Arif Ergin’in Mimar Sinan’ın sessiz mirasını, İstanbul’un kaderini belirleyecek bir bulmacaya dönüştüren “Gizlenen” romanı İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Bu toprakların hikâyesini, geçmişten ve bugünden beslenerek, şehrin bilinmezleriyle buluşturan kitap; şehir, sır ve komplo üçgeninde bugün ile tarih arasında bağlantılar kuruyor. Deprem sonrası İstanbul’un yıkıntıları üzerinde yeniden kurulan güç dengelerinin işlendiği roman, bugün güncelliğini koruyan kolektif bir korkunun yaratabileceği kaos üzerinden bir anlatı dünyası inşa ediyor. “Gizlenen” romanı tüm unsurlarıyla okuyucusunun ilgisini her an diri tutabilecek distopik bir kurguyla tasarlanmış bir dünya yaratmayı başarıyor. Yaratım sürecine dair aklıma gelenleri romanın yazarı Arif  Ergin’e sordum. 

gizlenen-onkapak-1
“Gizlenen” Kitap Kapağı | Fotoğraf: İthaki Yayınları

Arif Bey merhabalar. Biliyoruz ki insanlar gündelik olanla baş etmek, onunla uyumlanmak ya da onun içinde yeni, özgün bir gerçeklik yaratmak için yazı dünyasına dalarlar. Yazı dünyanıza giriş yapmadan önce gündelik yaşamınızda nelerle uğraştığınızı sormak isterim. Hayal gücünüzü neler besliyor?

Ben iş hayatına aktif olarak devam etmekte olan bir yazarım. Yani bir anlamda yazarlık benim hobim aslında. Genel çerçevede İklim Finansmanı adını verdiğimiz, iklim değişikliğine yönelik proje ve yatırımlarla iştigal eden bir alanda çalışıyorum. Dünya küresel bir yıkım tehdidiyle karşı karşıya ve benim zamanımın çoğu buna çözüm aramakla geçiyor. Gelecek projeksiyonlarına baktığımızda dünya için en iyi ihtimal bile karanlık bir distopya gibi görünüyor. Bu matematiksel modellerle desteklenen ve somut bilimsel verilere dayanan bir durum ve elbette hayal gücümü de etkiliyor. Öte yandan günlük yaşamımda gizemlere, kadim öğretilere, dinlere ve tarihe çok meraklı bir mühendis ve matematikçiyim. Bilim ve dinin bir noktada iç içe geçtiği, masalların bilime, bilimin masallara evrildiği bir çağda meraklı bir çocuk gibi izliyorum ve kurcalıyorum hayatı. Gizlenen romanında da bu ilgi alanlarımın izlerini distopik bir kurguyla okurlara aktarıyorum.,

İlk romanınız “Tekvin”e giden yazın yolculuğunuz nasıl bir süreçti sizin için? Tekvin’e geri dönüp baktığınızda nasıl bir evrenin içinden çıktığınızı düşünüyorsunuz?

Artık üzerinden uzun zaman geçtiği için rahat rahat konuşabiliriz sanırım. Tekvin, ölmekte olan bir yazarın romanıydı. Maalesef tatsız ve umutsuz bir hastalıkla mücadele ederken kaleme aldığım bir eserdi Tekvin. Temel motivasyonum, hayatım boyunca ilgimi çeken ve araştırma yaptığım konularda benden geriye kalıcı bir şey bırakabilmekti. Bu samimiyet ve duyguyla yazdığım bir romandı Tekvin ve ilginç bir şekilde, adı sanı bilinmeyen bir yazarın ilk romanı olarak bir anda ülke gündemine oturdu ve çok satan listesinin en üstüne yerleşerek ülkede en çok okunan romanlardan biri oldu. Aradan geçen uzun yıllara rağmen hâlâ her yıl baskı üstüne baskı yapıyor ve okunmaya devam ediyor. Tekvin kelime anlamı olarak “yaratılış” demektir. Ama Tekvin’in yaratılışı bir sıfırdan var etme değil, var olanları yeniden anlamlandırarak bir yeniden yaratmadır. Romana ismini veren, ressam Osman Hamdi Bey’in “mihrap” ismiyle bilinen ama gerçek ismi Tekvin olan tablosudur. Yani ben o günlerde, Tekvin isimli kayıp ve gizemli bir tablonun hikayesini yazarken, ölümcül bir hastalıkla mücadele veriyor ve kendi tekvinimi yaşıyordum aslında.

arif-ergin-foto-2
Arif Ergin | Fotoğraf: Arif Ergin

“Tekvin” romanınızdan sonra “Gizlenen” için masanızda ve zihninizde neler vardı? Nasıl bir yolculukla ortaya çıktı bu kitap?

Gizlenen romanı, kendini ilk romanla kanıtlamış bir yazarın ikinci romanıydı. Bunun hem iyi bir şey hem de biraz stresli bir durum olduğunu itiraf etmeliyim. İlk roman Tekvin’le çıtayı öyle bir noktaya koymuş oldum ki, Gizlenen’i yazarken kaleme aldığım her kelimede bunu hatırlayarak ekstra bir özen göstermek zorunda hissettim kendimi. Bu sanki okurlarla aramızda gizli bir anlaşma gibiydi. Gizlenen’in konusu ise zaten yıllardır kafamda olan bir konuydu. İş yaşamımda da deprem ve iklim dirençli kentlerle uğraşan bir uzman olarak olası bir depremin yaratacağı problemler üzerine kafa yoruyorum. Hem İstanbul’da yaşayan bir vatandaş olarak hem konunun uzmanı biri olarak bu tehlikeye baktığımda ne görüyorsam onu aktardım okurlarıma. Yine bütün gerçekçiliğimle ve bilgi, belgeye dayanan romancılığımla, işin içine dini, tarihi, felsefeyi, bilimi ve ezoterik öğretileri de kattım.

Romanınızda  gördüğüm “Oysa gerçeğin zincirleri kelimelerle kırılır.” cümlesi zihnimde birçok soru uyandırıyor. Gerçeğin kendisine kelimelerin, cümlelerin meydana getirdiği kurmaca dünyasından bakmak sizin için ne ifade ediyor? “Gizlenen” romanınızda gerçekle nasıl bir ilişki kurmak istediniz?

Gerçek, çoğu zaman cam bir duvar gibi karşımızda durur. Öyle bir duvarı algılamak için gerek olan şey taş değil, sezgiler ve kelimelerdir. Çünkü kelimeler, gerçeğin yüzeyine dokunmanın, hatta onu bozmadan yeniden tanımlamanın tek aracıdır. Benim için yazmak, gerçeği eğip bükmek değil; ona farklı açılardan ışık tutmaktır. Gizlenen’de de yaklaşımım bu oldu. Tamamen bilgi ve belgelere dayanan tarihi gerçeklerden, gerçek mekanlardan faydalandım ve bunların hepsini gelecekte geçen bir distopik bir kurguya işledim. Okur, gerçeği olduğu gibi değil, kelimelerin içinde yankılandığı haliyle, duygular ve önsezilerle görsün istedim.

“Gizlenen”, bu toprakların hikâyesini geçmişten ve bugünden beslenerek şehrin bilinmezleriyle buluşturuyor. İstanbul şehrinin taşıdığı miras ve geçmişten günümüze taşıdığı izler hikâyenize nasıl bir temel atmanızı sağladı? İstanbul şehir olarak size neler söyledi?

İstanbul benim için yalnızca bir şehir değil, yaşayan bir hafıza. Her sokağı, her taşında bir fısıltı, bir sır var. Bu şehir, sadece geçmişiyle değil, geçmişin bugüne sızan yankılarıyla konuşur bizimle. Gizlenen’de İstanbul’u aslında bir mekândan çok bir bilinç olarak ele aldım. Çünkü bu şehirde zaman düz bir çizgi değil; üst üste binen, birbirine sızan katmanlardan oluşuyor. Biz bugünü yaşarken, Bizans’ın, Osmanlı’nın, Cumhuriyet’in gölgeleri yanımızdan geçiyor. Daha da tuhafı, belki geleceğin gölgeleri de… O yüzden Gizlenen, bir bakıma İstanbul’un kendi iç sesini dinleme çabasıdır. İstanbul’un tarihinde büyük kırılmalar var. Toplumsal, dini, siyasi ve hatta her birkaç asırda bir tekrarlanan depremlerle fiziksel kırılmalar. Tüm bunlar İstanbul’un sesine biraz hüzünlü ve bilge bir tını da katıyor. Gizlenen okura tam olarak bu tınıyla sesleniyor.

arif-ergin-foto-4
Arif Ergin | Fotoğraf: Arif Ergin

Deprem sonrası İstanbul’un yıkıntıları üzerinde yeniden kurulan güç dengelerini işliyorsunuz romanda. Bugün güncelliğini koruyan kolektif bir korkunun yaratabileceği kaos üzerinden bir anlatı dünyası inşa etmek fikri nereden doğdu? Ve tabii nasıl bir kurmaca dünyasının kapısını araladı?

Aslında “yeniden kurulan güç dengeleri” değil de kurulmak istenen güç dengeleri ve İstanbul halkının, en azından bir kısmının buna direnişini işliyoruz romanda. Bir işgal veya egemenlik kurma girişimi var ve buna çeşitli toplum kesimlerinin geç de olsa bir reaksiyon vermesini anlatıyoruz. Zira tarih boyunca da hep böyle olmuş. Biz her konuda aklı başına son anda gelen bir toplumuz maalesef. Bu deprem konusunda da böyledir. Sağlam kentler inşa etmek yerine yıkılınca nasıl yardım edebileceğimize dair stratejiler geliştiririz. İstanbul tarih boyunca pek çok depreme sahne olmuş. Uzmanların görüşüne göre her 250 yılda bir şehri yerle bir eden büyük depremler yaşanmış. Bu depremlerden alnının akıyla çıkmış ve binaları ayakta kalmış bir mimar var; Mimar Sinan. O yüzden bu romanın da odağında o var.

Şehir, sır ve komplo üçgeninde ilerleyen sürükleyici bir anlatı dünyanız tarihle bugün arasında bağlantılar kurarak ilerliyor. Romanınızın dünyasında tarihin gizemini çözmek için şehrin içinde ve dışında kaynak olarak nelere baktınız?

Romanı yazarken tarihin izini taşıyan her türlü kaynağı titizlikle taradım. Sadece araştırma ve geziler bile yıllar sürdü. 2019’dan beri yoğun şekilde belge-evrak araştırmaları, sahaf ve müze gezileri, kütüphane ve arşiv taramaları yaptım. Araştırdıkça gördüm ki özellikle 1918-1922 arasında İstanbul’un uğradığı işgal, bu dönemde Türklere karşı yapılan insan hakları ihlalleri, uluslararası savaş suçları mahkemelerine yansıyacak boyutlara varmış. Bu dönemi hassasiyetle ve layıkıyla inceleyebilmek için o yıllara ait binlerce sayfalık basın arşivlerini dahi taradım.  Öte yandan ele aldığım eserler Mimar Sinan eserleri olduğu için arşiv belgeleri ve eski defterlerden, nadir kitaplara; mimari planlardan vakıf kayıtlarına kadar pek çok birincil kaynağı okudum ve belgeledim. Buna ek olarak sahada uzun süreler geçirdim — binalara girdim, iç mekânlarda vakit geçirdim, sokakların sesini ve dokusunu kaydettim; bu saha ziyaretleri mekânın ruhunu metne taşımamda belirleyici oldu. Son olarak, tarihsel veriyi günümüzün dijital ve politik dinamikleriyle ilişkilendirerek, şehir, sır ve komplo üçgenini hem somut belgelerle hem de bugünün teknolojik ve toplumsal gerilimleriyle ördüm, diyebilirim.

Direnişçiler, ajanlar ve uluslararası aktörler arasındaki ihanetler, fedakârlıklar, işgaller, manipülasyonlar romanınızın dünyasına şekil veren unsurlar. Tematik ekseninizi kurarken nasıl bir dünya tasavvur ettiniz?

Bütün ilhamımı tarihten aldım. Romanda işlediğim olayların çoğu aslında 1918-1922 işgalinde yaşananların 2035 yılına taşınmış versiyonları. Kahramanları bile bazen doğrudan ismen, bazen de işlev olarak yine 1918-22 arasındaki gerçek kişilerden esinlenerek yarattım. Unutulmuş bir tarihin yine ve yeniden bir depremle hatırlanması konusu gelecekte geçtiği için yapay zeka gibi, kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik ve bilimsel unsurlar da romanın dokusunda önemli bir yer tuttu.

Mimar Sinan’ın taşlara kazıdığı binlerce yıllık hikayeleri konuşturuyor kitabınız. Mimar Sinan’ın anlatı dünyanızdaki önemi nedir?

Mimar Sinan, benim anlatı evrenimde sadece bir mimar değil, zamanı taşla mühürlemiş bir bilge. Onun eserlerinde geometri bir dua, kubbeler birer meydan okuma aynı zamanda. Her yapısında, insanın Tanrı’yla, yerin gökle, geçmişin şimdiyle kurduğu bir dengeyi hissediyorum. Sinan’ın taşları konuşur; çünkü o taşların içine bir dil gizlenmiştir — matematikle örülmüş, inançla yoğrulmuş, çağlara direnen bir dil. Romanımda Sinan, hem tarihin gölgesinde kalan bir bilge mimar hem de insanlığın kadim bilgisinin taşıyıcısı olarak yer alıyor. Onun yapılarındaki simetri, aslında evrenin gizli düzenine açılan bir kapı. Ben o kapıdan geçip bugünün kaotik dünyasında hâlâ o düzenin izini sürmeye çalıştım.

“Bugünümüzü aldılar sustunuz. Yarınlarımızı aldılar sustunuz.” Bu cümlenin çok açık bir çağrıda bulunduğunu düşünüyorum. Bu cümle zihnimde “Hikâyenize sahip çıkın.” olarak yankılandı . Sizce günümüz insanı hem kendi hikâyesine hem de kolektif bir şekilde birlikte yazdığımız hikâyemize ne kadar sahip çıkıyor?

Kolektif hafızamızı koruyamazsak, yarınlarımız başkalarının arşivinde bir dipnot olur. Benim için “Bugünümüzü aldılar, sustunuz. Yarınlarımızı aldılar, sustunuz.” sözü bir isyan değil, bir hatırlatma aslında. 1919 yılında düşman çizmeleri Türk topraklarına bastığında Sultanahmet Meydanı’nda 200 bine yakın insan protesto için toplanır. O gün konuşmacılardan biri de Halide Edip Adıvar’dır. Romanımdaki bu cümleler, 1919 mitinginde Adıvar’ın yaptığı konuşmanın gelecekte geçen bir versiyonu. İnsan hikâyesini unuttuğu anda başkalarının hikâyesine hapsolur. Toplumlar da böyledir. Hikâyeye sahip çıkmak, yalnızca geçmişe değil, geleceğe de sahip çıkmaktır.

Kapak Fotoğrafı: Arif Ergin

İlginizi çekebilir: Nuray İmre’den Melisa Kesmez ile Röportaj