Begüm Egeli Bursalıgil’in, psikolojik derinliği ve incelikle örülen kurgusuyla dikkat çeken ilk romanı Sessiz Havuz’un merkezi, hayatın akışı içinde sessizliğini korumayı seçen ya da kendini buna mecbur hisseden karakterlerin iç dünyasına açılıyor. Başkarakter Ayla’nın başına gelenleri, yaşamındaki travmaları, onları aşma süreçlerini ve tüm bunların nedenlerini, geçmişe dönerek adım adım açığa çıkaran yazar, okuyucuya düşündürücü ve derin bir yolculuk sunuyor. Yazar Begüm Egeli Bursagil ile yazmanın kendisi için ifade ettiği anlamları ve Sessiz Havuz romanının ortaya çıkış hikâyesini konuştuk.

sessiz-havuz-2-baski-kapak
Sessiz Havuz Roman Kapağı | Fotoğraf: Boyut Yayınları

“Başkasının yerine geçmek üzere söz verilmiş kör bir buluşma. Gecenin içine kıvrılan ürperti dolu bir yol. Yolu besleyen Mübadele tarihi ve Midilli-İzmir hattı. Yola açılan 60’lar Alsancak’ında filizlenen bir çocukluk. Tek oyuncaklı bir oyuncak mağazası. Evde olmaması gereken bir tıkırtı ve modern yaşam yumağıyla örülmüş tercihler… Hayat bir günde akışı tersine çevirebilme gücünü tekelinde tutarken tarihin köpüklerinde yüzecek, yaş, zaman, geçmişten kesit, yaşam şekli gözetmeksizin suda oluşturdukları halkalar birbiriyle kesişen hayatlara tanıklık edecek; insan doğası ve içgörüleriyle yıkanacak; tırmanan gerilimi iliklerinize kadar hissedecek ve Ayla ile birlikte daldığınız sudan çıkmak istemeyeceksiniz.” Boyut Yayınları’ndan yayımlanan ve ikinci baskısını yapan romanın ayrıntılarını yazar Begüm Egeli Bursalıgil’den okuyalım.

begum-egeli-bursaligil-2
Begüm Egeli Bursalıgil | Fotoğraf: Begüm Egeli Bursalıgil

Yazmak, insanın hem iç dünyasıyla hem de dış dünyayla kurduğu ilişkilere katkılar sağlar. Yaşamı anlamanın en etkili yollarından biridir yazmak. Yazmanın sizin yaşamınız için ifade ettiği anlamı sorarak başlamak isterim.

Yazmak benim için kendi düşüncelerimi duyma biçimi. Belki de bu nedenle yazmayı öğrendiğim yaştan itibaren elimin kalem tuttuğu her an beni hem heyecanlandırdı hem de rahatlattı. Yazdıklarımın okunabilir olduğu hissiyle ise lise yıllarında tanıştım. Kaleme aldığım bir şiiri edebiyat öğretmenim benim haberim olmadan bir yarışmaya göndermiş. Şiir o yarışmada birinci oldu. Ben ödül törenine gidince haberdar oldum. Sevinmekten çok şaşırdığımı, gururdan çok minnet duyduğumu hatırlıyorum. Öğretmenimin ismi Engin Taş. Kendisinin kalbimde çok ayrı bir yeri vardır. Yetişkin dönemimde ise “Marka Hikayecisi” ismi ile açtığım bloğun yazma isteğime yön verdiğini düşünüyorum. Burası markaların türlü hikayelerini, sektör trendlerini ve içgörülerini kendi bilgi süzgecimden geçirerek yorumladığım bir alan oldu. Blog bana farklı kapılar açtı. Robb Report, Luxos, Time Out ve Marketing Türkiye gibi dergiler için iki dilde makaleler yazmaya başladım.

Sessiz Havuz ise benim ilk romanım. Çok uzun süredir içimde yaşadığını bildiğim kelimelerin vücut bulmuş hâli.

İlk romanınız Sessiz Havuz’un ikinci baskısının giriş yazısında kendinizi açık ve şeffaf bir şekilde okuyucunuzun kucaklarına bırakmak ister gibisiniz. O giriş yazısına dair bir şeyler paylaşabilir misiniz? Sizin için ne ifade ediyor o yazı?

Ne kadar güzel özetlemişsiniz! Gerçekten de giriş yazısında romanının kapağı aralanan bir yazardan öte kendi iç dünyamı okuyucuya açmak istedim. Geçiyor olduğum hastalık sürecinin hem kitaba sağladığı katkı nezdinde hem de hayat görüşü anlamında çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Yazar olarak bizzat bunu yaşıyorken elimden çıkan metnin kendi gerçekliğimi taşımasa olmazdı. 🙂

Yine o giriş yazısında “insanın kendini yenmesi” diye bir ifade kullanıyorsunuz. Sessiz Havuz’u yazmak sizin için nasıl bir mücadele alanıydı? Ve bu yazım süreci yaşamınızdaki diğer mücadelelere nasıl bir katkı sağladı?

İnsanın kendini yenmesi, kemikleşmiş savunma mekanizmalarını, sıkı sıkı tutunduğu (kendine faydalı olmadığını bilse bile tutunduğu) değerlerini, beni ben yapan dediği alışkanlıklarını bırakabiliyor olması. Özetle kendine yepyeni gözlerle bakıp kendini bir daha doğurabilme cesaretini göstermesi. Ben bunu tamamen yaptığımı söyleyemem; ama deniyorum. Bıkmadan usanmadan deniyorum. Ve işte denedikçe hiç sapmadığım yollar görünüyor oluyor. Yürüdüğüm yollar kalemime yansıyor.

Sessiz Havuz’un ortaya çıkış hikâyesini anlatabilir misiniz? Aklınıza ilk olarak ne zaman düştü? Masa başına gelene kadar nasıl bir yolculuk geçirdi?

Kitap yazma fikri için yeni diyemem. Fikir yıllardır içimde dolanan bir fısıltı gibiydi. Kulak verip dinlemem yeni oldu diyelim… Başlangıç noktam hayatla ilgili kendimce saptadığım içgörüleri anlatmaktı. Ancak her şeyde olduğu gibi esas yapılması gereken aklında çevirme kısmını geçerek, kalem kâğıdı önüne koyup denemeye başlamakmış. Sonrası gerçekten de geliyor. Kitabı sekiz ay içerisinde tamamladım. O dönem içerisinde tuhaf bir şekilde kitabı besleyebileceğim çokça düşünce, hatırladığımı bile unuttuğum kişisel anekdotlar ve bilgiler karşıma çıktı.

begum-egeli-bursaligil-1
Begüm Egeli Bursalıgil | Fotoğraf: Begüm Egeli Bursalıgil

Necla ile Ayla’nın birbirlerinin yerine geçtiği bir kör buluşma ile başlıyor kitabınız. Bu aslında günümüz insanın başkalarının hayatlarına geçme isteğine dair bir oyun alanı yaratıyor. Bu fikirle başlama ne ifade ediyor kitabınız için? Karakterlerinizden biraz bahseder misiniz?

Birbiriyle kesişen kadın hikâyeleri oldukça ilgimi çekiyor. Bu etkinin zaman, mekân, samimiyet seviyesi veya yaşam tarzı gibi küme başlıklarını aşarak birbirini etkileyen bir enerji frekansında olduğunu düşünüyorum. Kitabıma bunu yansıtmayı arzuladım. Dolayısıyla kitap Ayla ve Necla’nın kurduğu bir kandırmacayla başlarken sayfalarda ilerledikçe Ayla’nın babaannesi Adviye Hanım gibi, Ayla’nın annesi, komşusu, evinde yardıma gelen kişi gibi birçok kadın karakteri de tek tek odağa alıyor.

Anlatı yapınız zamanın üzerinde bir ileri bir geri giderek ilerliyor. Hikâyenin parçalarını bu yolla birleştirme nedeniniz nedir?

Gece yarısına kadar olan zaman zarfında geçiyor. Ancak bu sırada ne olduğunu ve neden olduğunu öğrenmek üzere Ayla’nın hayatının farklı dönemlerine hareket etmemiz gerekiyor. Bu anlatım tarzının kitaptaki gizem unsurunu layıkıyla koruduğunu düşünüyorum. Buna ek olarak, zaman çizgisinde gelgitler değişen yaşam kültürü üzerindeki kontrastı açığa çıkarmakta çok etkili. Bu tutum yumuşakmış gibi görünen geçişlerin aslında ne kadar sert uçlara gidebildiğini bize gösteriyor. Yani beyazlardan başlayıp griye ilerleyip füme ve nihayetinde siyahla biten bir yelpazede, ben grileri atlayıp siyahla beyazı yan yana göstermeyi seçtim diyebilirim.

Yazmaya başladığımda, okuyucuyu günümüze vurgu yaparak geçmişe giden bir yolculuğa çıkarmak istediğimi biliyordum. Zira Sessiz Havuz 2017 yılında İzmir’de geçse de Midilli’ye uzanan bir aile yolculuğunu sayfalarına konuk ediyor. Bugün yaptığımız birçok seçimin, benimsediğimiz doğruların veya önümüze çıkıveren seçeneklerin içerisinde geçmişten uzanan iplikler var. Biz fark etsek de etmesek de. Sessiz Havuz bunların altını kalın çizgilerle çiziyor.

Zaman üzerinde hikâye akıp giderken ve geriye dönüşler yaşanırken hikâyenin geçtiği mekan ve kent önemli bir hale geliyor. Kent ve mekân tasvirlerini yaparken nerelere baktınız, nasıl bir tasvir yaratmak istediniz hikâye için? Dönemin İzmir’ini hatırlamak nasıl bir zemin sağladı hikâyenize?

Belki soyadımın ilk kısmı bir ipucu veriyordur. 🙂 Ben de Ayla gibi İzmirli’yim. Anne ve baba tarafı İzmirli ve ayrı ayrı çok kalabalık, çok renkli olan bir aile ortamı içerisinde büyüdüm. Benim ebeveynlerimden önceki jenerasyonlar ise Yunan Adaları’ndan göç ederek bu coğrafyaya kavuşmuş. İçlerinde hem Kurtuluş Savaşı zamanında kaçarak gelenler hem de mübadele ile yer değiştirenler mevcut. Dolayısıyla küçüklüğümden beri duyduğum hikâyeler, kulağıma çalınan Rumca kelimeler, bu şehirde gözlemlediğim karakterler bana çokça ilham verdi. İzmir’in çok sesli, çok renkli zenginliğini kitaba yansıtmak istedim. İzmir’i kitaba zemin hazırlayan bir ana karakter gibi ele almaya çalıştım.

Kitapta kör bir buluşmayla başlayan hikâye giderek karanlık ve psikolojik bir derinliğe evriliyor. Bu geçişi nasıl planladınız?

Kendi kendime ‘insan niye okur?’ diye çok sordum. Bunun çok farklı yanıtları olabilir fakat bence insan en çok kendini tanımak için okur. Bu cevabı vermek bana psikoloji odaklı çalışmanın kapısı araladı ve bunu da karakterler üzerinden yaratmaya çalıştım. Zira kitaptaki kadın karakterler üzerinden kurgulanan çözümlemeler, bizleri düşünmeye davet ediyor. Kendimiz veya tanıdıklarımızdan izlerle bezenerek bizlere hayatı geri anlatıyor. İşte bu sahnelerin sayesinde kitabın kat kat açıldığını ve olay akışı değil ‘bildik bir his’ seviyesinde okuyucuyla buluştuğunu düşünüyorum. Günün sonunda kitabın bitmesini istememek veya karakterlere veda etmeye hazır olmamak bence bu his sayesinde okuyucuya işleniyor. Bu bağlamdaki konu başlıklarını düşününce, aile içerisinde kalabalık/ yalnızlık, toplum hayatındaki yokluk/ alternatif fazlalığı, ayıplama/ ayıplanma, içine atma/ tepki verme gibi dilemmalardan bahsetmek mümkün.

“Gerçekten hayat insanın dikkatini verdiği anların toplamı” diye bir cümle var kitapta. Anlar da bizim yaşam mücadelemize eşlik eden, bize güç veren unsurlar oluyor.  Yazım süreci ve kitabın okuyucuyla buluşması sonra sizde nasıl anlar birikti?

Yaratımın işin içinde olduğu diğer sanat kolları gibi roman yazmak da sürprizlere ne çok açıkmış! Bunu Sessiz Havuz’u yazmaya çalışırken anladım. Öyle ki yazma anında çoğu kez sanki sadece klavyeye dokunan benim parmaklarımdı ama hikâye kendi kendini yazdı. Dönem betimlemelerinin veya karakterler arasındaki diyalogların beni götürdüğü sürprizli yolları çok sevdim! Bir de hikâye eklendikçe içeriye giren farklı karakterleri yaratmak çok eğlenceliydi.

İlk kitap yayımlamanın en büyük heyecanı sanıyorum ki okunur mu ila beğenilir mi arasında uzanan çizgi. Neticesinde eğer kitap okunursa ‘yazar’ oluyorsunuz. 🙂 Aldığım tepkilerden çok mutluyum. Hikâye kadar onun ara satırlarına ördüğüm içgörülerin de okuyucuya ulaştığına şahit oldum. Sessiz Havuz altı ay içerisinde ikinci baskısını yaptı. Bu da beni en çok sevindiren somut başarı oldu.

Okuyucular bu romanı neden okunmalı? Yazdıktan sonra sizde neler değişti? Bu noktadan bir öneride bulunacak olsanız nasıl bir cümle kurarsınız?

Hikâyeye başlarken, en sıradan günün bile nasıl (hiç ummayacağımız şekilde) bambaşka bir yere sapabileceğinin altını çizmek istedim. Ayla’nın başına gelen her birimizin başına gelebilir. Olan bir olay, ortaya çıkan bir sağlık problemi veya en yakınımızın yaşayacağı bir şok bizim hayatımızı beklenmeyen bir biçimde ele geçirebilir. Bizler bu gerçeği bilerek yaşıyoruz ancak an be an bunu duyumsamıyoruz. Öneri vermek değil de, mümkün mertebe her şeyin geçici olduğu hissiyatını uyandırabilmenin önemini çizmek isterim sanırım.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. 🙂 

Kapak Fotoğrafı: Begüm Egeli Bursalıgil

İlginizi çekebilir: Lisya Kalma Patir’dan Ceren Kandemir ile Ayıp Payı Üzerine