Bugonia: Lanthimos Ana Akım Sinemayla Kucaklaşıyor
Yorgos Lanthimos, The Favourite ile beraber çalışmaya başladığı Emma Stone ile maratona devam ediyor. Çalıştıkları dördüncü film olan Bugonia, Venedik film festivalinde prömiyerini yaptı ve eleştirmenlerden çoğunlukla olumlu yorumlar topladı. Jesse Plemons ve Emma Stone’un Lanthimos ile çalışmaktan duyduğu rahatlığı filmin her anında gözlemlemek mümkün. Save The Green Planet isimli eserden uyarlama olan bu hikaye, orijinalinden oldukça farklı bir tonda ve ana akım sinema seyircisinin ilgisine mazhar olmaya aday. Emma Stone’a üçüncü Oscar’ını getirir mi bilinmez ama bir adaylık daha almak için oldukça iddialı bir performans ortaya koyduğunu söyleyebilirim.

Filmin konusu da şöyle. Komplo teorilerine kendini kaptırmış, arıcılıkla uğraşan ve büyük bir firmanın deposunda paketleme işi yapan bir adamın aldığı bir aksiyonla başlıyor her şey. Çalıştığı firmanın ‘şeytani’ CEO’su ile ilgili bazı detaylar filmin henüz başında gözümüze sokuluyor. Çalışanlarını nasıl modern köle olarak gördüğüne dair küçük mizahi dokunuşlar mevcut. Bu arıcı adam da, dünyadaki kötülüklerin anası olarak bu CEO hanımı belliyor ve onu kaçırmaya karar veriyor. Kaçırıp fidye istemek gibi bir niyeti falan da yok, tamamen dünyanın iyiliği için gerçekleştiriyor bu operasyonu. Pastanın çileği de, adamın bu CEO hanımın bir uzaylı olduğunu iddia ediyor olması. Dünyayı daha kötü bir yer haline getirmek için elinden geleni ardına koymayan bir CEO, oldukça şüphe uyandırıcı…
Filmin içerisinde Emma Stone’un saçlarının kazındığını canlı canlı izliyoruz ama kendisinin oyunculuğunun sınırlarını zorladığı sekanslar, saçını kazıttığı anlardan daha da dikkat çekici. Bir uzaylı olmadığını anlatabilmek için var gücüyle kendini ifade etmeye çalışan, medeni standartlarda bir tartışma zemini yaratmaya çalışırken kendisini kaçıran adamın asla kendisiyle aynı frekansta buluşamaması falan derken CEO’muz bitap düşüyor. Fakat tahmin edeceğiniz üzere bir noktada “düştüysek kalkarız” modunu da açıyor. Filmin genel hatlarıyla adamın evinde geçtiğini ve karakterlerin arasındaki dinamizmin de tempoyu sırtladığını söylemek mümkün. Dev bir prodüksiyon söz konusu değil ki çekimlerin ve kurgunun aşırı uzun sürmemesinden de bunu anlamıştık.

Çevre krizine ve çevreciliğe dair anlatmaya çalıştıkları ise görece enteresan ama yine görece yüzeysel. Bununla birlikte kendi garip sinema anlayışını hikayeye o kadar makul bir şekilde yediriyor ki Lanthimos, o final sekansını başka yönetmen çekse arkasından bir sürü laf yerdi dedirtebiliyor… Ayrıca filmin adına gelirsek “Bugonia”, antik Yunan’da ölü bir öküzün bedeninden arıların türediğine inanılan ritüeli ifade ediyormuş. Lanthimos, bu adı “ölümden yeniden doğan hayat” metaforu olarak seçmiş.
Festival sürecinde Jesse Plemons, bu karakterin oynadığı en zor karakter olduğunu ifade etti. Lanthimos, filmi distopya olarak tanımlayan gazetecilere “hayır bu günümüz” şeklinde yanıt verdi. Emma Stone ise tüm doğallığıyla uzaylılara olan inancını gazetecilerle paylaştı. Bu küçük anekdotların haricinde Lanthimos kırmızı halı öncesi Venedik’e Filistin rozetiyle geldi ve bu konuda sesini yükseltmekten çekinmeyen bir sanatçı olduğunu da tekrar gösterdi. Film yakın zamanda Türkiye’de vizyona girecek, girdiğinde sinema gündemini bir süreliğine esir alacaktır diye düşünüyorum.
Kapak Fotoğrafı: Guardian
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Frankenstein

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!