosansür) mekanizmasının devreye girmesi sonucu yaşadığı çatışmayı günümüzün görünen/görünmeyen baskılarının iğneleyici tonları eşliğinde sunuyorsun oyunda. Böylelikle Ferda’nın küçük dünyasının koskocaman dertleriyle ulaştığı patlama noktasının sınırlarında geziniyoruz. Ferda için “ifade özgürlüğü” kavramını onun etrafına çizilen bir sınır olarak algılayabilir miyiz?
Evet tabii ki. Yukarda bunun için “çevresine çizilen kalın çizgiler” demiştim. Bu kalın çizgiler hâlihazırda bir sınır oluşturuyor. Birçoğumuz için yaşamak denilen şey bu sınırların içinde mümkün oluyor ne yazık ki. Ama yazmak? Yazmak benim için, yani yazmaya ilk başladığımda özgürlüğün kendisiydi. Tam da yaşamın sınırlarına karşıt gelişen, onu aşmaya çabalayan bir edimdi. Zamanla yazar kişisi olarak, yani yazarlığı bir meslek olarak edindikten sonra bunun tam da böyle olmadığını fark ettim. Ferda da bu farkındalığın çatışmasını yaşıyor aslında.
Penceresine göz hizasından değil, kafasını kaldırarak bakan Ferda’nın bodrum katında kurguyla gerçeğin sınırlarının birbirine karıştığı metin; yazma olgusunun karmaşıklığı, yazılan bir metnin gerçek anlamda bağımsız olup olmadığı, sansür/otosansür mekanizması, sorgulama iradesi ve pek çoğu üzerinden derin bir tartışmaya itiyor seyirciyi. Bugün mevcut Türkiye şartlarında tiyatro metni kaleme almak isteyen bir yazar için özgürlüğün sınırları ne derece geniş? Hayal edilen her fikir filtresiz bir şekilde metinde kendine yer buluyor mu? Sen bu konuda kendini sınırladığın anlar olduğunu hissediyor musun?
Sorulara verdiğim her yanıtın iç içe geçmesi ve birbirine dolanması beni çok mutlu etti. Bu yüzden öncelikle sorular için çok teşekkür ederim. Evet, bir önceki sorunun cevabında söylediğim gibi ne yazık ki hissediyorum. Bunu biraz daha açacağım ama tiyatro bağlamından koparma zorunluluğu hissediyorum. Çünkü mevcut Türkiye şartlarında uzun zamandan beri farklı düşünmek, düşünceni dile getirmek, farklı cinsel kimliklere sahip olmak gibi çok temel özgürlüklerimizi yaşayabilmemiz ne yazık ki mümkün değil ve bu durum giderek daha kötü hale geliyor. Özgürlüğün gaspı bu kadar gündeliğimizin içine girmişken, şarkılar, sözler, yürüyüşler ve farklı ifade biçimleri böylesine engelleniyorken tiyatro metni kaleme almak isteyen bir yazarın özgürlüğü ne derece geniş olabilir?
Ferda’nın Feza’yı yazmasının Feza’nın Ferda’yı dönüştürdüğü bir hikâyeye evrilmesi, oyunun en keskin dönemeci kanımca. Bu da biz seyirciler için irademizin hangi noktaya kadar özgür olduğu konusunda türlü soruları ortaya döküyor. Metnin gerçekle kurmaca arasında salınan bu dramatik yapısını nasıl kurguladın?
Sanırım benim için gerçekle kurmaca arasında kalın bir çizgi yok. Bazen kurmaca hayattan daha gerçek, bazen hayat kurmacadan daha sahte geliyor. Hani bazen kurmacalara baktığımızda, “Bu kadarı da olmaz ama.” diyoruz ya, çoğu zaman hayatta ondan fazlası, hayal edemeyeceğimiz saçmalıklar oluyor ama hayata dönüp de “Bu kadarı da olmaz.” diyemiyoruz. Her kurmaca çeşitli unsurlardan oluşuyor. Bu unsurların bir inşası var ve bu inşa her kurmaca için bir gerçeklik yaratıyor. Dolayısıyla kurmaca karakterlerin de kendi gerçeklikleri içinde bir iradesi olduğuna inanıyorum. Neyi yapıp yapmayacaklarını, nereye gidip gitmeyeceklerini bir süre sonra kendileri seçmeye başlıyorlar ve yazardan kopuyorlar. Bana kalırsa karakter ancak kendi yazarından kopabildiğinde dramatik anlamda iyi kurulmuş bir karakter oluyor. Oyunun büyük bir kısmı bu fikir üzerine kurulu…
Ferda’nın kendi karakteriyle yaşadığı çatışmanın varlığı, gerek Türkiye gerekse dünyanın içinde bulunduğu tartışmalı politik ve kültürel iklimin de bir tezahürünü ayna misali yansıtıyor. Mevcut politik ve kültürel yapı benliğimizi nasıl şekillendiriyor?
Bu soruya Türkiye üzerinden değil, geniş bir perspektiften yanıt vermek istiyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz antroposen çağ dijitalleşmenin aklı bile aşan hızdaki gelişmeleriyle dünyayı gün geçtikçe ufaltıyor. Hepimiz içinde bulunduğumuz zamanın kuklalarıyız ama çoğu zaman kendimi bu konuda şanssız hissediyorum. 28 yaşındayım ve dünya sonunu görebildiğimiz bir yere doğru gidiyor. Bunu hepimiz biliyoruz. İlerde bir son var ve biz ona çok yaklaştık. Bu düşünceyle yaşamak mümkün değil. Oldukça ironik değil mi? Bu yüzyılın içinde sahip olabileceğimiz her şey var ama hiçbiri uzun sürmüyor, her biri gelip geçici şeyler… Bu yüzden hepimiz oldukça yalnız hissediyoruz bana kalırsa ve dertlerimiz çok bireysel. Günümüzde uğruna beraber “savaşabileceğimiz” bir ideolojimiz kalmadı gibi. Ferda’nın Feza’ya bu kadar tutunmasının nedeni de yalnızlığıymış gibi geliyor. Çok net bir cevap olmadı galiba ama umarım sezdirebilmişimdir.
Peki Ferda karakterini daha önce yazdığın oyunlardaki karakterlerle kıyaslayacak olursan onu özel kılan neler var?
Kendi kendine konuşmasını çok seviyorum. Ama bir yandan kendi kendine konuşurken şu soruyu sorabiliyor: “Kim kendi kendine konuşur? Karakterler.” Yaşadığı şey bir cinnet anı gibi. Ve onun cinneti bana iyi geliyor. Çünkü cinnetle bir yere varılır ve her cinnet bir hesaplaşmayı çağırır. İyi ya da kötü.
Merak ettiğim bir nokta daha var. Ferda seni ne derece yansıtıyor veya Ferda ile ortak paydada buluştuğun kısımlar olduğunu düşünüyor musun?
Bu oyunu yazdığım zamanlar ekonomik olarak çok kötü durumdaydım. Sürekli olarak Türkiye’nin içinde bulunduğu krizden yakınıyordum çünkü gençliğim heba oluyor duygusu çok ağır geliyordu. Yani evet ikimiz de markete girip bir soğan, iki domates, üç biber aldık ve güneş girmeyen bodrum dairesinde yaşadık. Sanırım buna tam da ortak paydada buluşmak denir.
Bir tiyatro oyununun çoğunlukla tek yazarı olsa dahi reji ve oyuncu(lar) başta olmak üzere kolektif bir yapıyla üretilmesini her zaman önemli bulurum. Aşağıdaki Pencere için oyunun yönetmeni İlyas Özçakır ve oyuncusu Gül Doğa Selvi’nin metni yorumlayışı nasıl oldu? Provalar esnasında metnin esnediği alanlar oldu mu?
Evet, beraber üretim alanına dahil olmayı ve birlikte kafa yürütmeyi ben de önemsiyorum. Bu yüzden provaların birçoğuna ben de dahil oldum. İlyas metne kendi bakışıyla çok başka bir yorum getirdi ve bu yorum karakteri ve sahnelemeyi grotesk bir hale taşıdı. Doğa bu grotesk hali inanılmaz şekilde oynuyor bence. Metni yazarken ortaya çıkacak son halin bu şekilde olacağı aklımın ucundan geçmezdi. Tiyatronun diğer sanat dalları arasında en ayırt edici tarafı kolektif yapılıyor olması. Ekip ve ekipteki tüm parçalar birbirini iyi anladığında ve birbiriyle tartışabildiğinde iyi bir sonuca ulaşılıyor. Metin de buna ayak uydurmak zorunda tabii. Çoğu zaman metin dokunulmaz olarak görülüyor ama tiyatro metni yaşamak zorunda. Yaşayıp yaşamadığını da maalesef kağıtta değil, sahnede görebiliyoruz. O yüzden sahnenin gerekliliği neyse metnin de buna olabildiğince yardımcı olması gerektiğini düşünüyorum.
Pandemiyle birlikte kültür sanat dünyasında, özellikle de tiyatro alanında, yeni değişimlere tanıklık etmeye başladık. Bu değişimlerden biri de sayıları giderek artan tek kişilik oyunlar. Ben de geçtiğimiz sezon bu duruma dikkat çeken geniş katılımlı bir dosya hazırlamış ve sektörden oyuncu, yönetmen ve yapımcılara şu soruyu sormuştum: “Tiyatromuzda bir sorunsal: Tek kişilik oyunlar bilinçli bir tercih mi yoksa kaçınılmaz bir zorunluluk mu?” Senin de bu konudaki görüşlerini alabilir miyim?
Evet, dosyayı ilgiyle okumuştum. Bu tüm boyutlarıyla, beraber konuşmamız gereken bir mesele. O yüzden dosyada birden fazla tiyatrocunun bu soruya olan yanıtını duymak meseleyi kafamda berraklaştırmıştı. Evet mesele diyeceğim çünkü tek kişilik oyun üretmek bir sorunsal mı bilmiyorum. Sanırım bunu bir sorun olarak nitelendirme hali piyasada çok fazla tek kişilik oyun olmasından kaynaklanıyor. Bana kalırsa bunun birden fazla nedeni var. Şu aralar kafamı kurcalayan bir ironi var: Hepimiz her şeyin bir anda görünüp kaybolduğu bir zamanda görünür olmaya çalışıyoruz. Dertlerimizi, yalnızlığımızı, farkındalıklarımızı paylaşma, temelde “anlatma” ihtiyacı içindeyiz. Öte yandan batılı anlamda tiyatro sanatı bizim sonradan öğrendiğimiz ve bence hala öğrenmekte olduğumuz bir alan ama geçmişimiz anlatı sanatının üzerine inşa olduğu için bir şeyi anlatmayı çok iyi biliyoruz.
Başka bir boyutu da maalesef bağımsız tiyatro toplulukları olarak bizler ekonomik olarak çok zor şartlarda üretim yapmak zorundayız. Bu yüzden kimsenin tek bir titri yok. Birçok bağımsız tiyatro topluluğunda bu böyle. Zaten birbirimizi desteklediğimiz için bunca iş üretilebiliyor. Aynı zamanda kalabalık, tek kişilik fark etmez, genel olarak çok fazla oyun var çünkü çok fazla oyuncu var. Sadece İstanbul’da benim sayabildiğim en az 10 tane tiyatro bölümü var. Her yıl kaç tane oyuncu mezun oluyor bir düşünün. Fakat sonrası için devletin açtığı ya da desteklediği özel/kamusal bir alan yok. Devlet ya da Şehir Tiyatroları ayda yılda bir kadro açıyor. Her yıl açsa bile bu kadar oyuncuya imkan sunabilmesi mümkün değil. Bu yüzden herkes üretim ağına bir yerinden dahil oluyor, kendi topluluğunu oluşturuyor. Bu noktada tek kişilik oyunun bilinçli mi yoksa bir zorunluluk olarak mı üretildiği bence ortaya çıkan işin kendisinden belli oluyor ve seyirci bunu çok iyi anlıyor.
Daha kişisel bir soru daha sormak isterim. Sanat ve özellikle tiyatro, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?
Evet tabii. Özellikle tiyatro ikisine birden…
Peki şu an için üzerinde çalıştığın veya fikir aşamasında olan yeni proje(leri)n var mı?
Kafamda dönüp duran fikirler hep var. Kimi bir karakter, kimi bir his, kimi de bir kavram olarak duruyor ve örülmeyi bekliyor ama üzerinde yeni çalışmaya başladığım bir şey var. O da oyun olacak umarım. Bu sefer tek kişilik değil.
Röportajımızı Aşağıdaki Pencere oyununu izleyecek tiyatroseverlere mesajınla bitirelim.
Bir yıldır çoğu zaman kendime neden tiyatro yaptığımı soruyorum. Tiyatroyu seviyor olmamın tek nedeni bizi “şimdi ve burada” bir araya getiriyor olması ve günümüz gerçekliğinde bir araya gelebildiğimiz en özgür yer olan sokaklar maalesef elimizden alındı. Tiyatro ise hâlâ burada. Bizi yalnız bırakmadıkları için onlara çok teşekkür ederim.
Kapak Fotoğrafı: Ayçin Çalışkan
İlginizi çekebilir: Nuray İmre’den Ahmet Sami Özbudak ile Röportaj

Halil Şimşek 
















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!