Biggi Veira ile: GusGus'un Müzikal Yolculuğu Üzerine
Zorlu PSM, elektronik müzik sahnesinin en özgün ve köklü seslerinden biri olan İzlanda çıkışlı GusGus’u canlı performansıyla ağırlıyor. Bugün Biggi Veira, Daníel Ágúst ve Margrét Rán öncülüğünde yoluna devam eden ve Depeche Mode, Björk ile Sigur Rós gibi efsanevi isimlere yaptığı remix’lerle adından söz ettiren topluluk, her konserini dinleyicilerine yalnızca o ana özgü, eşsiz bir deneyim olarak sunuyor. GusGus (Live) performansıyla 18 Eylül akşamı %100 Studio’da İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. Konser öncesi Biggi Veira ile GusGus’un müzikal yolculuğunu konuştuk.
30 yılı aşkın bir kariyer ve birliktelik… Oldukça uzun bir yolculuk. Şu an bu yolculuğun hangi durağında olduğunuzu düşünüyorsunuz? Gelecek, müziğinize neler vaat ediyor?
Yakın zamanda “Lies are more flexible” ve “Mobile Home” albümleriyle başlattığımız “New Wave” (Yeni Dalga) keşiflerimizi tamamladık ve 90’lardan filizlenebilecek farklı gelecek senaryolarına doğru bir yolculuğa çıktık. Belki buna “nostaljik bir gelecek” etiketi de yapıştırabilirsiniz. 2023’ün sonlarında çıkardığımız “DanceOrama” ile bu araştırmanın ilk kıvılcımını çaktık; bu albüm orta derecede tuhaf birkaç vokal parçası ve onlardan çok daha garip enstrümantal eserlerin bir araya gelmesiyle oluşmuştu. Bu parçalarda, o dönemin rave, techno ve house müziklerinden gelen çeşitli 90’lar temalarının izlerini açıkça duyabilirsiniz. Sanırım biraz yavaş ilerliyoruz ama bir sonraki albümümüz tamamen bitti ve önümüzdeki yılın başlarında yayınlanmak üzere hazır. Bu albüm, “DanceOrama”ya kıyasla vokal hitleri açısından çok daha zengin bir ağırlığa sahip ve hem kemik hayran kitlemiz hem de çok daha geniş kitleler tarafından kesinlikle çok sevilecektir.
Kurulduğunuzda, kendinize geleneksel anlamda bir “müzik grubu” denmesini reddetmiştiniz ve bunun yerine İzlandaca “çok disiplinli bir sanat kolektifi/sirk” anlamına gelen “fjöllistahópur” kelimesini seçmiştiniz. Yıllar içinde ilerleyen kariyerinize ve dönüşen müziğinize baktığınızda, yolun en başında müziğinize böyle bir temel atmak size ne sağladı?
Sanırım bu durum, grubun müzikal keşif sürecinin bir parçası olarak kadronun sürekli değişebilmesi ihtimalini önceden belirlemiş oldu. Ayrıca işin tiyatral boyutu, yolculuğumuz boyunca çıkardığımız her albümde kavramsal bir tutarlılık ve bütünlük olmasını zorunlu kıldı. Bu da önümüze ucu her zaman açık kalan şu soruyu getirdi: “Peki şimdi nereye gidiyoruz?” Yine de bu, bizi strese sokmayan, gayet rahat bir soru. Sırf yeni bir şey bulmuş olmak adına kimlik arayışı peşinde koşmaktansa; her müzikal dönemeçte iki veya üç albüm boyunca zaman geçiriyoruz. Böylece evrimimizin her evresine gerçek bir derinlik kazandırmış oluyoruz.
GusGus; 4AD döneminin trip-hop esintili avangart sound’undan, Kompakt döneminin o karanlık, minimal techno’suna ve bugünün neo-disco ritimlerine uzanan evrelerden geçerek dönüşümünü sürdürüyor. Zamanla yeni şeyler denemek ve bu keskin dönüşümleri geçirmek, müziğinizin yaratıcı alanını nasıl besliyor?
Bu durum, keşfedilebilecek olasılıklar tuvalini alabildiğine genişletiyor. En başında, her türlü janrı birbiriyle harmanlayan işler yapacağımız zaten belirlenmişti ve grubun kimliği de tam olarak buydu. Bu yaklaşım, üzerimizde kendimizi tekrarlama ya da geçmiş kataloğumuzla birebir örtüşen işler ortaya koyma baskısı hissetmememizi sağlayarak yaratıcılığımızı besliyor. Ancak öte yandan, tüm bu işler canlı çaldığımızda sahneye o kadar güzel yakışıyor ki geçmişimizdeki bu farklı dönemlerin bir şekilde kendi içinde bir bütünlük ve tutarlılık taşıdığını düşünüyorum.
90’ların ortasında müzik yapmaya başladığınızda endüstri kuralları çok farklıydı; bugün ise tamamen algoritmaların, listelerin ve trendlerin domine ettiği, müziğin çok hızlı tüketildiği bir “ticari pop” çağındayız. Başarı, artık ticari bir karşılık ya da ulaşılan kişi sayısıyla endekslenmiş durumda. Günümüz müzik dünyasının bu mevcut tablosuna dair neler söylersiniz? Bu çağda sanatsal içgüdülerinizi ve bağımsızlığınızı nasıl koruyorsunuz?
Aslında bu konuyu pek fazla düşünmüyorum. Sektörün pazarlama tarafını kesinlikle değiştirdi. 90’larda turneye çıkmak adeta dipsiz bir kuyu gibi para kaybettirirken, bugün hayatta kalmak için çoğunlukla turne gelirlerine güveniyoruz. Şu anki sosyal medya gürültüsünün arasından sıyrılıp ana akımdan farklı bir şeyle insanlara ulaşmak çok daha zor. Eskiden plak şirketleri de nakde çevirebilecekleri yeni akımlar bulabilmek adına farklı olanın peşinden koşarlardı; fakat bugün başarınız, yaptığınız işin halihazırda piyasada var olan diğer şeylerle ne kadar uyumlu olduğuna bağlı hale geldi. Bugünün country ve caz etkileşimli pop müziğe olan nostalji furyası da daha tuhaf ve sıra dışı işlerin başarıya ulaşmasının önünde büyük bir engel. Yine de orada burada, tuhaflıkları besleyen ve zihin açıcı kulüp işleri üreten ilginç alt kültürler her zaman var. Sanırım biz de o alt kültürlerin içinde bir yerlerde, nostaljik gelecek sound’umuz için 90’ların ruhunu sarsıp yeniden şekillendiriyoruz.
Sound’unuzun en etkileyici yanlarından biri; yarattığınız o sert, mekanik ve hipnotik analog techno altyapılarının dramatik, derinden gelen ve sürükleyici vokallerle keskin bir kontrast oluşturması. Bu sonik çarpışma hali nasıl bir müzikal kimlik doğuruyor?
Bu hissin kökenleri sanırım 80’lerin başına kadar uzanıyor. Müziğe olan ilk aşkım, 1983 yılında henüz 15 yaşındayken Italo Disco ve Hi-NRG olmuştu. O gürül gürül akan ritim makinesi vuruşları ile insanın yüzüne çarpan sert synthesizer patlamaları veya akor yürüyüşleri, benim müzikal olarak ilk şekillenme sürecimdi. Oradan, 80’lerin ortası ve sonlarında Depeche Mode’a ve New Wave sahnesinden çıkan diğer gruplara duyduğum sevgiye geçiş yapmak, beni karanlık ve melankoli ile tanıştırdı. Bunlar aynı zamanda benim zevkime ve ruh yapıma çok daha uygun şarkı yazarlığı ve sözler barındırıyordu. Tüm bunların, 90’ların o elektronik evrim kasırgasına ve modern kulüp kültürünün doğuşuna fırlatılması da sanırım müziğe karşı olan duygusal ve yapısal duruşumu oluşturdu.
Sahnenin ve stüdyonun ötesinde; ilham kaynaklarınızı nerelerde, ne tür biçimlerde kovalıyorsunuz?
Sanırım çoğu müzisyen gibi ben de geçmişten ve günümüzden dinlediğim her türlü müzikten ilham alıyorum. Ancak beni asıl büyüleyen ve ilham veren şey sesler; stüdyomdaki çeşitli sentezleyicilerde (şu sıralar çoğunlukla Jupiter 6, Juno 106, Ensoniq SQ80 ve modüler sistemlerde) bizzat ürettiğim sesler. Havalı ve sıra dışı sesler, yeni bir çalışmanın kimliğini belirler; ayrıca sizi o sese en çok yakışacak belirli melodilere veya ritim kalıplarına (pattern) doğru doğrudan yönlendirir.
Canlı performanslarınız gerçekten büyüleyici. Her konserde dinleyicilerinize yalnızca o ana ait, eşi benzeri olmayan bir deneyim sunuyorsunuz. Performanslarınızın temelinde “öngörülemezlik” olduğunu söyleyebilir miyiz? Sahnede müzik, size nasıl bir doğaçlama ve akış alanı yaratıyor?
Öngörülemezlik, şovumuzun tam kalbinde yer alıyor. Performansımız bir zaman aralığına bağlı olarak ilerlemediği için ışık ve görsel mühendislerimiz sahnede ne olup bittiğini pürdikkat takip etmek, tetikte olmak zorundalar. Şarkılarımızda her zaman o parçanın daha basit, standart şarkı yazımı yapısına sadık kalan bölümler de var ama aynı zamanda, o anki hissiyatıma göre keşfedilmeyi bekleyen ve farklı şekillerde icra edilmeye açık olan bölümler de mevcut. Bu anlarda hem vokalistin o an ortaya koyduğu ve benim takip etmem gereken şeylere ayak uyduruyorum hem de şarkıların birinin bitip diğerinin başladığı o geçiş anlarında parçaları birbirine nasıl bağlayacağıma karar veriyorum.
Şu anda sahnede Daníel Ágúst ve Margrét Rán ile birlikte harika bir üçlü enerji yakaladınız. GusGus daha önce de İstanbul’da birçok kez sahne aldı ve kentin elektronik müzik sahnesiyle aranızda köklü bir bağ var. İstanbul gibi kaotik ve kültürlerin çarpıştığı bir metropolün enerjisi, 18 Eylül akşamı sahneye çıktığınızda ritimlerinizi ve performansınızı nasıl etkileyecek? O gece bizi neler bekliyor?
İstanbul her zaman son derece keyifli olmuştur; bu kez de bundan daha azını beklemiyorum. Önümüzdeki yıl çıkacak olan albüm takvimimizden 4 yeni şarkının da yer alacağı, tam anlamıyla bir “rave versiyonu” GusGus performansı bekleyebilirsiniz. Bu kesinlikle bir deneme sürüşü değil. Bu yeni şarkıları ve diğerlerini neredeyse iki yıldır canlı çalıyoruz ve önümüzdeki yıl resmi olarak yayımlamak için sabırsızlanıyoruz. Ancak 18 Eylül’de bu yeni parçaların tadına ilk bakan sizler olacaksınız.
Kapak Fotoğrafı: MCT Agentur GmbH
İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan Ayın Yeni Çıkan Albümleri: Icona Pop’tan Sam Smith’e

Enes Kudu 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!