Koronavirüs sebebi ile evlerimize kapandığımız ve fiziksel anlamda herkesten kaçtığımız bu dönemde bol bol film ve kitap tavsiyeleri alıyoruz. Ben de en sevdiğim ilk beş kitaptan biri olan, veba salgınından kaçıp aynı evde yaşamaya başlayan on gencin karantina döneminde birbirlerine anlattıkları hikayelerden oluşan Decameron’dan bahsetmek istiyorum. 1347-1351 yılları arasında Avrupa’yı etkisi altına almış olan Kara Veba salgınının toplum üzerindeki psikolojik ve sosyokültürel etkilerini gözler önüne sererek, Orta Çağ tarihçileri ve edebiyat eleştirmenlerine kılavuzluk eden Boccaccio, ayrıca dönemin mutfak kültürüne de ışık tutar. Bol miktarda mutfak referansıyla baharatlandırılmış İtalyan edebiyatında gıda, gerçekçi temsile katkıda bulunmaktan çok, önemli bir anlatı bileşenidir; antropolojik ve sosyolojik tatlar ile zenginleştirmektedir eserleri. Hadi hep beraber biraz Kara Veba dönemine, biraz da Decameron hikayelerinin içeriklerine göz atalım!

Decameron

Boccaccio’nun sos ve baharatını bekleyen 14. yüzyıldan kalma hikaye ziyafetine başlamadan önce, anlatısal açıdan Decameron’da küçük ama kritik bir rol oynayan müziği de aramıza katalım. “Arkada çalsın.” deyip hazırladığım tamamı Trecento composer’larından oluşan playlist’e göz atabilirsiniz!

Kara Veba Salgını

veba_minyatur1
 Kara Ölüm, Minyatür  – Pierart dou Tielt | Wikipedia

“Black Death” yani “Kara Veba Salgını”, 14. yüzyılın ortasında zirve noktasına ulaşmış ve Avrupa tarihinin en büyük felaketlerinden birisi olmuştur. Lynne Elliot’un Medieval Medicine and the Plague kitabında anlattığına göre, Orta Asya’dan yayılmaya başladığı kabul edilen ve İpek Yolu’ndan Kırım’a geçerek, buradaki pireler vasıtasıyla Avrupa’ya taşınan veba, Avrupa nüfusunun %30 ile %60’ının ölümüne yol açmıştır. Bu yayılma, 1348’de Floransa’nın kapısına da dayanarak Boccaccio’nun babası, üvey annesi ve birçok yakın arkadaşının hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Kara Veba, döneme yakın şahit olan ve şehirden kaçıp Toskana kırsallarında saklanan Boccaccio’ya, Decameron’u yazması için de bir ilham olmuştur. 

Avrupa halklarında alt sınıflara uygulanan şiddet ve bu şiddetin yıllar içerisinde cadı avına kadar gidecek olan travmatik etkilerine yol açan Kara Veba, insanları çevresindeki herkesten uzaklaştırmış ve yalnızlaştırmıştır. Kara Veba’nın fiziksel, psikolojik ve sosyal etkilerini ayrıntılı işleyen Decameron’da da durum böyledir. Dünya edebiyatının ilk hikayecisi olan Giovanni Boccaccio, veba basmış toplumun dokusunun nasıl bozulduğunu, Floransalıların insanlık dışı sınırlara nasıl ulaştığını anlatmıştır eserinde.

dancemacabre
Decameron| Dance Macabre – Michael Wolgemut | Wikipedia

Veba salgınında birçok insan canlarını sokakta vermiş, insanların cenazeleri kiliseye para karşılığında götürülmüş, ölüler boş bulunan ilk mezarlara gömülmüş. Tahmin edersiniz ki, bu dönemde bireyselcilik ortaya çıktığı gibi, her şeyin yerini bol kahkaha, eğlence ve şakalar almaya başlamış. Hatta hastalığın belirtilerinden olan yüksek ateş, veba salgınına yakalanan insanlarda şiddetli titremelere sebep olduğu için halk bu titremelere “ölüm dansı”  ismini takmış. (Ölüm dansı Orta Çağ dönemini anlatan bir çok resim ve freskte karşımıza çıkıyor.) 

Ne zaman kimin öleceği belli olmayan toplumda yaşanan korku, toplumsal düzeni alt üst etmiş; insanlar çok yakınlarını, hatta çocuklarını dahi terk ederek, yerleşim yerlerini boşaltmışlar. Hastalığa yakalanmayan kişilerin tek umudu ise bulundukları yerden bir an önce kaçmak olmuş haliyle!

Decameron’da Kara Veba

bocaccio-decameron_santamaria
Decameron – Boccaccio, 1467 El Yazması – Taddeo Crivelli | Wikipedia

Boccaccio tıpkı bu şekilde Kara Veba döneminin korkunç resmini çizerek başlıyor eserine; sokaklarda çürüyen cesetler, kurbanların siyah çürükleri, şişmiş bedenleri… Ardından Santa Maria Novella Kilisesi’nde yas giysileri içinde bekleyen yedi kadına odaklanıyoruz. Veba salgınından dolayı kilisenin tanımı değişmiş tabii. Kilise salt ibadet yeri olmaktan çıkıp, “temiz” bir buluşma yeri ve güvenli bir ev de dönemin insanı için. Kilisedeki kadınlar kendi aralarında sohbet ediyorlar ve hayatta kalma arzusuyla şehri terk etmek istiyorlar. Yanlarında erkek olmadan İtalyan kırsalında kadın başına kalmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bildiklerinden, yanlarına kiliseye giren üç genç erkeği de alarak Floransa’ya iki mil uzaklıktaki bir kır evine kaçıyorlar. (Olayın geçtiği yerin, Floransa şehrine tepeden bakan bir kasaba olan Fiesole olduğu düşünülüyor.) 

bocaccio-decameron1

On genç, Floransa’dan kaçıp ilk konaklama yerine geldiklerinde bir yönetici seçme kararı alıyorlar ve ilk yönetici oylamayla belirleniyor. O gün kim yöneticilik yaptıysa, diğer günün yöneticisini o seçiyor. Her günün yöneticisinin başına defne yapraklarından yapılmış bir taç takılıyor. (Antik Roma’dan Orta Çağ sempozyumlarına çokça karşımıza çıkan bu taçlara “Laureato” deniliyor. Defnelendirilmiş kelimesinden türüyor ve taçlandırılmış, onurlandırılmış anlamına geliyor.) Yöneticilik yapan kişi de dahil olmak üzere on gencin arasında her zaman eşitlik ve görev paylaşımı var. Hikaye anlatma fikri ise kimse üzülmeden, günlerin eğlenerek geçmesi için ortaya atılıyor. Eserin şok edici ve mide bulandırıcı açılışı, yerini yaşam, dans, kahkaha, içinde bolca erotik ögeler bulunduran hikayelere bırakıyor. İnsanların en kötü zamanlarında dahi mutlu ve yaratıcı olabileceğini gösteren Decameron’da, “Hiçbir şey yaşam gücünü yok edemez! diyor Boccaccio akıcı ve gerçekçi, bir o kadar da müstehcen üslubuyla. Ve böyle başlıyor Decameron hikayeleri.

Decameron Hikayelerinin İçerikleri

On gün boyunca anlatılan toplamda yüz öyküden oluşan Decameron (Decameron Yunanca on gün anlamına geliyor), ele aldığı konu ve anlatım diliyle tipik Orta Çağ hikayelerinden uzaklaşıyor. Boccaccio yalnızca dinsel konuları ve ahlaki değerleri değil, evrensel ve sosyal problemleri ele alarak hümanizmi müjdeliyor. Doğrudan insanı ve günlük olayları işliyor Decameron’da. Kaostan kaçıp, bir normalite ve düzen duygusu oluşturmaya çalışan gençler kırsalda yürüyüşlere çıkıyorlar, güzel yemekler yiyerek bol bol şarap içiyorlar, yemekten sonra müzik dinliyorlar ve on gün boyunca her biri tek tek hikayeler anlatıyor. 

decameron_boccaccio_kirlar

Gel gelelim bu hikayelerin içeriklerine. Büyük ölçüde tematik olarak gruplanan hikayelerin büyük bir çoğunluğu İtalyan halk hikayelerinden oluşmakla birlikte Fransa’dan Hindistan’a kadar uzanıyor. Bu hikayelerde Orta Çağ günlük hayatına dair pek çok şey görüyoruz. Aile ilişkileri ve dostluğun önemli yer tuttuğu Decameron’da  yozlaşmış din adamları ve kahramanlık hikayelerinin yanı sıra aşklar, kara sevdalar, ihanetler, kavuşmalar ve bolca erotizm yer alıyor. Hikayelerin her birinin duygusal tonları olmasına rağmen, birçoğu hicivli ve espirili. Mizah, karakterlerin en temel içgüdülerine yenik düşmeleri üzerine kurulu. Yozlaşmış bir din adamının şehvet düşkünlüğü, para ve mal hırsı ve bu kişilerin toplumda afişe edilerek gülünç duruma düşmesi örnek verilebilir buna.

Decameron hikayelerinde tüm bunların yanında 14. yüzyılın yeme-içme alışkanlıklarını, masa düzeni ve adabını, sempozyum ve şölenleri, bazı yemeklerin reçetelerini de görmüş oluyoruz. Kara Veba birçok alanda değişime sebep olduğu gibi insanların yemek kültürlerini de etkiliyor. Kaba Veba üzerine çalışmalarıyla tanınan tarihçi Benedictow’un the Black Death kitabında bahsettiği gibi ürünler bol sayıda olmakla birlikte insanların sayısı azaldıkça ürünlerin fiyatlarında düşüş oluyor. Böylece halk çok daha fazla çeşit yemek yiyebilmeye başlıyor. Daha çok tereyağı ve et yenilip, daha çok şarap tüketilmeye başlanan dönemde, tavşan ve geyik eti, balık yeni yeni sofralara girmeye başlayan alternatif gıdalardan oluyor. Faith Wallis’in Medieval Medicine kitabından öğrendiğimize göre Kara Veba ile birlikte yeme ve içmeye belli kurallar geliyor. Yeme ve içmede aşırılıktan kaçmak, mümkün olduğunca az meyve tüketmek, soğuk gıdalardan uzak durmak, özellikle de bol beyaz şarap tüketmek bu getirilen kurallardan bazıları.

Decameron Hikayelerinde Mutfak Kültürü

boccaccio_decameron_mutfak_kulturu

Neredeyse her gün masada yeri olan şarabın önemini pek çok hikayede görüyoruz. Öğünlerde de en çok tüketilen şey olan şarap, ekmek ve çörek hikayelerde karşımıza sık sık çıkan ikili oluyor. Şarabın İtalyan atasözü ve deyimlerinde çokça tekrarlanması bu yüzden şaşırtıcı değil. Şarap sadece bir içecek değil, aynı zamanda hayatın bir parçası. “Dire pane al pane e vino al vino.” atasözü her ne kadar açık sözlü ve doğrudan olmak üzerine bir deyim olsa da sevilen ikili yine yan yana getiriyor: ekmek ve şarap!

Hikayelerde, şarabın geçtiği ve ilk defa içen insanlar tarafından bile çok sevilip, bir anda bağımlılık yaptığını gösteren Babil Kralı’nın kızı Alatiel oluyor. Dini yasaklamış olmasına rağmen Alatiel şarabı o kadar çok seviyor ki içmekten kendisini bir türlü alamıyor. Decameron hikayelerinde şarabın sunumunun da önemli olduğunu, fırıncı Cisti’nin “Ekmek pişirmeyi bildiğim gibi, şarap sunmayı da bilirim.” sözünden anlıyoruz. Kalaylı bir kap içerisinde soğuk su, iyi bir beyaz şarap dolusu Bologna testisi, gümüş gibi ışıldayan bardaklar çıkaran Cisti, bardakları kendi elleriyle yıkayıp sunumunu gerçekleştiriyor.

bocaccio-decameron_solen_2

Boccaccio’nun masa düzeni ve adabına da değindiğini görüyoruz Decameron’da. Donatılmış masalar, kar gibi örtüler, gümüş gibi ışıldayan bardaklar… Masaya yemekten önce getirilen suyla eller yıkanıyor, sonra  günün yöneticisinin seçtiği yerlerde oturuyor herkes. Kilise yemeklerinde de önce su kapları geliyor, eller yıkanıyor ve sofraya öyle geçiş yapılıyor. Hikayelerden birinden öğreniyoruz ki 1300’lerin başında da eller yıkanmadan masaya oturulmuyor.

Yemek başladıktan sonra yemekleri getirip götüren uşaklar kesinlikle gürültü etmiyorlar. Her şey belirli bir düzen içerisinde ilerliyor. Orta Çağ yemeklerinden sonra müzikli, şarkılı bir eğlence başlıyor. Orta Çağ’ın en önemli müzik aleti olan lavta, Decameron’da da kendisine yer buluyor ve lavtalı mandolinli müzik yaparak eğleniyor gençlerimiz yemeklerinden sonra. 

Peki ya yemek reçeteleri?

boccaccio_decameron_yemek_2

Decameron’da bazı yemeklerin reçetelerini de görmüş olduğumuzu söylemiştim. İlk olarak karşımıza bir yaban domuzu yahnisi çıkıyor ve “Yüreği aldı, kuşbaşı doğradı, baharata yatırdı ve olanca ustalığını göstererek tadına doyulmaz bir yahni yaptı.” diyerek anlatıyor yaban domuzu yahnisini Boccaccio. Dönemde domuzun ne kadar sevildiğini ve ne çok tercih edildiğini de hikayelerinden birinde geçen atasözünden anlıyoruz:“Milanolular gibi düşünenler, yağlı bir domuzun güzel bir kadından daha iyi olduğu sonucuna varmıştır.”  Hikayelerde domuz yahnisi ile birlikte iki tane de kuş yemeği geçiyor: doğan ve turna. İkisinin de çok işlemden geçmediğini öğreniyoruz. Turna tüyleri yolunup temizlendikten sonra hemen ateşe konularak kızartılmaya başlanıyor ve iştah açıcı kokular salmaya başladığında pişmiş olduğunu anlıyoruz. Doğan ise tüyleri yolunup temizlendikten sonra şişlere geçiriliyor ve güzelce kızartılıyor. 

Decameron’da Orta Çağ Şölenleri

Orta Çağ’da en önemli güç göstergelerinden olan şölenler, Decameron hikayelerinde de karşımıza çıkıyor. “Masalar krallar gibi donatılır. Yemek için kullanılan kapları, sürahileri, bardakları, altın ve gümüş takımları sormayın! Üstleri çeşit çeşit yemekler olur. İsteyene istediği zaman getirilir. Bir sürü çalgıdan yükselen tatlı ezgileri, söylenen şarkıların güzelliğini anlatamam. Yemekler boyunca sayılamayacak kadar mum yakılır, bol bol tatlı yenir, en değerli şaraplar içilir.” şeklinde anlatılıyor 14. yüzyıl şölenleri. 

solen_decameron

Halkın morali ve yöneticinin güç göstergesi için düzenlenen şölenler, değerli hediyeler dağıtılarak da amacını desteklemiş oluyor. Decameron’daki şölenlerden birinde, gelen konuklara mücevherler, altın ve gümüş tabaklar armağan edilip, bir de üstüne para veriliyor. Nedeni belli olmayan sebeplerden iptal edilen Verona’daki bir şenlikten bahseden hikayede ise insanlara ayıp olmaması için tüm gelen davetlilere yolluk ikram ediliyor.

(Etimolojik Bir Not: İnsanların evlerine dönerken şölenden istedikleri yiyecekleri yanlarına alabilmeleri için katlayıp ceplerinde getirdikleri, genelde keten kumaştan yapılmış kocaman peçeteler var. Bu peçetelere Antik Roma’dan beri “mappa” deniliyor. Haritalar da bu kocaman peçetelere benzetiliyor ve harita kelimesi yani “mappa/map” ismini bu peçetelerden alıyor.)

Mutfak ve Dahası

Decameron hikayelerinden birinde “peynir ekmek sınavı” denilen bir inancı öğreniyoruz. Kilisede özel olarak kutsanan peynir ekmek parçacıklarının suçlu kişilerin boğazından geçemeyeceğine inanılıyor. Kiliseyle ilgili öğrenmiş olduğumuz bir diğer şey ise kiliselerde yoksullara yemek dağıtıldığı. Floransa’daki Santa Croce Kilisesi’nde yoksullara kimi gün bir, kimi gün iki kazan dolusu çorba dağıtıyor. 

Kitapta kokulu otlara verilen önemi de görüyoruz. Hikayelerdeki insanlar kırlarda kokulu otlar topluyorlar ve hikayelerden birinde hamam sefası yapılıyor. “Gül kokuları saçan, her tarafı gül kokusuna boğan, bembeyaz, incecik peştemal getirdiler.” diyerek başlıyor ve sepetteki  portakal çiçeği suyu, yasemin suyu, mandalina çiçeği suyu bulunan kokuluklarla hikaye devam ediyor. Aynı hikayede hamamda bolca yenilen şekerlemelere ve içilen şaraplara da şahit oluyoruz. 

doctor_gaga_decameron

Faith Wallis’in Medieval Medicine adlı kitabında bahsetmiş olduğuna göre, güzel kokulu otlara önem verilme sebeplerinden birisi de veba salgınından güzel kokular ile korunmak istemek. Zenginler amber, misk ve biberiye, fakirler ise zerdeçal ve karanfil gibi kokularla korunuyor. Doktorlar kuş kafalı elbiselerinin gagalarına hastalığın havadan bulaşmasını önlemek için hoş kokulu otlar koyuyorlar.

Boccaccio ve Decameron’un Etkileri

giovanni_boccaccio
Decameron | Giovanni Boccaccio – Andrea del Castagno | Wikipedia

Kara Veba döneminden aldığı ilhamla Decameron’u hayata geçiren Boccaccio, tıpkı aynı dönemde yaşamış olduğu Dante ve Petrarca gibi İtalyan dili ve edebiyatının gelişiminde önemli bir figür olmuştur. Edebiyatı sanat seviyesine yükseltmekle birlikte, Rönesans hümanizminin de temellerini atmıştır. Chauter’in Canterbury Hikayeleri’ne ilham olan Boccaccio’nun Decemaron hikayeleri, Shakespeare, Moliere ve Lope de Vega’yı da etkilemiş, bu hikayeler birçok tiyatro oyununa, operaya ve filme de uyarlanmıştır. 

Boccaccio’nun Decameron’u benim ilk okuduğum andan itibaren çok sevdiğim bir edebi eser olmanın ötesinde, Orta Çağ tarihi ve yemek kültürü için kılavuz olarak kullandığım bir kaynak kitap. Ve özellikle sosyal izolasyonumda kafamı dağıtan sığınağım da. Birçoğumuzun Decameron’daki gibi kaçıp sığınabilecek bir kırsal villası yok ve hikayeler de bizi virüsten korumaz, evet; fakat bizi salgının yarattığı kötü duygulardan koruyabilirler! Siz de Boccaccio’nun hikayelerin iyileştirici gücüne olan inancına güvenin ve henüz bu Orta Çağ ziyafetine katılmadıysanız, buyrun siz de oturun sofraya!

Kapak görseli: The Decameron – John William Waterhouse, Wikipedia

İlginizi çekebilir: Biblio Magger’dan Kitap Önerileri