Cotswolds: İngiltere'nin Orta Çağ'dan Günümüze Uzanan Köyleri
‘Orda bir köy var, uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gezmesek de tozmasak da… O köy bizim köyümüzdür…’ Çocukken garip ve komik bulduğum; politik ve kültürel içeriğini ise ancak ilerleyen yaşlarda kavradığım bu çocuk şarkısı, Londra’dan Cotswolds’e doğru yola çıkar çıkmaz zihnime düşüyor.
Cumhuriyetin ilk kuşağının önde gelen eğitimci ve folklor araştırmacılarından biri olan ve özellikle “yurt” ve “yurt sevgisini” anlatan şiir ve tiyatro oyunlarıyla tanınan Ahmet Kutsi Tecer’in şiirinden besteci ve oyuncu Münir Ceyhan’ın bestelediği bu şarkı, Cumhuriyet elitinin köye ve köylüye bakışını sade bir dille anlatırken aynı zamanda ulus-devlet kurma sürecine dair de önemli ipuçları sunar. Bir çocuk şarkısından beklenmedik ölçüde hüzünlü olan bu beste 1950’lerde yapıldığı düşünüldüğünde; sanayileşmeyle çözülmeye başlayan köy yaşamına duyulan nostaljinin, resmî ideolojide idealize edilen ama ülke gerçeklerinden uzak kırsal tahayyülün ve Cumhuriyet’in köy ile ikircikli ilişkisinin bir yansıması olarak da değerlendirilebilir.
Neredeyse varlığını unuttuğum bir şarkıyı İngiltere seyahatinde, turistik köyleri ziyaretim öncesinde hatırlamam; şarkının benim gibi bugün yaşları 40-50 arasında olan bir kuşağın bilinçaltına nasıl derinden işlediğinin kanıtı olsa gerek. Neredeyse Proustyen bir hatırlama deneyimiyle Londra’dan Cotswolds Bölgesi’ne doğru yol alırken tüm zihnimi adeta esir alan bu şarkının sesini bastırmak için yolculuk boyunca durmadan müzik dinlemek zorunda kalıyorum. Bu ziyaret için hazırladığım özel Spotify listesi başlangıçtaki amacının çok ötesine geçerek yardımıma koşuyor. Proust’a göre hafıza ve geçmiş; düşünerek ve akılla değil, hissederek ve duyguyla geri gelir. Hangi duygunun bir sonucu olarak bu şarkıyı hatırladığımdan emin değilim fakat neredeyse bir musibet gibi üzerime çöken bu şarkının bende yarattığı hissiyatı yine müzikle üzerimden atmayı başarıyorum.
Bugünün genç kuşakları için köy artık ne Tecer’in doğduğu ve öğretmenlik yaptığı köylerden esinlenerek yazdığı dizeler ne de Ceyhan’ın ağlak melodisi. Onlar köyle muhtemelen “köy kahvaltısı” gibi içerik olarak köyle hiçbir gerçekçi bağı kalmamış bir hafta sonu aktivitesi aracılığıyla, soyut bir düzlemde tanışıyor. Köy bazen de kentten ve işinden bezmiş bir beyaz yakanın fantezisinde her şeyi bırakıp yerleşilecek bir kaçış simgesine — ki o köy genelde Ege Bölgesi’ndedir — dönüşüyor. Kimileriyse “köylü” sözcüğünü bir aşağılama ifadesi olarak kullanıyor. Bu eğilim kent-kırsal karşıtlığını ilerleme ile gerilemenin simgesi olarak okuyan modernist paradigmanın hâlâ ne denli derinde kök saldığının ve ne kadar çok okumuş da olsa hâlâ pek çoklarının modernleşme anlatısını hiç sorgulamadan kabul ettiğinin bir göstergesi.
Köyün günümüz Türkiyesi’nde ne ifade ettiği konusunu başka bir yazıya bırakarak, kulağımda İngiliz Barok’unun en önde gelen bestecilerinden Henry Purcell, William Boyce, John Blow ve Matthew Locke’un melodileriyle Türkiye’nin köylerinden yazımızın konusu olan İngiliz köylerine doğru yol almaya devam edelim.
Endüstri Devrimi’yle insanlığın başat ekonomik faaliyeti tarımdan sanayiye ve hizmet sektörüne doğru dramatik bir geçiş yaşamaya başladığından itibaren köyler büyük bir çözülme içine girmiş; milyonlarca insan köyden kente göç etmek zorunda kalmış. Günümüzde Türkiye nüfusunun yaklaşık %93’ü kentsel bölgelerde yaşamakta; dünya nüfusunda bu oran %81. Endüstri Devrimi’nin öncüsü olarak dünyanın ilk kentleşen ülkesi olan Birleşik Krallık’ta da durum pek farklı değil; nüfusun yaklaşık %83’ü kentlerde yaşıyor.
Demografik etkileri azalmış olsa da köyler günümüzde hâlâ dünya tarımsal üretiminin yükünü çekmeye devam ediyorlar. Öte yandan köyler tarım dışında farklı bir alanda da kendilerini göstermeye başlamış durumdalar. Özellikle Avrupa’da köyler alternatif bir turizm anlayışının yeni merkezleri olarak büyük ilgi görüyor. Fransa’da Alsace, Provence ve Dordogne Bölgeleri; belki de dünyanın en pitoresk köyü olan Avusturya’daki Hallstatt; İtalyan Alpleri’nde Aosta Vadisi ve Portekiz’de Marvão, kırsal turizmin öne çıkan merkezleri arasında ilk akla gelenler. Bu yazıda kısaca ele almaya çalışacağım Cotswolds yöresi de bu bölgelerin İngiltere’deki muadili.
Zamanda Donmuş Bir Bölge: Cotswolds
Londra’dan yaklaşık 2 saat uzaklıkta, resmî olarak kırsal bir bölge statüsünde olan Cotswolds, 1966 yılından bu yana Olağanüstü Doğal Güzellik Alanı (AONB) statüsüne sahip. Millî parka benzeyen bu statü, bölgedeki kentsel gelişimi büyük ölçüde sınırlandırmış; bunun sonucunda bölge topraklarının %86’sı tarım arazisi olarak kalmış ve bölgenin kimliği sıkı yasal korumalarla kırsal karakterini muhafaza edecek biçimde oluşmuş.
Bölgenin tarihsel zenginliği, ağır sanayiden değil Orta Çağ’daki yün ticaretinden kaynaklanmış. Bu kırsal ekonomik temel, kentsel nüfus patlamalarına yol açan endüstrinin bölgeye uğramamasını sağlamış. 1851 yılından itibaren nüfusunun yarısından fazlası kentsel bölgelerde yaşamaya başlayan İngiltere’nin genelinin aksine Cotswolds, kendine özgü bir demografik yol izlemiş. Yün ticareti sayesinde zenginleşen tüccarlar, günümüzde hâlâ ayakta olan görkemli malikâneleri, kiliseleri ve pazar evlerini inşa ettirmiş; köylerin bugünkü halini oluşturmuş. Bir başka deyişle, Birleşik Krallık bütünüyle Sanayi Devrimi sırasında kentleşirken Cotswolds farklı bir hikâye yazmış: sanayi büyümesinden ziyade, özellikle koruma altına alındıktan sonra gelişen turizmin baskılarına karşın korunaklı ve kırsal bir peyzaj olarak kalmayı başarmış.
Günümüzde yaklaşık 80-100 bin arasında bir nüfusa sahip olan Cotswolds bölgesi, bal rengi kireç taşından (Cotswold taşı) inşa edilmiş pitoresk köyleri ve inişli çıkışlı tepeleriyle “çikolata kutusu köyleri” olarak anılan yerleşim yerleriyle ünlü. Tahminen irili ufaklı 100’e yakın köy, kasaba ve pazar yerinden oluşan bölgede bunların yaklaşık 15’i turistik açıdan popüler. Biz bu köylerin üçünü ziyaret etme şansı bulduk: Castle Combe, Bibury ve Bourton-on-the-Water.
Castle Combe
Wiltshire’da bulunan Castle Combe, ‘İngiltere’nin en şirin köyü’ unvanına sahip. İtiraf etmem gerekirse İtalya, Avusturya, Fransa, Almanya ve Hollanda’da daha güzel köyler gördüm ancak Orta Çağ’dan kalma sokak dokusunu büyük ölçüde koruyan bu köy, ziyaret ettiğim üç köy arasında açık ara en çok beğendiğim oldu. Unvanını ne ölçüde hak ettiği bir yana, gerçekten etkileyici doğası, mimarisi ve verdiği huzurla Castle Combe dünya standartlarında güzel bir yer. Açıkçası yılın yarısını rahatlıkla burada geçiririm.
Köyün bu denli özgün ve bakir kalmasının ardında somut bir neden var: Motorlu araç trafiğine büyük ölçüde kapalı olması. Bu kısıtlama köyü yalnızca yayaların dolaştığı, zamanın neredeyse durduğu bir mekâna dönüştürüyor. Bu özelliğiyle Castle Combe yalnızca İngiltere’nin en çok fotoğraflanan köylerinden biri değil, aynı zamanda sinema ve televizyon yapımcılarının da gözdesi: 1967 yapımı Dr. Dolittle (Yön. Richard Fleischer) ve Steven Spielberg’in War Horse (2011) filmlerinin sahneleri bu köyde çekilmiş.
Bölgenin eski lorduna ait konut olarak 14. yüzyılda inşa edilen ve günümüzde butik bir otel olarak hizmet veren Manor House Hotel, bünyesindeki Michelin yıldızlı Bybrook Restoran ile de dikkat çekiyor. Restoran; Anjou güvercini ve Cornwall kıyılarından avlanan bir tür kalkan olan Cornish Brill balığıyla özgün ve nitelikli bir mutfak anlayışını yansıtıyor. Otelin golf sahası ve spa tesisi de Cotswolds’ün sakin doğasında konaklama deneyimini bir üst seviyeye taşıyor.
Bibury
Castle Combe’den 45 dakikalık bir yolculuğun ardından Gloucestershire’da yer alan Bibury Köyü’ne ulaşıyoruz. 19. yüzyılın en önemli tasarımcılarından biri olan ve özellikle İngiliz tekstil endüstrisine yaptığı katkılarla tanınan ressam ve şair William Morris’in Bibury’i “İngiltere’nin en güzel köyü” olarak tanımlamasını biraz abartılı bulduğumu söylemeliyim. Öte yandan 1380 yılında yün deposu olarak inşa edilen ve 17. yüzyılda dokumacı evlerine dönüştürülen ikonik Arlington Row, köyü ziyaret edilmeye değer kılan başlıca unsur olarak öne çıkıyor.
Arlington Row’un önemi salt turistik değil, aynı zamanda sembolik: Bu taş sıra evlerin görüntüsü, 2010’lu yıllardan itibaren Birleşik Krallık pasaportunun iç sayfalarında yer alarak köy kimliğinin ulusal kimlikle iç içe geçmesinin çarpıcı bir örneği haline gelmiş. 2026 başında yürürlüğe giren yeni tasarımda bu görselin yerini UNESCO Dünya Mirası listesindeki doğal peyzajlar almış olsa da Arlington Row’un bir dönem ülkenin resmî kimlik belgesinde kendine yer bulmuş olması, Bibury’e sıradan bir turistik destinasyonun çok ötesinde bir anlam katmaya devam ediyor.
Köyün ortasından akan Coln Nehri pastoral görünümü pekiştiriyor; nehrin berrak sularında süzülen kuğular ise Bibury’nin kartpostal imgelerinin vazgeçilmez unsuru haline gelmiş. Bölgenin bir diğer ilgi çekici noktası ise hâlâ faaliyette olan Bibury Alabalık Çiftliği (Bibury Trout Farm). 1902’de kurulan bu çiftlikte ziyaretçiler alabalık besleyebiliyor, hatta balık tutabiliyor; köye kırsalın yaşayan ekonomisiyle temas etme imkânı sunuyor.
Bourton-on-the-Water
Gloucestershire’da bulunan Bourton-on-the-Water, Roma dönemine kadar uzanan köklü geçmişi ve büyüklüğü itibarıyla köyden çok bir kasaba görünümüne sahip önemli bir yerleşim yeri. Alçak taş köprüleriyle ünlü olan kasaba “Cotswolds’un Venedik’i” olarak da anılıyor. Su ve taş köprüler dışında Venedik ile pek bir benzerlik taşımasa da şirin pub’lar, yerel dükkânlar ve yeşil ile suyun iç içe geçtiği doğasıyla kendine özgü ve rüstik bir atmosfer sunuyor.
Kasabanın en ilgi çekici noktalarından biri, 1937’de yerel bir otelci tarafından yaptırılan Model Köy. Bourton-on-the-Water’ın 1:9 ölçeğindeki bu minyatür kopyası, kendi içinde de bir minyatürünü barındırıyor, yani modelin modelini. Bu küçük ama büyüleyici detay, ziyaretçilerde tuhaf ve eğlenceli bir “içi içe geçmiş gerçeklik” hissi uyandırıyor. Kasabada bunların yanı sıra bir Araba Müzesi ve bir Parfüm Müzesi de bulunuyor; her biri farklı ilgi alanlarına hitap ediyor.
Kültürel yaşam açısından da Bourton’ın kendine özgü gelenekleri var. Her yaz, Windrush Nehri’nin sığ sularında oynanan geleneksel futbol maçı kasabaya şenlikli ve neşeli bir hava katıyor. Yerel bira kültürü de göz ardı edilmemeli: Kasabadaki küçük bira fabrikası (brewery) ile geleneksel pub’lar özgün bir durak sunuyor.
Orda, İngiltere’de bir dizi köy var uzakta… Gördük, gezdik ve anılarıyla kişisel tarihimizdeki yerlerini aldılar ve bir biçimde bizim köylerimize dönüştüler. Londra’nın büyüklüğünden ve kargaşasından bir günlüğüne uzaklaşmak ve otantik bir İngiliz Orta Çağı deneyimi yaşamak isteyenler için Cotsworlds cazip bir alternatif seyahat rotası sunuyor.
Yazıyı bitirirken köyleri ziyaretimiz sırasında bize eşlik eden rehberimiz Şefik Bey’i de (UK Gezi) anmak isterim. Yalnızca Cotswolds köyleri değil, Londra ve Birleşik Krallığı yöneten hanedanların – özellikle Tudor Hanedanı – tarihi hakkında da paylaştığı ilginç bilgilerle seyahati zenginleştirdi.
Kapak Fotoğrafı: Bülent Tunga YILMAZ
İlginizi çekebilir: Wander Magger’dan Normandiya’nın Köyleri

Bülent Tunga Yılmaz









Aile Tadında
Köy denince benim aklıma ilk gelen şeylerden biri, üniversite yıllarımda tatil ve bayramlarda okul arkadaşlarının yüzündeki memlekete (çoğunlukla bu köy olurdu) gidecek olmanın verdiği mutluluktur. Ben de ise ziyarete gidecek başka bir memleket olmadığı için bir burukluk olurdu 🙂
Bak bu ilginç durum; keza ben de aksine bayramlarda/tatillerde memlekete gidenlerle 'köyüne mi gidiyorsun' diye alay edildiğine şahit olmuştum. Ben İstanbul'da doğmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünen bazı insanlarla tanışmıştım üniversitede ki orta/orta-alt kesimlerden geliyorlardı ki bu da sınıfsal farkların çok açık bir şekilde hissedildiği İstanbul ve üniversite ortamında anlaşılabilir bir durum.