Mevsimler, Hafıza ve Renk: David Hockney'nin Serpentine'deki Sergisi Üzerine
Serpentine’deki bu ilk sergisinde Hockney, kendi iç dünyasına dair küçük ama her zamanki gibi renkli, ışıklı bir kesit sunuyor. Covid-19 kapanması sırasında inzivaya çekildiği Fransa’nın Normandiya Bölgesi’ndeki stüdyosunda manzaranın ve doğanın değişimini aktardığı yüze yakın iPad çizimini kapsayan sergi, sanatçının yetmiş yıl boyunca çizime ve el işçiliğine verdiği önemi azaltmadan teknolojiyi yakından takip ettiğinin de çok iyi bir örneği. Tarz ve renk açısından onu modern sanatın en ikonik isimlerinden biri haline getiren 1960’ların Los Angeles havuzlarını konu alan tablolarını andıran çalışmalar, bu kez Fransız kırsalının kışın kaybolup baharla birlikte yeniden yeşeren canlı yeşiliyle hayat buluyor.
İngiltere seyahatimin ilk günlerine eşlik eden ılık havanın yerini rüzgâr ve soğuğa bıraktığı bir günde, Hyde Park’a yaptığım yürüyüşün sonunda soluklanmak ve içimi ısıtmak için Serpentine Bar & Kitchen’a gittim. Mekânın hemen yanında, Serpentine Galleries North’da, resim sanatı tarihinin yaşayan en büyük efsanelerinden David Hockney’nin sergisini görme şansı da yakaladım.
Serginin detaylarına girmeden önce Serpentine hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. Hyde Park’ın batı tarafında, Kensington Bahçeleri içinde yer alan Serpentine, Serpentine Köprüsü ile birbirinden ayrılan Kuzey ve Güney olmak üzere iki bölümden oluşan bir yeme-içme ve modern sanat merkezi. 1970’te açılan ve ücretsiz olan galeri bölümü, sanatın ulaşılabilir olması adına önemli bir kamusal örnek teşkil ediyor. Kuzey Bölümü’nde bulunan ve 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başı mimarisinin önde gelen isimlerinden Zaha Hadid imzalı Serpentine Bar & Kitchen ise galeriyi, sürekli gün ışığından yararlanan açık bir sosyal alan yaratarak tamamlıyor.

Sergiye ve Hockney’e dönersek; David Hockney, sanat tarihinde hakkında karışık düşüncelere sahip olduğum sanatçılardan biri. Bir yanda, dahil edildiği ve Birleşik Krallık’ta öncülerinden sayıldığı Pop-Art’ın – bana açık ara en uzak sanat akımı – genel özelliklerini taşıyan yapıtlara imza atarken diğer yanda ise, sanatçının ilham kaynaklarından biri olarak tanımladığı Matisse ile ‘renk kullanımı’; özellikle de manzara ve portrelerinde “fotoğrafik/gerçekçi” olanın ötesinde “deneyimi”, “duyguyu” ve “ifadeyi” öne çıkaran derinlikli benzerliği, onu diğer Pop-Art sanatçılarından (özellikle de Andy Warhol’dan) çok ayrı bir yere konumlandırmama neden olur. Hockney’nin ruh halindeki ince değişimlere karşı duyarlı tavrı ve bu tavrı kişisel bir anlatı halinde tuvale aktarışı, Pop-Art içinde kendine özgü, hareketin sınırlarını aşan bir derinlik boyutu kazandırıyor yapıtlarına.
Genel olarak Hockney’nin figüratif tutumuna pek ısınamasam da, onun Warhol’un mekanik/endüstriyel yeniden üretim anlayışı karşısında çizimi ve geleneksel resim sanatının el ustalığını ön plana çıkarması (teknolojiyi ve hatta iPad’i kullanmasına rağmen), içten ve kişisel sanat anlayışı ile dünyanın ve nesnenin farklı perspektiflerden nasıl göründüğünü ortaya koyması sonucunda sadece Matisse ile değil, Kübizm ile de yakınlaşmasını sağlıyor. Bu açıdan Hockney’e karşı her zaman belirli bir yakınlık hissederim. Hele ki MUBI’deki belgeseli izledikten sonra, onun sanatçı kimliğinin yanında insani tarafına da sempati duymaya başladığımı itiraf etmeliyim.

Tesadüf bu ya, İngiltere seyahatim bir aile ziyareti nedeniyle Bradford’ta başlamıştı. David Hockney, 2026’da Birleşik Krallık’ın ‘Kültür Kenti’ seçilen Bradford’un en meşhur evladı. 88 yaşındaki sanatçı, 70 yıllık kariyerine Bradford’ta, 16 yaşında Bradford Sanat Okulu’nda başlamış. Randall Wright’ın yönettiği 2014 tarihli Hockney belgeselinde de görülebileceği gibi, sanatçının kişisel hikâyeleri, ailesi, dostları ve çevresi sanatında oldukça etkilidir. Bu bağlamda Bradford’un sanat ortamının şekillenmesinde de önemli bir rolü var. Bu sergide de onun çevresindeki yakın isimlerin ve bulunduğu mekânın sanatını nasıl biçimlendirdiğini görmek mümkün.
Hannah Silver, Wallpaper Magazine’in web sitesinde 11 Mart’ta yayınlanan ‘Serpentine’de David Hockney Bizden Durmayı ve Zamanın Akışını Gözlemlememizi İstiyor’ başlıklı yazısında şöyle diyor: “Baharın ilk ılık günlerinde açılan bir serginin zamanın geçişini sorgulaması oldukça anlamlı…”
Resmî olarak 12 Mart’ta başlayan ve 23 Ağustos’a kadar devam edecek olan sergiyi ziyaret ettiğim günün baharla pek ilgisi yoktu; ancak serginin renkli ve Hockney’e özgü parlak, baharı ve yazı çağrıştıran ruhu, galeriye girer girmez insanı içine alan aydınlık bir atmosfer yaratıyordu.
Serpentine’deki bu ilk sergisinde Hockney, kendi iç dünyasına dair küçük ama her zamanki gibi renkli, ışıklı bir kesit sunuyor. Covid-19 kapanması sırasında inzivaya çekildiği Fransa’nın Normandiya Bölgesi’ndeki stüdyosunda manzaranın ve doğanın değişimini aktardığı yüze yakın iPad çizimini kapsayan sergi, sanatçının yetmiş yıl boyunca çizime ve el işçiliğine verdiği önemi azaltmadan teknolojiyi yakından takip ettiğinin de çok iyi bir örneği. Tarz ve renk açısından onu modern sanatın en ikonik isimlerinden biri haline getiren 1960’ların Los Angeles havuzlarını konu alan tablolarını andıran çalışmalar, bu kez Fransız kırsalının kışın kaybolup baharla birlikte yeniden yeşeren canlı yeşiliyle hayat buluyor.
2025’te sergi için yeniden kurgulanan tablolar arasında manzara dışında, yine sanatçıyla özdeşleşen portreler de yer alıyor. Yakın akrabaları (yeğeninin oğlu Richard Hockney) ve yakın çalışma arkadaşlarını (sanatçının gözlüklerini tasarlayan Jack Ransome ile stüdyo yöneticisi Jean-Pierre Gonçalves de Lima ve yardımcısı Thomas Mupfupi ) konu alan bu portrelerde Hockney, kişisel ve çevresel detayları muzip ve sevecen bir üslupla işliyor. Portrelerle birlikte sergideki diğer yapıtlarda kullandığı kareli masa örtüleriyle de renk uyumunun yanı sıra izleyicide farklı bir perspektif duygusu uyandırıyor.
Serginin en dikkat çekici eseri ise hiç kuşkusuz 90 metre uzunluğundaki ve sergiye adını veren A Year in Normandie başlıklı friz çalışması. Bayeux Halısı’ndan esinlenen bu anıtsal iş, sanatçının Normandiya’daki eski stüdyosunda mevsimlerin dönüşümünü yakalıyor ve Serpentine’deki sergi aracılığıyla Kensington Bahçeleri’nin çevreyi sarıp sarmalayan doğasıyla bir diyaloğa giriyor.
Hockney’in Fransa’nın kuzey sahilleri, Normandiya’sı ile Serpentine’in camlarına vuran Londra ışığı arasında kurduğu bu diyalog, sanatçının yetmiş yıllık kariyeri boyunca hep yaptığı şeyin bir özeti gibi: Dünyaya bakmak kendi perspektifinden görmek; onu renklerle, sevecenlikle ve yeri geldiğinde muzip bir mizahla yeniden kurmak. Sergiden ayrılırken, Hockney’in bize aslında çok basit bir şey söylediğini düşündüm: “Dur, bak ve gör. Bunu yaptığınızda zaten resmin kendisi ile buluşacaksınız.” Bu anlamda sergi, 88 yaşındaki bir dehanın sanata olan bağlılığını, çalışkanlığını ve teknolojiyi yakından takip edişini gözler önüne sererek Hockney’e duyduğum sempatiyi daha da pekiştirdi.
Kapak Fotoğrafı: Bülent Tunga YILMAZ
İlginizi çekebilir: Artsy Magger’dan David Hockney

Bülent Tunga Yılmaz 





Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!