Gerek sinemada gerekse tiyatro sahnesinde edebiyat uyarlamaları ile son yıllarda sıklıkla karşılaşıyoruz. Geride bıraktığımız sezon Katip Bartleby oyununu sahneleyen Cihangir Atölye Sahnesi, bu sezon ise seyircisini “Filler ve Karıncalar” ile buluşturdu. Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca” adlı romanından Arzu Gamze Kılınç’ın sahneye uyarladığı ve yönettiği oyun, sahneye bir sömürü öyküsünü taşıyor. Gücüne ve heybetine güvenerek karıncalara savaş açan Filler Sultanı -her iktidarda olduğu gibi- ülkeyi yarattığı baskı ve korku ile yönetir, karıncalara zulmederken karıncalar bir yandan hayatta kalabilmek için Sultan’a çalışır bir yandan da birlik olup filleri yenmenin bir yolunu ararlar. Işık tasarım ve koreografisini Muhammet Uzuner’in üstlendiği oyunun oyuncu kadrosunda Boran Özsaygı, Can Seçki, Canberk Dikmen, Derya Özsoy, Dorukhan Kenger, Erdi Öztürk, Murat Aytekin, Nihal Parlak, Seren Köken, Serhat Güney ve Onur Çolak yer alıyor. Ben de bir süre önce izlediğim oyun üzerine Arzu Gamze Kılınç ile bir röportaj gerçekleştirerek seyirciye yansıtmak istediklerini, bağımsız tiyatroların yaşadıkları zorluğu ve çok daha fazlasını konuşma fırsatı buldum. Keyifli okumalar dilerim.

arzu-gamze-kilinc
Arzu Gamze Kılınç | Fotoğraf: Arzu Gamze Kılınç

Filler ve Karıncalar’ı konuşmaya geçmeden önce röportajımıza Cihangir Atölye Sahnesi ile başlayalım derim. 2017’de Muhammet Uzuner ile birlikte kurduğunuz Cihangir Atölye Sahnesi, oyun oynama güdüsünü ve geliştirilebilir bir beceri olarak oyunculuğu merkeze alan bir tiyatro, eğitim ve yaşam alanı konumunda yer alıyor. Ayrıca burada tiyatroyu sadece oyun sahneleme alanı olarak kullanmıyor ve bir eğitim modeli de uyguluyorsunuz. CAS’ı ve temsil ettiği değerleri daha yakından tanıyabilir miyiz?

Aslında sizin tarifiniz çok yerinde bir özet oldu. “Yaşam alanı” tabiri bizim için çok önemli. Temel ilkelerimiz bölümünde yer veriyoruz web sayfamızda. Çünkü CAS, bizim hayata bakış açımızın ete kemiğe bürünmeye çabalayan hali, bu bakış açısının hayata geçip geçemeyeceğinin, yaşanılabilirliğinin test alanı. İnsanın düşlediği gibi bir alanın içinde yaşaması büyük şans. CAS, ilkelerimizde ortaklaşabildiğimiz, buluşabildiğimiz, ortak akılla ortak üretimler gerçekleştirebildiğimiz bir yaşam alanı bizler için. Özellikle yeni kuşaklarla duygusal ve düşünsel anlamda temasta olmak, elimizden geldiğince imkanı olan olmayan herkese ulaşabilmek için bir yola çıktık. CAS bu kolektif üretim ve kolektif yaşam ihtiyacından/arzusundan doğdu.

Tiyatro ve eğitim başlıklarını birbirinden ayırmak benim için zor çünkü zaten bu yapı için sık sık “kendi kaynaklarından beslenen” sıfatını kullanırız. CAS’ın tüm alanlarında çalışan insanlar, yine CAS bünyesinde yetişmiş insanlar. Çünkü yalnızca oyunculuk eğitimi değil buradaki eğitim. Total bir “tiyatroculuk” eğitimi. Burada oyunculuk dışında tiyatronun her alanına dair gerekli eğitimler tiyatro pratiğinin içinde uygulamalı olarak görülüyor. Diksiyon da öğreniyor, düğme dikmeyi de, rejiyi de, biletlemeyi de KDV-stopajı da, grafik tasarımı da, teknik alanları da. Tiyatro yapabilmek için o kadar çok alanda kendimizi yetiştirmemiz ve geliştirmemiz gerekiyor ki… Aksi takdirde sistemin dayattığı “profesyonel” ilişkilere muhtaç oluruz ve bu da hayal ettiğimiz “güvenli alan” anlayışını zedeleyebilir. Tiyatro bize göre kolektif ve güvenli bir alan. Tüm eğitim süreçlerinde, tüm oyunlarda, her sohbetimizde; yani CAS’taki tüm yaşantıda hepimiz bu düşünceyi diri tutmaya çalışıyoruz ve tabii bu düşünce de bizi diri tutuyor.

Cihangir Atölye Sahnesi için geride bıraktığımız sezon nasıl geçti peki?

Çok hareketli ve verimli bir sezondu. Altı profesyonel CAS oyunuyla başladık ve sezon boyu devam ettik. 10 tane de eğitim projemiz prömiyer yaptı ve en az beşer temsil verdi geçtiğimiz sezon boyunca. Önceki sezondan devam eden üç eğitim projemiz de oynamaya devam etti, konuk ekiplerimiz, turnelerimiz, ulusal ve uluslararası festivaller derken biz nefes alamadık desem yeridir. Bu açıdan halimizden çok memnunuz. Sezon içinde arada bir, şaka yollu birbirimize isyan ediyoruz ama daha fazlasına olanak olsa onu da yaparız. Bu işi sahiden seviyoruz. Daha doğrusu sahiden sevenler CAS’ta mutlu olabiliyor. Eğitim açısından da oldukça yoğun geçti. Üçüncü kuşak konservatuar mezunlarımızı verdik ve mezuniyet oyunları olan Kanlı Düğün’ü sahneledik. Atölyelerimizden de mezunlarımız oldu ve profesyonel oyunlarımızda provaya başladılar. Koşullarımız el verdiği ölçüde konuk ekip almaya çalışıyoruz. Özellikle sahne bulmakta güçlük çeken ekipleri sahnemizde ağırlamaya çalışıyoruz.

filler-ve-karincalar-afis
Filler ve Karıncalar (Afiş) | Afiş Tasarım: Ali Can Elagöz

Topluluk olarak yeni tiyatro sezonunda yakın zaman önce seyirciyle Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” romanından uyarladığınız ve yönetmenliğini de üstlendiğiniz “Filler ve Karıncalar”ı buluşturdunuz. Özellikle bir Yaşar Kemal eserini uyarlamak istemenizin neden(ler)i ne oldu?

Yaşar Kemal bu toprakların tartışmasız en büyük yazarlarından biri. Bakış açımız, değerlerimiz, hassasiyetlerimiz örtüşüyor. Bazı bazı bir yazara aklımız takılır, “Onun bir oyununu yapsak aslında…” diye dolaşırız. Yaşar Kemal çok uzun zamandır zihnimizde, dilimizde, gündemimizdeydi. Dertler bu denli ortak olunca sahnelemek kaçınılmaz oluyor. Hangi eseri olur, şu mu, bu mu derken CAS mezunlarından -aynı zamanda oyunun oyuncusu ve yönetmen yardımcısı- Boran Özsaygı “Hocam buldum!” diye büyük bir heyecanla roman elinde geldi. O kadar sevdik ki hikayeyi, büyük bir şevkle çalıştık. Konusu zaten bağıra bağıra anlatmak istediğimiz bir meseleyken yarattığı dünya da o kadar oyunsuydu ki, okurken bile insanda bir sürü imge yaratıyordu. Bu kadar sebepten sonra başına oturmak kaçınılmaz oldu. Bugün yapmasak bile bir gün elbet yapardık. Ben bazı yazarları çok yakın arkadaşım yahut çok sevdiğim bir öğretmenim gibi hissediyorum. Yaşar Kemal onlardan biri. Dario Fo ve Franca Rame, Sermet Çağan, Suat Derviş, Lorca, Shakespeare ve niceleri… Ne mutlu bize. Sanırım repertuvar da böyle böyle oluşuyor. Prodüksiyon tiyatrosu, ticari tiyatro yahut ödenekli tiyatro yapılarından ve yapma biçimlerinden de çok ayrı, çok uzağız.

filler-ve-karincalar-1
Filler ve Karıncalar | Fotoğraf: Gençer Yurttaş

Bir edebiyat eserini gerek sinemaya gerekse sahneye uyarlamak büyük özen isteyen bir süreç. Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca’nın uyarlanması, sizin için nasıl bir tecrübe oldu? Esere kendi yorum ve dokunuşlarınızı katmadan önce nasıl bir ön hazırlık yaptınız? Eserin özgün hikâye ve temasından uzaklaşmadan yeni bir yorum katmak sizi nasıl bir yolculuğa çıkardı? Bu çalışma sürecini de öğrenmek isterim.

Edebi eserleri performatif zemine getirmek kesinlikle zor ve özen isteyen bir iş. Üstüne Yaşar Kemal eserlerinin edebi değerini hesaba kattığınızda iş katbekat hassasiyet istiyor. Metaforları, kurgusunun matematiği, hele dili… Yaşar Kemal’in dili çok derin ve çok geniş. Onun bir romanını uyarlamak bu anlamda büyük sınavdı. Bir cümle eklemek ya da birinin yerini değiştirmek için sayamayacağım kadar farklı dengeler tarttık. Uykularımız kaçtı ama sonunda özü anlatmayı başardık diye umuyorum.

Roman diğer eserlerine nazaran kısa sayılsa da bir saatlik bir anlatıya dönüştürmek için bazı yan temalardan vazgeçmemiz gerekti. Çünkü dediğim gibi; esas olan özü tutmaktı. Ben elimden geldiğince yorum katmadan hikâyeyi tiyatral forma getirmeye çalıştım. Bunların hepsini hikâye bazında söylüyorum. Sahneye geldiğinde ise tüm reji dokunuşları “Bunu en doğru nasıl anlatırız, en iyi nasıl aktarırız?” sorularına cevaben çıktı. Elbette tiyatronun anlatım araçlarının sonsuzluğu her sahneleyişte olduğu gibi bu uyarlamada da bize çok yardımcı oldu.

filler-ve-karincalar-2
Filler ve Karıncalar | Fotoğraf: Gençer Yurttaş

Merak ettiğim bir husus daha var. Bir esere yapılan uyarlama, o eserin orijinal versiyonu ile nasıl bir soydaşlık kurar?

Uyarlama sonsuz bir alan açar bize, bazı uyarlamalar eserin orijinalinden uzaklaşabilir ve bu da mümkündür. Ben -ister tiyatro metni olsun ister edebi eser- yazara hizmet eden bir yönetmenim. Böylesini doğru buluyorum ve bundan zevk alıyorum. O sebeple bizim sahnelememiz romanın küçük kardeşi gibi oldu. Tiyatrocu kardeşi.

Filler ve Karıncalar, alegorik anlatımın hakim olduğu bir eser ve günümüzün kapitalist sömürü düzeni ile kültürel asimilasyona karşı ezilenlerin direnişini sahneye taşıyor. Bir tiyatro oyununun içinde yer aldığı mevcut dünya veya topluma adeta ayna tutması neden değerli?

Sahne hayatın yoğunlaştırılmış halidir, özüdür. Aslında hayattan daha gerçektir, daha yalın, daha keskin ve daha etkilidir. Toplumların yüzyılda yaşadığını tiyatro bir saat içinde gösterebilir ve seyircinin düşünce üretmesini sağlar. 100 yıl geçse de yaşamdan süzemediğimiz deneyimi bir saatte bir oyun izleyerek yahut bir film izleyerek edinebiliriz ve bakış açımız değişir, perspektif kazanırız. Bu nedenle aslında sağlıklı toplumlar için olmazsa olmazlardan biridir tiyatro.

Oyunun George Orwell’in en bilinen eserlerinden biri olan Hayvan Çiftliği’ni andıran alegorik yapısı, temsil ettiği kavramları dolaylı fakat net şekilde yansıtmayı başarıyor. Bugünün modern dünyasında iktidarı elinde her bulunduranı güçlü olarak nitelendirebilir miyiz yoksa bir yumuşak karnı mutlaka var mı?

İktidarı elinde bulunduranları hiçbir zaman gerçek anlamda güçlü olarak görmedim. Bu “iktidar” kavramına nasıl baktığımızla çok ilgili bir durum. İktidar öyle zehirli ki sahibini kaybetme korkusuyla kuşatıp büyük bir zaaf haline gelir ve paranoyaya sürükler. Hani bir söz vardır ya; “Allah kimseyi iktidara düşürmesin.” Gerçek güç bana göre çok başka bir şey, hükmetmek yahut zengin olmak vs. ile açıklanamaz. Tarih yüzlerce korkak, zayıf, hastalıklı krallarla imparatorlarla dolu. Güç kavramı bu zaaflara tutulmaktan ziyade bunlarla baş edebilme kabiliyetinde yatıyor.

filler-ve-karincalar-3
Filler ve Karıncalar | Fotoğraf: Gençer Yurttaş

Filler ve Karıncalar ile bir halk masalından yola çıkarak güç ve haklılık arasındaki ilişkiyi ele alırken anti emperyalist/otoriter tavrıyla sert bir toplum eleştirisini de masaya yatırıyorsunuz. Uyarlayan ve yöneten olarak oyun sizi bugüne dek nelerle yüzleştirdi?

Yaşar Kemal’in sözü benim de sözüm, düşüncesi benim de düşüncem. Bu romanı sahneye taşıma sürecimde en çok hissettiğim şey yalnız olmadığımdı. Farklı yerlerde farklı zamanlarda farklı hayatlar yaşamamıza rağmen hayattan çıkardığımız öz çok örtüşüyor yazarla. Hayata bakış açımız aynı olsa da sahneleme sürecinde yazarın edebi gücünün yüksekliği hepimizi daha da derinleştirdi ve unuttuğumuz birçok şeyi yeniden hatırlattı hatta hatırımızda tutmamız gerektiğini tembihledi adeta. Benim kişisel olarak umut ve umutsuzluk kavramları üzerine çok düşünmemi sağladı mesela. Murathan Mungan’ın “Lâl Masallar” kitabında “Bir Billur Köşk Masalı” öyküsünde bir cümle vardır, yirmili yaşlarımda ezber ettiğim; “Masala inanmayan gerçeğe inanır mı?” Masala inanmayı seçtim ben.

Kapitalist sömürü düzeni, benliğini unutturacak şekilde ileri giden asimilasyon, baskıcı yönetim anlayışı, otoritenin katı kuralları, toplum dizaynı, adaletsizlik, orantısız güç, manipülasyon ve daha birçok olguyu aynı düzleme yayan Filler ve Karıncalar, gücün ve zorbalığın karşısına yerleştirdiği birlik olma, beraberliğe adım atma, kolektif güç ve dayanışma kavramları ile umut tohumlarını da ekiyor. Umutsuzluğun hakim olduğu bir dünyada umuda nasıl tutunabiliriz?

Tam olarak soruda bahsettiğiniz şekilde. Kendimizi toplumdan soyutlamadan. Sömürü düzeninde tek başımıza bir hiçiz maalesef. Bir arada oldukça bir şeyler değiştirebiliriz. Geçen sezon Oyun Atölyesi’nde çalıştığımız bir oyunun çok kıymetli bir repliği var: “Bu bize bağlı değil diyorsun. Kime bağlı o zaman? Sana, bana, bize bağlı. Biz bir şeyleri değiştirebilir miyiz? Asıl önemlisi: Değiştirmek istiyor muyuz?” Çünkü değiştirmek istersek değiştirebiliriz.

Oyun, sade bir sahne ve kostüm tasarımının yanında ışık kullanımıyla da takdiri hak ediyor. Fakat özellikle Berkay Özideş imzalı harika müzikler, oyunun ritmini ve hakim olan kavramları temsil etme noktasında son derece vurucu tınılar sunuyor. Oyunu teknik anlamda parlatan bu unsurlara da değinelim.

Oyunda müzik ve ışık aslında birer oyuncu gibi hatta reji de öyle. CAS’ın üretim modeli de buna dayalı, ortak akılla ortaklaşa üretim. Belki de romanın çocuksuluğu ve masalsılığı bizi oyuna tam olarak davet etti ve hep birlikte hissettik, ürettik, yaşadık. Provaların ilk gününden itibaren özellikle müzisyenimiz Berkay Özideş ile ve ışık tasarımcımız-koreografımız Muhammet Uzuner ile hemen hemen her provada birlikteydik. Tüm süreci beraber geçirdik. Ayrı olmasını düşünemiyoruz bile şu an. Oyuncularla doğaçlama sahneleme denemeleri yaparken Berkay da müziği ile doğaçlamalara katıldı, müziğinin ana temalarını, tınılarını o an, o da doğaçlayarak, hepimizin gözü önünde yaptı. Bir sahne belirmeye başladığında hemen ışığını da çalışabilmek müthiş keyifliydi. Tabii kendi sahnemizin olması çok büyük avantajdı bizim için bu süreçte. Bir sahneyi ortaya çıkarırken ışıkla ve müzikle beraber düşünmek, bu iki güçlü ifade aracına sırtını yaslamak yönetmen ve oyuncular için bulunmaz nimet. Neşe içinde çalıştık.

filler-ve-karincalar-4
Filler ve Karıncalar | Fotoğraf: Gençer Yurttaş

Bunların ardından biraz da sektörden söz edebiliriz sanıyorum. Türkiye’de tiyatro veya herhangi bir sanat dalında üretim gerçekleştirmek gün geçtikçe zorlaşıyor. Sosyal Fayda için İletişim Derneği’nin (SoFİ) de bir süre önce “Tiyatro Sahnelerinin İletişim Alışkanlıkları” başlıklı bir rapor yayımladı. Benim için raporun en dikkat çeken noktalarından biri sahnelerin yalnızca yüzde 11,8’inin sponsorluk desteği alabildiği verisiydi. Tiyatrolar için zorlukları aşmak ve düzlüğe çıkmak yakın zamanda mümkün mü? Cihangir Atölye Sahnesi olarak zorluklar içinde hangi imkanları yaratmayı çalışıyorsunuz?

“Türkiye’de tiyatro” olarak değil de “Türkiye’de bağımsız tiyatro” başlığıyla cevap vermek istiyorum. Bu kısımla ilgileniyorum çünkü. Ticari tiyatroların böyle bir sorunu olduğunu düşünmüyorum. Keza ödenekli tiyatroların da böyle dertleri yok.

Bağımsız tiyatroların zorluklarla yüzleşmesi yeni bir şey değil ama bu artık sistematik bir zorbalık noktasına geldi. Bugünün koşullarında bir oyun üretmek mucize gibi bir şey. Bir oyununun yapım maliyeti, sonrasında sahne kiraları, nakliyesi, vergiler, devlet ve yerel yönetimlerin üvey evlat yerine koyması vs. o kadar çok kalem var ki sorun olarak sayabileceğimiz. Bunlar tiyatrocuları nefessiz bırakıyor. Alternatif yapılar ve üretme biçimleri yaratmak zorunda kalıyorsunuz.

CAS’ın hayatta kalma stratejisi finansal ve ideolojik bağımsızlık. Klasik anlamıyla nakdi sponsorumuz hiç olmadı. Bulamamak değil bizimkisi, biz sponsor aramadık hiç. Kelime anlamıyla açıklamaya çalışırsak sponsor destekçi demek, bizde destek işi dışarıdan daha çok içeriden işliyor. CAS’lı olan herkes gönülden fedakarlıklar yaparak yapıyı taşıyor. Eğitim alanında eğitmenlerimizin desteği, tiyatro kısmında tüm yaratıcı insanların ve oyuncuların desteği söz konusu. CAS’ta herkes her işi yapar, işler arasında hiyerarşi yoktur. Kimin elinden ne geliyorsa katkı olarak ortaya koyar. Bütün öğrencilerimiz buradaki imeceyi görüp ucundan tutar her şeyin. Ticari bir tiyatro olmadığımız yani kar amacı gütmediğimiz için kendi yağımızda kavrulabilmeyi başarıyoruz.

Daha kişisel bir soru daha sormak isterim. Sanat ve özellikle tiyatro, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?

Sanat bize yeniden öğrenmenin, hayata yeniden bakmanın kapısını açar. Görünenin ardında aslında ne olduğunun peşine düşürür bizi. Farkındalığımızı artırır. Böylece sorgulamalar sürekli birbirini doğurur. Bunca farkındalık umutsuzluk getirirmiş gibi görünse de aslında daha nesnel ve gerçekle yüzleşebilen dolayısıyla da daha güçlü bireyler olmamızı sağlar sanat.

Röportajımızı Filler ve Karıncalar oyununu izleyecek tiyatroseverlere mesajınızla bitirelim.

Biz çok severek oynuyoruz ve bunu ulaşabildiğimiz kadar çok seyirciyle paylaşmak istiyoruz. Bizi yalnız bırakmasınlar. Çünkü oyunlarımız seyircisiyle buluştuğu zaman daha da çok mutlu oluyoruz.

Kapak Fotoğrafı: Arzu Gamze Kılınç

İlginizi çekebilir: Simay Yaz’dan Fora Oyuncuları ile Sohbet